22 Ocak 2014

Kapı Ağzı

adam gibi çek
bacaklarını değil yüzünü
kaşının altındaki tazecik yarığı çek
kaşından taşıma... şu parlak kırmızıyı
korkulukta gevşeyen parmakları
kırılan tırnakları çek
flaşı kapat
kız, ay çatlatan ondört

şimdi anladın mı
bazı sokaklar niçin gözetlenmez
bazı kalın enseler, eşkaller seçilmesin diye
yaz bunu
geçmesin diye bazı plakalar kayıtlara
bazı büyük siyah camlı arabalar
büyük ve siyah camlı kalabilsin diye

onu bir kedi yavrusu gibi attılar
nasıl attılar!
       oy küçüğüm
kucağımız buz gibiydi
yaka paça onu kucağıma fırlattılar
alnı burnumda saçları omzumda
d  a  ğ  ı  l  d  ı
dayan ha dayan
güneşe az vardı

hadi yaz!
duymuyorsun dimi beni
duyma yaz
rabbim bana bir el!bağırdım
rabbim bana bir el! avaz avaz
tir tir titrerken kucağımda buz gibi
küçücüğüm ter ter titrerken
etine sinen ne varsa
koyu kara acı
sinmeyen ne varsa içine: yabancı
içinde dinmeyen ne varsa hepsini
nasıl pis bir kokuydu o- hepsini...
yaz!
kaydıkça merdivende sıyrılan etek
çorabını çamurla parçalayan diz
elinin tersi ağzını bir tür bulamazken
ve o lanet telefon bir türlü
    aç ulan şu telefonu... aç... aççç...
açılmazken
anne nerdesinken
baba nedenken
renk renk sim kanatlı kelebekler-miş
bana değil sadece ona
yüzüne on yaş büyük kadınlığı
tuz olup aktı yüzünden
rabbim bana bir el!
yaz!

sokak meşrebince yürüdü
cenabet topuklar
bitirim ruganlar
çulsuz sporlar
uzak telsizler yalandan kolaçan
kolunda bidünya mor
mor bir dünya büyüdü kolunda
delik deşik
tek yalvaran yadigar bir cevşendi boynunda
dayan ha dayan

hadi yaz!
elmadağ ayaz
hiçbir şey olmadı burada
alçak kaldırımlar gecenin son naraları
yüksek minareler sabahın ilk ezanları
burada kıyamet kopmadı
ben bile yıkılmadım kendime
belki örtmek için anne kokusu?
azıcık anne kokusu he?
kolunda bidünya mor
bir dünya küçülürken büyüyen göz bebeklerinde
çantana baksana
      yanında azıcık anne kokusu var mı?


Dilek Kartal



yalnız kalan kadın ağıdı

korkunun gölgesiyle iner akşamlar
isli lambalar yanar usulca
kimsesiz kalan kadın
karanlığın soluğunu yüzünde duya duya
bir fısıltı gibi geçer odadan odaya
yağmurun sesi inince
gözyaşları da boşanır ipince
içi sıra konuştuğundan belli
söylenmedik sevgiler kalmış

kurşun geçirmez bir yalnızlık edinmiş
sinesinde sıcak sakladığı
hayra yorulacak düşler
bakraçlarda balkıyan su aydınlığı
çocuklar çekiştirir eteklerinden
ocakta gizli masallar söyleyen ateş
kış kurusu ağaçlarda karamsar kuşlar
yalanlara sığınmış güleğen yüzü
söylenmedik acılar kalmış

en sapa anılar birden önünde
aynaların hüznü bu, derin karanlığın
saçlarını ne zaman çözmüş, anımsamıyor
anımsamıyor son gülüşün kırsak kahkahasını
her şey örtülü
bilinmez bir zamana bırakılmış
günün ağarması bile;
söylenmedik sevinçler kalmış

yanında kimse yok uyandığında
düş dağınıklığıyla karışmış her şey
çıkıp giden kimdi
yatakta unutup sıcaklığını
bir söz olup odaları dolaşan
ılık görüntü, sonsuz yanılsama
söylenmedik sanrılar kalmış

bir şarapneldir dağıtan bütün hayatı
hiç çökmez tozu o büyük bozgunun
delik deşiktir sevda, kırgındır yürek
böyle isteksiz yaşamak sanki daha bir uzun
mevsim güze döndüyse ne gam
ömür denilen ağır yük çekilecek
yeter ki toprak soğumasın
söylenmedik daha neler kalmış


