04 Haziran 2013

Liman Kırıntıları

Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Yalan söyledim
yırtık blucinli tayfalara
Seni sevmediğimi söyledim.

Oysa rıhtımlar
en şarkılı dalgalarla yıkanıyordu
Midye kabuklarında sakladım gözyaşlarımı;
Hastaydım
kırık kötümser bir öksürük yapışmıştı boğazıma
Seni unutmak gerekiyordu...

Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
İskele fenerlerinin altında oturup
seni bekledim sevgilim

Ellerim ıslaktı gözlerim ıslaktı.
Gelip caydırabilirdin beni gitmekten
Oturup sigara içer anlaşabilirdik...
Sana tapacağım yalan değildi
benim olursan

Seni seviyordum seni istiyordum...
Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Filler gibi içtim liman meyhanelerinde
seni unutmak için içtim...

Senin sokağında geceler yıldızsızdı
senin sokağında gece yağmur yağıyordu
Ben zayıftım, çabuk ıslanıyordum
Bana sevmek yaramıyordu
ben sevilemiyordum...

Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Sana bırakacağım bu kentin
üç semtinde üç damla gözyaşı döktüm

Birincisi seni ilk gördüğüm yerdi
ikincisi seni ilk öptüğüm yerdi
Üçüncüsü... söylemeye dilim varmıyor

üçüncüsü bana git dediğin yerdi
İşte bu mısraları orda karalıyorum
işte demir aldı şilebimiz
Gidiyor gidiyor gidiyorum...

Edgar Allan Poe


Bir Köprüdeki İnsanlar

Garip bir gezegen, garip insanlarıyla.
Zaman teslim olur, ama tanımazlar.
Protestolarını ifade etmenin yolunu bulur,
Resimler yaparlar, bunun gibi mesela:

İlk bakışta özel bir şey yok.
Su görürsün
Bir sahil görürsün.
Akıntıya karşı zorlukla giden bir tekne görürsün.
Suyun üstünde bir köprü ve üstünde insanlar görürsün.
İnsanlar görünür şekilde adımlarını sıklaştırır,
çünkü demin başlamıştır bir yağmur
kara bir buluttan aşağıya kamçılarcasına.

Mesele şu ki arkasından hiçbir şey olmaz.
Bulut ne biçimini ne rengini değiştirir.
Yağmur ne yoğunlaşır, ne durur.
Tekne hareketsizce süzülür.
Köprüdeki insanlar
biraz önce bulundukları yere koşarlar.
Burada araya sokuşturmadan olmayacak:
bu hiç de öyle masum bir resim değil.
Burada durdurulmuştur zaman.
Yasaları çiğnenmiştir.
Gelişen olaylara etkisi engellenmiştir.
Hakaretle defedilmiştir.

Bir âsinin sayesinde,
belirli birinin, Hiroşige Utagava diye
(nasıl olmuşsa, aslında
uzun zaman önce hayli usulünce
aramızdan göç etmiş bir yaratık)
zaman tökezleyip düştü.

Belki de önemsiz bir kapristi,
birkaç galaksiyi örten uçuğun biriydi,
ama belki şunları da eklemeli:

Buralarda uygun görülür
bu küçük resme büyük itibar göstermek,
hayranlıkla bakıp çağdan çağa heyecanla titremek.

Bazıları için bu yeterli değil.
Boşanan yağmuru bile işitirler,
boyunlara ve omuzlara düşen serin damlaları duyarlar,
köprüye ve insanlara bakarlar,
sanki orada kendilerini görmüşçesine
hep aynı hiç bitirilmeyen koşuda
ebediyen yol alınacak sonsuz bir yol boyunca
ve utanmazlık içinde inanarak
işin aslında böyle olduğuna.

Wislawa Szymborska
Çeviri: Osman DENİZTEKİN

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda
bir dal istedi kadın, tutunmak için
dostane
Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı
beyaz bir gül geldi karşılığında

Böylece bir muhabbet başladı gözlerde
aylarca devam etti bu dostluk
sessizce

Bir mum daha yaktı adam
yüreğini açacaktı kadına
ellerini avuçlarına alıp
korkusuzca bakacaktı
kadının gözlerine ve
birlikte yaslanacaklardı geceye

Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla
düşler! Dedi kısaca
Geldim
dedi kadın
ama yer bulamadım kendime

