08 Ekim 2013

Metruk Şiir

Beyaz şehrin akşamından geceye doğru
Her şeyden vazgeçmenin arifesinde
Vazgeçilmişliğin ertesinde
Bir pencerenin altında dikilip kaldığında
Soğuk, hançer gibi sokulur bağrına.
Uğultu sarar geceyi, toprak kımıldar; dal kımıldar, damar kımıldar…
Beklersin,
Pencereden bir hayal gibi gözüksün.
Bir peri gibi görünüp kaybolsun perdelerde.
Soğuk zannetsin. İçi titresin senin gibi.

Üşürsün…
Üşüdüğünden ateşin haberi yoktur…

Vicdanı da yoktur aşkın…
Kendinden başka yar kabul etmez

Şehirden çıkamazsın, geceden de
Ama bir kalpten çıkarılmışsındır, ansızın.
Sus, diye başlıyor artık adın. İsimlerin bile yok.
Hiç yaşanmamış gibi
Bir varmış bir yokmuş gibi
Her şey’in hiçbir şey’e eşdeğer
Metruk bir han gibisin.

İzaha lüzum kalmaz, musibet en iyi öğretmendir.
Kendini bildirir, uyandırır uykusuz gecelerinden
Ve bir gece gönül, tüm suretleri çıkarır hevesinden
Asla rûcu eder.

Sokağın bittiği yerde, gecenin bittiği yerde,
Belki de ömrün bittiği yerde
Bir mescit seni bekler…
Avlusunda bir çınar, dalları beyaz.
Avlusunda bir adam, saçları beyaz.
Tüm mecburiyetlerinden sıyrılır.
Ellerini açar göğe:
Elif, lam, mim
Allah her şeye yeter.

Kazandığı, kaybettiklerine değmiştir.


Adige Batur

07 Ekim 2013

Öncesi

Güneyin insanı olgunlaşmıyor. Zorlanıyor çocukluktan çıkmaya. Çocuk olmadığı anda birden yaşlanıyor.

Erken gelen yaşlılık utangaç kılıyor bizi. Kararları enine boyuna düşünmeye zorluyor. Tek tük soru soruyoruz çevremize; maksat, adet yerini bulsun. Yanıtları zaten biliyoruz. Bilgelik bacaklarımızı, ayaklarımızı bağlıyor, izin verdiği tek lüks birkaç küçük yanlış.

Gövdesi yaşlı, ruhları genç insanların ürkünçlüğü.

Güzel mevsim yaşamanın yararsızlığını daha ağrılı duyuruyor. Birikiyor doğa, güzelim bölgelerine çekiliyor ve yüzümüze sürgülüyor kapısını. Gökler, tüyler üzerinde sürüklenerek son ışık taneleriyle birlikte uzaklaşıyor.

Ancak hayatı reddettiğimizde tarihsiz zamanın, sonsuzluk akışının tadına varabiliriz belki. Çocukluğumda, kapalı evimin önünden geçer, onca uzak sevdiklerimin seslerini dinlemek üzere kapının arkasına sokulurdum.

Doğayı aşırı seven kişi dünyanın geri kalanını yitirme riskini taşır. Evrenin iltifatlarını elinin tersiyle itmelidir Şair. Masumlar, acizler, belki de budalalar için imâl edilmiştir doğa. Çocuk ama, yarattığı an zaten aşağılamıştır doğayı. Tıpkı şair gibi çocuk da açıklığın, görünenin düşmanıdır.

