12 Haziran 2013

Sucul Şiir

Saçların hangi ülkenin ırmaklarında ıslanır
İkindi gölgesi oralarda da uzun mu
Oralarda da seven horlanır
Sevilen vurulur mu

Arif Ay
 

10 Haziran 2013

Gün Sonu Konuşması

                        Nurullah Ataç’a

Ağaçların evlerin üstünde başım
Aydınlık içinde
Kuşlar ötüşerek geçiyor civarımdan
Akşam oluyor uykudan kolay
Oktay diye sesleniyor
Gökyüzündeki küçük yıldız
Sizler de akrabasınız
Benden neden kaçarsınız
Kurtlar sincap tilki

Ağaç konuşuyor

Ben ağacım bilgim de ona göre
Rüzgârlı havalarda konuşabilirim
Bilmem gurbet sıla farkı
Ayaklarım olmadığından
Köklerim toprakla kardeş
Zamana alışık yapraklarım
Acımaz kırsanız dallarımı
Korkmuyorum sizler gibi ölümden
Çünkü toprağa karışınca
Tekrar ağaç olmanın çaresini bilirim

Ben konuşuyorum

Hep yaşadığımı hatırlatıyorum kendime
Diyorum ki işin acele
Bir gün ne el kalacak tutmak için
Ne yürümek için bacak
Ne bulutların seyri
Ne de bir hatıra dünyamızdan
Çünkü hatıralar kuşlar gibi
Dal ister konacak
Bir gün yaslanmak istesen pencereye
Diz çökmek istesen nafile
İş işten geçmiş olacak

Kuş konuşuyor

Elinde tuttuğun elma
Mesafe kanadımın altında
Sen kahvede oturursun
Ben ağacın dalında

Netice

Benzemezler insan dostlarıma
Ağaçlar gölgesini esirgemez
Güneş köpeğimden daha sadık
Dizlerime sıçrar ellerimi ısırır
Karşılık beklemeden
Hele kuşlar
Avcılara bile kin beslemezler


Oktay Rıfat Horozcu

Gülistane’de

Aaah! ne geniş vadiler!
Aaah! ne yüce dağlar!
Mis gibi ot kokardı Gülistane ne hoş!
Ben bu vilayette, bir şeyin peşindeydim:
Bir düşün
Işığın belki, bir çakılın, kim bilir belki de bir gülüşün.

Kavak dalları ardında
Sili bir haylazlık vardı,
Çağırırdı beni hep!
Bir kamışlık kıyısında kaldım,
Rüzgâr esiyordu, dinliyordum onu ben:
Kimdir benimle konuşan?
Süzüldü bir timsah
Koyuldum yola ben.
Yol üstünde bir yoncalık
Sonra bir bostan, sonra renkli çalılar
Ve unutulmuşluğu toprağımın.

Bir su kıyısında,
Çıkardım çarıklarımı ve oturdum, ayaklarım suda:
“Bugün aaah, ne denli yeşilim!
Ne denli uyanıktır gövdem!
Dağın ardından bir hüzün çıkıvermez umarım!

Ağaçların arkasında kim var?
Hiç kimse! Bir inek otlanıyor!
Yaz günü ortasıdır
Nasıl bir yaz olduğunu sen gölgeye sor!
Lekesiz gölgelere
Aydın ve pak bir köşe var
Ey duygunun çocukları!
Oyun yerleriniz burada!
Boş değil asla bu yaşam
Sevecenlik var, elma var, iman var.
Ah evet
Gelincik var olduğu sürece, şarttır yaşamak!

Kalbimde bir şeyler var, ışıktan bir meşelik tek, tan atarken uyku gibi!
Öyle dur duraksız kaldım ki canım ister
Koşayım vadinin taaa sonuna, dağın taaa ucuna
Uzaklarda beni çağıran bir ses var!

Sohrab Sepehri
Farsçadan çeviri: Haşim Hüsrevşahi
Kaynak : http://sardunyalar.com/

06 Haziran 2013

Babanız Yaşıyorsa Siz Hâlâ Çocuksunuz..‏

İnsan babası ölünce büyüyor çünkü.
Yalnız başına kalıyorsunuz o zaman artık.
Çocukken her şeyi bilen, herkesten güçlü olan babamız biz büyüdükçe küçülüyor.
Zamanını tamamlamış ve geçmişte kalmış bir yaşlı olarak kendi köşesinden bize bakıyor.
Uzakta olsa da, bize dokunamasa da...

Usandıracak kadar ayrıntılı sorularla hayatı öğrendiğimiz,
Her şeyi bilen babamızın sorularıysa biz büyüdükçe artık bize sıkıcı gelmeye başlıyor.
Müdahale etmese, soru sormasa ne iyi olur dediğimiz zamanlar çok oluyor artık.
Biz ondan daha iyi biliyoruz ya her şeyi. Zaman artık onun zamanı değil ya...
Teknoloji gelişti ya... Her şey değişti ya...