Korkuyla geriledi adam
ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem
diye geçirdi aklından
bir kez daha erteledi düşlerini
her seferinde olduğu gibi

Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde
son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine
beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine
sana geldim
götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine

Dalgındı, fark etmedi adam
bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi
kendince

Utandı kadın çok utandı
çırılçıplak hissetti kendini
o an söndürdü mumu beyninde
hoşça kal. Dedi adama

Bütün aynalar bir bir kırılıyordu
adamın bedeninde
Gitme!
sevdiğim, umudum, kavgam
gitme! Diye haykırıyordu tüm varlığıyla

Adamın sesi çınladı kulaklarında
yeniden kıvılcımlandı vazgeçilmiş duygular
onca yıl sonra ilk defa adıyla sesleniyordu kadına

Uzun-uzun baktı kadın
Yoruldum, sessizliği okumaktan
yaşanması gereken bu maratonu
seyretmekten yoruldum

Tüm tatlar acıya çaldı adam ile kadının yüreğinde
Sormak ya da söylemek istediğin bir şey varmı?
diye sordu kadın

Bir yaşam çizdi adam
Bir kulübe yaptı, yemyeşil ormanın ortasına
umutlar ekti gökyüzüne
şelaleden bölünen bir derecik akıyordu kulübenin arka tarafında
güneşin ilk ışıkları süzülüyordu odalarına
her sabah kuş sesleriyle karışan suyun şırıltısına uyanıyorlardı
zamansız yağmurlara tutuluyorlardı
sırılsıklam
bir yandan kahvelerini yudumluyor
biryandan gökkuşağının çıkışını izliyorlardı
donmuştu kadın öğlece bakıyordu

Bir meşale yaktı adam, yüreğini koydu
korkusuzca baktı kadının gözlerine...

Nurcan Uğurlu

Saçlarda Bir Yarımküre

Bırak da uzun uzun uzun zaman içime çekeyim saçlarının kokusunu
bir kaynağın sularına yüzünü daldıran bir susuz adam gibi
yüzümü daldırayım içlerine kokulu bir mendil gibi elimle sallayayım onları
sallayayım da anılar silkelensin havada

Saçlarında bütün gördüklerimi bütün duyduklarımı
bütün işittiklerimi bir bilseydin
Başka insanların ruhu ezgiler üzerinde nasıl dolaşırsa
benim ruhum da koku üzerinde öyle dolaşır

Yelkenlerle serenlerle dolu bütün bir düş var saçlarında
meltemi beni güzelim iklimlere uzayın daha mavi
daha derin olduğu havanın meyvelerle yapraklarla
insan derisiyle kokulandığı iklimlere götüren büyük denizler var saçlarında


Saçlarının okyanusunda içli türkülerle her ulustan güçlü insanlarla
sonsuz sıcaklığın yangelip yattığı uçsuz bucaksız bir gök üzerinde
ince ve karışık yapıları oymalar gibi beliren
biçim biçim gemilerle kaynaşan bir liman görüyorum


Saçlarının okşamalarında güzel bir geminin kamarasında
bir divan üstünde geçmiş çiçek saksılarıyla serinlik verici testiler arasında
limanın fark edilmez yalpasıyla ığralanmış uzun saatlerin bezginliğini yeniden buluyorum

Saçlarının kızgın ocağında afyonla şekerle karışmış tütün kokusunu çekiyorum içime
saçlarının gecesinde sıcak ülke göklerinin sonsuzluğunu parıldar görüyorum
saçlarının ince ince tüylü kıyılarında katranın miskin
hindistan cevizi yağının birbirine karışmış kokularıyla sarhoş oluyorum

Bırak da uzun uzun ısırayım ağır kara örgülerini. Ele avuca sığmaz
ferman dinlemez saçlarını dişlediğim zaman anıları yer gibi oluyorum


Charles Baudelaire


Kızım Dans Ediyor

Benim küçük kızım
biraz ot,biraz beyaz kiraz yaprağı ve iki üç
karahindibadan oluşan
minicik bir bahar toprağı parçasının üzerinde
dans etmektedir.
Ama kızım da o denli minik ki
Yeşil yeşil çayırların,
beyaz erik yaprağı bulutlarının
ve çiçek açmış ağaçların horonu ortasında
dans ettiğini sanıyor belki…
Benim küçük kızım dans ediyor işte.
Ben bilmiyorum bu dansın ne olduğunu:
Çünkü ne bir vals,ne bir çaçaca bu,
ne de başka bir dans,adını bilmediğim.
Bakıyorum ve ne yapacağımı bilemiyorum:
kızım dans ederken ,sevinçten kahkahalar mı
atsam,
yoksa ağlasam mı adını unutmuş olmama
oynanan dansın,
hani bir zamanlar bir baharda benim de
oynadığım.