Meuse, Nil ya da Tiber'in kıyısında bir sıra eski ağaç bulup eskil duvarlara dirseklerimi dayayabileceğim bir yer çıktığında önüme, şiirsel iç çağrının yazgısallığı, gelip geçiciliği üzerine düşünürüm. Neden yazar şairler? Bu konuda bir şeyler anlayabilmek için çocukluklarının geçtiği koşulları kurcalamak gerekir. Kuşkusuz kaynakta, kendi öyküsünü biricik kılma, öyle tanımlama hülyası yatar genç şairin yüreğinde. Gizli bir törene katılmak üzere tarikata kabul edilen genç çırağın içgüdüsel kibirini andırır. Doğaldır, bu iman, tansığa açılmışlık, bu fiziksel gerilim yapma, yapıştırma unsurlarla beslenemez, hele kurala asla dönüşemez. Birkaç mevsim yaşar ve ölür Şair; ve yaşamını, alışkanlıklarını değiştirmek zorunda kalır. Tarihçi ya da hatip olabilir, kendi zavallılığından gevezelik hatta fayda üretebilir. Hakikat zararlıdır şiire. Şair için yegâne süt şiirdir. Şen zehirden, köpüklü şaraptan daha düz, daha opak, daha taşkın süttür. Şairlerin memelerine tutunur şair, şiirin iri, yapılı analarına.

Her geçen yıl bilincimizle birlikte kendimizi anlatma güçlüğümüz de büyüyor. Bunun nedeni, bizim için doğanın, hayatın ya da tarihin ritminin hiçbir sürpriz barındırmıyor olması sanıyorum. Her müdahalemiz bir sorun olup çıkıyor, yalnız cesaretten değil, keremden de yoksunuz. Bu yoksunluk içinde bilimin, hem de en derin bilimin içgüdüsel olduğunu düşünüyoruz. Neden gençler öğrenmeye bunca yetenekli de biz, yitik sesimizin ritmini bulmaktan bile aciziz?

Leonardo Sinisgalli
1908 - 1981
Çeviri: Işıl Saatçıoğlu
(Dünya Şiiri Antojisi s.678-9
X Yay. Hazırlayan Necmi Naz)
                                                   

Herkes gitti, kimse dönmedi

I.
Hayır, ne yabancı kanatlar,
Ne bigane gökyüzü
Hiç birisi korumadı beni
Ben halkımın keder örtüsü altında yaşadım
O zamanlar
O mekanda.
II.
Herkes gitti, kimse dönmedi
Yaprakla örtülü asfalt yolda,
Uzun zaman kimseyi beklemeyeceksin
Yine birbirimize varacağız,
Vivaldi’nin Adagio’sunda.
Bir rüyanın sihrinde,
Yine mumlar sararıp sönerek karanlığa gömülecekler.
Ama Arşe hiç sormayacak
Gece yarısı evime nasıl girdiğini
Bu anlar da geçecek,
Belirsiz ve boğuk inlemeyle,
Avuçlarımın içinden okuyacaksın
Aynı mucizeleri,
Ve kapımdan seni itecek
Derin kaderin olan titremelerin
Sahile vurmuş
Donuk dalgaların dönüşü gibi.

Anna Ahmatova
Çeviri: Argos Ahıska


Bir Ağıtla Övgü

Ah, güller arasındaki kız, güvercinlerin baskısı,
ah, balıkların ve gül çalılıkların iç daraltan sıklığı,
susamış tuzla dolu bir şişedir senin gönlün
ve bir çıngıraktır teninin üzümlerinden.

Ne mutlu ki sana verecek bir şeyim yok
tırnaklarının ve kirpiklerinin bana sunduğundan
başka,
ya da gönle akmış piyanolar, yüreğimden sellere
dökülen düşler;
kara biniciler gibi koşturan tozlarla kaplı düşler;
hızla ve bahtsızlıkla dolu düşlerden başka.