Hüseyin Yurttaş
Yirminci Yüzyıl Ağıtları
Bilgi Yay. İlk ve son baskı mayıs 1996




21 Ocak 2014

Ağır

ilkin onun çocuk gözlerine baktım
yıldızlı bir gök dağlara doğru iniyor
tembel tembel soluyan deniz sakin
karanlıkta beraber yürüdük akşam vakti

titrek bir mum ışığı kadar mahzun
yarısı kapalı bir pencereden geliyor bir türkü
kenara çekilip biraz durduk
eskiden o türküden daha mahzunduk
nasıl çatlarsa dal uçları arzuyla
öyle istekle geçiyor bulutlar
kurumuş ağaç kabukları yaşadım diyor
birden başlıyor ıslak sabahlarıyla günlerimiz
dudaklarımız söğüt yaprakları kadar memnun

geceleyin bir çoban ateşinde dünyamız
yanmaya başlıyor kurumuş otlarıyla
ağlamayı unutuyoruz nar çiçekleriyle beraber
soluk soluğa geçen günlerden haber yok
haber yok denizin kıyısında ay ışığından
baudelaire'le birlikte sakin ol diyoruz kedere
bir düşse gözyaşlarımız sabrın kara taşına
tekrar gün ışığına uzanır yapraklarımız

nasıl yaşarsa bir nilüfer çiçeği sessiz
tenha dağ yamacında öyle duruyor kulübemiz
gözlerimizden atmışız düşmanca yaşları
dimdik ayakta duruyoruz biraz mahzun
insansız kıyıların uzağından geçiyor
karanlıktan bir parça koparan rüzgar
bir kuş kanat çırpsa camlara vuracak
bilirim çiçeğe duracak yamaçta ağaçlar

bir cigara yakıp dalacağım biraz
aynen senin dudaklarını söyler kalbim
hep böyle uzaktan bakmayacağız mutluluğa
dans edeceğiz asfaltında şehirlerimin


Ömer Faruk Toprak

20 Ocak 2014

iki ateş arası

bir şey söyle, yorgunluğumu alsın
eski sevgiler ışıldayan bir şey
gülüştüğümüz günlerin aydınlığı vursun yine
yine uzun yazların geniş öğlelerinden
kuş sesleri gelsin
gölgelere sığınalım
o rüzgâr bulsun bizi
salınan dallar eğilsin
su sevinci çarpsın yüzümüze

özledim, çok özledim
toprağa uzanıp sırtüstü
göğün derinliğine dalmayı
kuşlar ve bulutlarla komşu
coşkudan kıpır kıpır kanım
özledim, çok özledim
şimdi örselenmiş o tertemiz duyguları
içten insan yüzlerini

o günler öyle duruyor mu orda
ömrümüzün gizli tarihinde
nereye koştuk, nereye vardık böyle
içimizde örümcek ağları
zakkum acısı dilimizde
yanık ormanlar yıkılmış şehirler gibiyiz
en küçük belirti yok, nabzımız durmuş
topla soluğunu gençliğimizin, üfle
"hayat öpücüğü" kıvamında
bir şey söyle


Hüseyin Yurttaş
Yirminci Yüzyıl Ağıtları/Bilgi Yayınevi

Dilek

Mesut olmuş görmek isterdim hepinizi
Bu bahar gününde, dertliyi, ümitsizi
Terfi etmiş memur, sınıf geçmiş öğrenci
Kadını, erkeği, yaşlısı, genci,
Bir bayram sevinciyle, kol kola sokaklarda
Sevgililer, baş başa, muratlarına ermiş
Çocuklar el ele, bir halka oluvermiş
Görmek isterdim camlardan, odalarda oturmuş
Radyoyu açmış, küçük sofra kurmuş
Yol, meydan, dere, tepe, dağ, bayır, kır
Vapurlar limanlarda yola çıkmaya hazır
Gazinolar, plajlar, sinemalar açık
Her dilden bir şarkı, her dudakta bir ıslık
Ne yoksul âhı, ne dul hıçkırığı, ne hasta iniltisi
Mesut olmuş görmek isterdim hepinizi.