Ekaterina Yosifova

Çocukluk

Akar orada okul uzun korku ve zaman
Gürültülü boğuk duruşlu nesnelerle iç içe kayan
Ey zaman ey yalnızlık ey günün zorlu geçidi
dışarıdayız şimdi: Kıvılcımlanır ve çınlar yollar
Meydanlarda sıçrayan fıskıyeli havuzlar
Ye bahçelerde öyle genişler ki dünya
Giysiler içinde geçer devran ve bütün bunlarla
Bir başkasından tam başka gidilirdj ve gidiliyor
Ey muhteşem zaman ey geçen zaman
Ey mutlak yalnızlık


Bütün bunlarla seyredilir uzaklar
Erkekler kadınlar erkekler erkekler kadınlar
Ve çocuklar ki başkadırlar ve çeşitlidirler
Ve anıdaki ev ve arada sırada bir köpek
Korku yerini sessizce güvene terkeder
Ey anlamsız keder ey rüya ey şafak
Ey dipsiz ırmak


Ve böyle oynaya oynaya top çember ve teker
Yumuşak ve tatlı renk atan bir bahçede
Yakalamanın kör ve azgın acelesiyle
Bazan büyüklere hafifçe çarpılır
Fakat akşamla sessizce eve
Küçük ve katı adımlarla gidip yakalanmak
Ey daima daha çok kaçan kavrama
Ey korku ey yük

Ve saatlerce büyük gri havuzun eteğinde
Küçük ve katı adımlarla gidip yakalanmak
Daha birçok daha güzel yelkenliler
Unutuldu uçuştukları için daire çizerek
Fakat mecburuz düşünmeye küçük ve solgun
Şeklini havuza dalıp gider gibi görünen yüzün
Ey çocukluk ey kaypak tartı
Nereye nereye


Rainer Maria Rilke,
(Türkçesi:Cahit Zarifoğlu,
Diriliş Dergisi, Sayı 3, mayıs-haziran 1966)

Hayat Bu

Hayat bu…
Bazen merdivenlerden inersin,
Bazen de çıkarsın.
Gülenler olur, dalga geçenler olur,
Ağlarsın sessiz sedasız,
Dünyanın en büyük suçunu işlemişçesine,
Saklanırsın bir köşede.
Kapanır kapılar yüzüne,
Kime el açsan boşa çıkar,
Kimden merhamet dilensen ağlatırlar,
Sevgi dersen onu hiç sorma,
Yalandan “seversin” derler,
Ama kalpleri başka söyler.
Bilmezler ki seni, sendeki yüreği,
Aşkın sende bıraktığı izleri…


Hayat bu…
Bazen vurur, bazen de değmeden geçer.
İnleyen her nağmede yüreğin cız eder.
Bir gülersin bir ağlarsın,
Bu da benim hayatım mı dersin, şaşırırsın.
Konduramazsın kendine ama hayat bu işte.
Yaşayacaksın sürünsen bile.
Hayat bu, yaşa seni yaşatabildiğince….

Mutluluğum kendimde, sizde değil.
Yalnızca gelgeç olduğunuz için değil
olmadığım gibi olmamı istediğiniz için de.
Mutlu olamam değişirsem,
sırf sizin bencilliğinizi doyurmak için.
Hoşnut da olamam eleştirdiğinizde beni,
sizin gibi düşünmediğim,
ya da görmediğim için.
Uyumsuz diyorsunuz bana.
Oysa inançlarınıza her karşı çıkışımda
siz de benimkilere karşı çıkıyorsunuz.
Aklınızı biçimlendirmeye çalışmıyorum,
biliyorum kendinizi bulma savaşı veriyorsunuz.
Bana akıl vermenizi de kabul edemem,
çünkü kendimi bulma çabasındayım ben de.
Saydam olduğumu söylüyorsunuz,
ve kolayca unutulacağımı.
Öyleyse, kim olduğunuzu kanıtlamak için,
yaşamımı kullanmaya kalkmanız niye?



Leo Buscaglia