Yalnız seni sevebilirim, öpüşler, karanfiller
ve yağmurdan ıslak çelenklerle,
bakarken kızıl kordan atlar ve san köpeklerle.
Yalnız seni sevebilirim omuzda dalgalarla;
phirincin gizemli vuruşları ve düşüncede yitmiş
sular arasında,
yüzerken mezarlıklara karşı koşan büyük ırmaklarda
üzgün kireç lahitte yetişen ıslak çimenlerle,
yüzerken karşıdan karşıya batmış yüreklerle
ve gömülmemiş çocukların çizilmiş mezar
plancıklarıyla

Her an ölüm, ne çok bitmemiş ölüm törenleri
güçsüz tutkularımda ve ıssız öpüşlerde,
bir su var başıma dökülen,
saçlarımın uzayışıyla,
zaman gibi bir su, zincirlenemeyen kara bir su,
geceleyin bir ses, bir çığlığıyla
yağmurda kuşların, kemiklerimi saklayan
sonsuz bir gölgenin kânadıyla:
kendimi giyerken
ve görürken sonsuzlaştığımı camlarda ve aynalarda
duyarım birinin beni izleyip çağırdığını, ağlamaklı
zamanla çürümüş üzgün bir sesle.

Ayaktasın üstünde toprağın, dolu
dişlerden ve yıldırımlardan.
öldürürsün karıncaları öpüşlerinin propagandasıyla.
Ağlarsın sağlıkla, soğandan, arıdan,
alfabenin yanışından.

Bir kılıç gibisin mavi ve yeşil,
dalgalanırsın dokunuşlarla, bir nehir gibi
Gir gönlüme beyazlar giyinip, kanayan
güllerden bir dal ve dişbudaktan kadehlerle,
bir elma ve bir atla gel,
çünkü karanlık bir ada var orada ve kırılmış bir şamdan,
yamulmuş bir kaç iskemle kışı beklemekten,
ve ölü bir güvercin, bir sayıyla.

Pablo Neruda
Çeviren: Adnan Özer



Reddediş

Yıldızlara bakmak uzun uzun
Yıldızlara bakmak uzun uzun
Bir ölüm hükmünü imzalamaktan
Çok daha hoş gelir bana
Ve çok daha hoş gelir
Çiçeklerin sesini dinlemek
Bahçede dolaşırken
Çok daha hoş gelir evet
Beni öldürmek isteyenleri öldüren
Tüfekleri görmekten
Niçin hiçbir zaman
Yönetici olamayacağımı
Anladınız mı simdi!

Velemir Hlebnikov
Çeviri: Atilla Tokatlı

Yadsıma

Bir güvercin gibi ak
o gizli kıyıda 
susadık öğle üzeri: 
ama tuzluydu sular. 

Sarı kumların üstüne 
adını yazdık onun, 
ama bir rüzgâr esti denizden 
ve silindi yazılar. 

Nasıl bir ruh, bir yürek, 
nasıl bir istek ve tutkuyla 
yaşadık: yanılmışız! 
Değiştirdik öyle yaşamayı.

Yorgo Seferis
Çeviri : Cevat Çapan




Öneri

Bir sigara yakıyorsun, elindeki kadehten yudumluyorsun,
Ve artık kendinde saklı o meçhul mutlu insanın peşinde değilsin,
Sen ki bahtsız birisi değildin,
Sen ki sabırsız da değildin.

Birisi bekleyişte,
Kendini bekleyen birisi
Tam saat altıda, kapalı bir yerde geçecek olan konuşmalar
Ara sıra tanıdık birinin uğradığı bir kaffede,
Ne de olsa dostluk, bir abartıdır, ama dengeli bir nağmedir.
Zihninde ısırılmış seslere odaklanıyorsun
Kedilerine ve köpeklerine mama alıyorsun
Mia için yazıyorsun,
Boris’e telefon açıyorsun
Sonunda ise realizmi öğreniyorsun,
Ev kiranı, faturalarını, küçümsemeleri, hakaretleri göğüslüyorsun işyerinde,
Ama tüm iş arkadaşların sevimlidir,
Tümü evli ve çocuklu
Bak işte kumral saçlı kız üçüncü kadehini içiyor.

Leonardo Lorenz
Çeviri: Doruk Satenay