Oysa ne zaman ki babanızı kaybediyorsunuz,
İşte o zaman gerçekten büyüyorsunuz.
Çünkü çınarın gölgesi yok artık üzerinizde.
Sizi fark etmediğiniz halde yağmurdan, güneşten koruyormuş meğer o gölge.

Siz de aile kuruyorsunuz, baba oluyorsunuz,
Sizin de gölge yaptığınız ve koruduğunuz birileri oluyor
Ama o gölgeyi çok arıyorsunuz.

Babanız öldüğünde büyüyorsunuz.
Artık soru soracağınız, öğreneceğiniz, azarını duyacağınız,
Takdirini alacağınız, akşam eve dönerken yolunu gözleyeceğiniz,
Korkacağınız bir babanız yoksa büyüyorsunuz.

Yarınınızdan sorumlu tuttuğunuz, her istediğinizi almak zorunda olan o kişi yoksa artık.
Hep sessiz ağlayan, suskun seven, en zor dönemde bile yıkılmaz görünen,
Sırtınızı dayadığınız çınar ağacınız yoksa artık...
Büyüyorsunuz o zaman işte.

Savaşın ortasında komutansız kalmaktır, babasız kalmak.
Kaç yaşınızda olursanız olun babanız yaşıyorsa hala çocuksunuzdur...

Orhan Seyfi Aras

04 Haziran 2013

Unutmak Yok

Bunca zamandır nerede olduğumu soracak olursan
"Oldu birşeyler" demeliyim
oturmalıyım bir taşa
kararan dünyada,
kendini yemiş bitirmiş bir nehirde.
Korumasını bilmiyorum yitirdiklerini kuşların
Geride bıraktığım denizi
ya da çığlığını kızkardeşimin.
Nedir bu toprağın zenginliği?
Gün neden günle kapanıyor?
Neden karanlık gece çalkalanıyor ağzımda?
Ve ölüm neden?

Nereden geldiğimi sormayacak mısın?
Anlatayım sana;
Kırık şeyleri
Acılı kapları
Sık sık tozlanan koca sığırları
ve tutulu kalbimi.

Bunlar ne belleğimizde uyanan sarı güvercinler,
ne de anılardır kuşaktan kuşağa akan.
Ağlayan yüzlerdir bunlar,
Parmaklardır gırtlağımızdaki,
ve toprağa düşen yapraklardır.
Yiten günün karanlığıdır.
Yeşertir kaleleri hüzünlü kanımızdaki.

İşte menekşeler ve işte kırlangıçlar,
Sevdiğim her şey
Tatlı mesajlar veren günbegün
açıkta zaman
tatlılığı artan.
Kaçamayız biz; Dişlerimizin arasından:
Neden kemiriyor boşa giden zaman
sessizlik kabuğunu?
Ne yanıt vereceğimi bilmiyorum.

O kadar çok ki ölümüz
Ve o kadar çok ki kızıl güneş önünde setler
Ve o kadar çok ki çarpık kabuklu başlar
Ve o kadar çok ki öpücüklerimizi engelleyenler
Ve o kadar çok ki unutmak istediklerim.

Pablo Neruda
Çeviren:Kenan Gülbağ
Unutmak Yok

“Nerelerdeydin” diye sorarsan ,
“Hep eskisi gibi” diyeceğim;
Toprağı örten taşlardan söz edeceğim
Ve sürdükçe kendini harcayan ırmaktan
Ben yalnız kuşların yitirdiklerinin bilirim.
Gerilerde kalan denizi bilirim... bir de ağlayan ablamı

Neden ayrı adlarla anılıyor ülkeler?
Neden günler yeni günleri izliyor?
Neden koyu bir gece birikiyor ağızda... neden ölüler!..


“Nereden geliyorsun “diye sorarsan
bölük pörçük sözcüklerle konuşmak zorundayım
ağzı zehir gibi yakan araçlarla
çoğu çürümeye yüz tutmuş hayvanlarla
ve avutamadığım yüreğimle...

Andaç değil yanımızda götürdüklerimiz
unutuşta uyuklayan sarımsı kumru değil
yaşlarla kaplı yüzler / boğazımıza yapışan eller
ve yapraklarından sıyrılan şey:
aşınmış bir günün karanlığı, acıyı kanımızla tatmış bir günün

İşte menekşeler, işte kırlangıçlar
bize sevinç veren ne varsa
geçici ve küçük duyarlıkların
yan yana göründüğü küçük kartpostallarda

ama bu sınırın ötesine geçmeyelim
dişlemeyelim sessizliğin çevresindeki kabuğu...

Ne karşılık vereceğimi bilemem
öyle çok ki ölüler
ve öyle çok ki al güneşle yarılmış hendekler
ve öyle çok ki gemilere vuran miğferler
ve öyle çok ki öpüşlerle kilitli eller
ve öyle çok ki unutmak istediklerim!.