(1954)

Ziya Osman Saba


Bu Şiir 30 Mısralık Bir Sevda Şiiridir

Çok sıcak bir günde
Misafirliğe gittik.
Uykudan kalktı, yanımıza geldi:
Sıcaktı her yeri.
Açık pencereden rüzgâr geliyordu
Ağır bir öğle faslı çalıyordu radyoda.
Çok konuşmadık, yalnız bakıştık.
Geçen yazdan daha sevimliydi.

Taramıştı saçlarını,
Kahverengi elbisesi vardı.
Şöyle bir bakışta vücuduna,
Altüst ediverdi dünyamı.

Biraz da bahçede oturduk,
Çocuklar geldi hep beraber.
Dalıyordu arada bir,
Konuşmuyordu,
Halbuki geçmiş günleri hiç açmadık.

İnsan yaşlandıkça anlıyor
Hayatının en güzel günlerini
Kadınlar öyle kolay anlaşılmıyor.
Farkına varmıyor insan yaşadığının.

En sıcak günlerinde Mayısın
Sessiz sedasız sevişiverdik.
Parklarda, duvar diplerinde,
Caddelerde akşamüstleri,
Gençliğimizin en iyi günlerini yaşadık.

Biraz sonra çay pişirdi
Kalktı çiçek topladı,
Akşamüstü eve dönüşümüzde
Hava daha sıcaktı.

Edip Cansever
-İkindi Üstü-

Güney Hastalığı

Ben dostum vaktiyle bir güney şehrine gittim,
Yanımda – sevince öyledir! – dünyanın en güzel kızı vardı,
Ama neyleyim ki içimde yine o garip sızı vardı,
Sonunda, o güzel günlerimi berbat ettim.

Eylüldü dostum, aylar içinden Eylüldü,
Ateşi düşmüştü artık hummalı kalbimin,
İyileşmiştim dostum, sonra o akşam üstlerinin
Her saati bir altın yaprak olup döküldü.

Uzanmıştım boylu boyunca güney düşüncesine,
Bilirsin aşk havaları insanı sarhoş eder,
Bir şarkı tutturur insan, ezberler gider,
Gariptir, inanır böylece, vurulur kendi nağmesine.

Ben de akıp gidiyordum gökyüzü üstünden,
Bir Güney denizi, bir güney güneşi ki, bilemezsin,
Yalnız olamazsın elbette, orada yalnız olamazsın,
Biz de içiyorduk sarhoş oluyorduk aynı kadehten.

Hâlâ nasıl özlerim bilir misin, bir akşamı her akşam,
Antalya deyince bir portakal düşer,
Ah, bilemezsin hâlâ, o hatıra güneşler,
Yalnızlığının karlı vadisinde dinlenen adam.

Orada güneyde eski bir şehir görmüştün dostum,
Yıkık tiyatrosu kalmıştı, yüzyıllardan yüzyıllara,
Bu şenlik yerinden denize baktıktan sonra,
Demiştim ki: “Ey yitik şehir, sana benziyorum!”

Bilgelik sanacaksın, dinleyince sözlerimi,
Bu şehrin eski haline benzer geçen aşklarımız,
Sonra yıkık duvarlarımızla kalakalırız yapayalnız,
Bu şehirden umduğumuzu alır götürür bir gemi.

Ve oynadığımız, şenlendirdiğimiz o coşkun alan,
Bakakalır, otlar arasından melil mahzun,
Sonra dağlardan bir hava iner gelir, uzun uzun,
Eylül rüzgârını yeniden kokladığımız zaman.

Ah, güney deyince bir yaprak kopar içimden,
Denizlere mi gider bilinmez, bilinmez bir yere gider.
“Gönül şen değil”, feryadınca âhü vah eder,
Toplanmış nice türküler gider peşinden.

Bir ağacı uyur görürseler, uyandırmasınlar,
Güneyde kalmış böyle güzel ağaçlar vardır,
Duldasında bir an dinlendiğimiz o ağaçlardır,
– Herşeyi o ağaçlar bilir dostum, o ağaçlar bilir! –
Biz yaprak misali olduk artık, bize birşey sormasınlar.

Arif Damar