Çev:Hilmi Yavuz

Panter

Bakışı, gözlemekten öylesine yorgun ki
parmaklıkları, bir şey tutmaz olmuş artık.
Binlerce parmaklık durur önünde sanki,
dünya yok ötede, yalnız binlerce parmaklık.

Yumuşak gidişi kaygan güçlü adımlarının
en küçük değirmiler boyunca hep dönen,
kudret oyunu sanki çevresinde bir ortanın
ki yaman bir istem uyuşmuş orda hepten.

Yalnız, aralanır gözperdesi zaman zaman
sessizce -. Derken bir görüntü girer de,
geçerek gergin sessizliği arasından
üyelerin, kalır yürekte diner de.

Rainer Maria Rilke
Çev: A.Turan Oflazoğlu

Haiku

Seisi (1869–1937)

-Dilenci kovar,
ondan önce oraya
gelen kelebeği.
* * *
Kijo (1870–1938)

-yalnız bir kadın
duruyor pencerede;
durmadan yağmur.
* * *
Suiha (1872–1946)

-Menekşeler—
Güneşin ışıkları
geri alınmış.
* * *
Rogetsu (1873–1928)

-Sertleşir güz yeli–
Yerinden kımıldamaz
ama bulutlar.
* * *
Kawahigashi Hekigotô (1873–1937)

-Kırmızı kamelya,
beyaz kamelya, düşer
çiçekçikleri.
* * *
Takahama Kyoshi (1874–1959)

-Yılan kayboldu
ama gözleri kaldı
üstünde otun.
* * *
Otani Kubutsu (1875–1943)

-Yaprak dökümü–
Bir bebek çoğunlukla
benzer Buda’ya.
* * *
Rokujin (1878-)

-Cırcır böcekleri
öter etrafta- ateş böceği yalnız,
suskun ve köz olmakta.
* * *
Aoki Getto (1879–1949)

-İlkbahar düşü-
Ah..Kaçamak bir şarkı
kalbimden gelen.
* * *
Nagai Kafū (1879–1959)

-Şehrin kırmızı
olduğu yerde öğlen—
Şehvetli kedi.
* * *
Usuda Arō (1879–1951)

-Bülbül ötemez
daha fazla; kar yağar
gün batımında.

-Ah..Gukuk kuşu—
Ne kadar gitmeliyim, birine
rastlayana kadar.

-Bir dal ucunda
asılı batan güneş-
Sonbahar yeli.
* * *
San’in Nakano (1880–1955)

-Giderken ben,
ayak uydurdu bana-
Kuş korkuluğu,
* * *
Otsuji (Seki Osuga) (1881–1920)

-Soğuk geceye
yüksek sesle konuştum—
Tanımadım sesi.
* * *
Ogiwara Seisensui (1880–1976)

-cır cır cırlayan
cırcırlar arasından,
cırlar, cırcırlar.

-Hizada hepsi—
Düzgün sıralarda şehit
kabirleri.

-Akşam mezarda—
Ayak izleri,basılmış
Toprak üstünde.

-Dolunay,
gelir
parlak sonuna.
* * *
Hôsai Ozaki (1885–1926)

Öksürdüğümde bile ben
yalnız

Öksürürken bile ben
yalnızım

Öksürsem dahi
yalnız

Öksürük bile
yalnız

Öksürme bile
hala yapayalnız

Sahilde
başıma döndürünce
kalmamış ayak izleri

Öyle yalnızlık ki,
görmek için açıyorum
beş parmağımı.

Sisin ardında
suyun sesi; oraya
gidiyorum.

Öylesine yalnızım ki,
gölgemi hareket ettiririm;
sadece görmek için
* * *
Iida Dakotsu (1885–1962)

-Dağ tapınağı
kapısında gezer bulutlar—
Bahar, ekinoks.

-Dağdan yankıya
kulak verip dinler o-
Kuş korkuluğu.
* * *
Tomiyasu Fūsei (1885–1979)

-Görünmez olan
şekil alır derin sessizlikte,
yaz gecesinde.

-Havuzu kaplayan
çiçekler arasından,
kurbağanın gözü.
* * *
Chōi (1886–1930)


-Güz rüzgârları—
İşler kemiklerine kadar
kuş korkuluğunun.
* * *
Abe Midorijo (1886–1980)

-Uyanan bahar;
küçük çocuk ya; sinek, ilk
bacaklara tutunur.
* * *
Kishū Nomura (1886–1983)

-Sonbahar tozu;
bir karga, ötmeden
geçiverdi.
* * *
Kujo Takeko (1887–1928)

-Saymam değerleri,
ama bazen bana bile çok küçük
gök ve yeryüzü.
* * *

Çeviri: Turgay Uçeren

“Bu dizeleri bu denli güzel kılan, sonsuzluğa karışmadan önce yakalanabilen anın tekrarlanamazlığıdır.” 

Andrey Tarkovski