I
Bir hastalıktan sonra,
Mektup yazdım eşe dosta
-İadeli taahhütlü-
Ve yıldırım telgraf çektim yare
-Cevaplı-
Neler olmuş Rabbim, neler.
Ben tüberkülozdan yatarken, hastanede
Dostlar unutmuş adımı,
Yar kocaya gitmiş…
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
02 Şubat 2014
Okuntu
Mevsimlerden denizi,
inceliklerden en çok geçmişi özlediniz.
Sevgiyi kavramanın ağırlığı başlayınca
bizim gibi kaçmadınız.
Belki biraz ağladınız; bir gözyaşı izi boyunca kanadınız.
Akşamlar ve parklar arasında dünyaya en çok siz yaraştınız.
Şimdi sizi çok özlemişiz.
Bir akşam bize gelirseniz, geniş koltuklarda otururuz; susarız.
Adnan Azar
inceliklerden en çok geçmişi özlediniz.
Sevgiyi kavramanın ağırlığı başlayınca
bizim gibi kaçmadınız.
Belki biraz ağladınız; bir gözyaşı izi boyunca kanadınız.
Akşamlar ve parklar arasında dünyaya en çok siz yaraştınız.
Şimdi sizi çok özlemişiz.
Bir akşam bize gelirseniz, geniş koltuklarda otururuz; susarız.
Adnan Azar
Ulak
Yıldan yıla geçerken
hikâyeler topladım evlerde,
çıkından çıkına doldum taşırdım
hiçbir yere sığmayan
ölüm dirim haberlerini,
çıkamadığım yokuşları
bağışlıyorum giremediğim
çıkmazları : Doydum
gezdiğim caddelerde
kovandan kovana delik deşik
götürdüğüm uğultulara.
Bir kül ki boşuna : Ben
unutsam, kimse hatırlamaz.
Belki de yenilenmeli ağaçlar.
Boyalar devşirilmeli
mevsimin yapraklarından,
haşarı erguvandan.
Yepyeni fırçalar alınmalı çarşıdan,
insan eliyle germeli bezi tahtaya :
Herkes kendine görülmemiş
bir düş aramalı.
Sen, penceredeki suskun kadın :
Hayatımda ol, kal, öl, istiyorum.
hikâyeler topladım evlerde,
çıkından çıkına doldum taşırdım
hiçbir yere sığmayan
ölüm dirim haberlerini,
çıkamadığım yokuşları
bağışlıyorum giremediğim
çıkmazları : Doydum
gezdiğim caddelerde
kovandan kovana delik deşik
götürdüğüm uğultulara.
Bir kül ki boşuna : Ben
unutsam, kimse hatırlamaz.
Belki de yenilenmeli ağaçlar.
Boyalar devşirilmeli
mevsimin yapraklarından,
haşarı erguvandan.
Yepyeni fırçalar alınmalı çarşıdan,
insan eliyle germeli bezi tahtaya :
Herkes kendine görülmemiş
bir düş aramalı.
Sen, penceredeki suskun kadın :
Hayatımda ol, kal, öl, istiyorum.
Enis Batur
28 Ocak 2014
Fatma Savcı
akşamlara doğru yürümenin yoruldu adımları,
buz tuttu hayallere giden
bütün yollar
*
...zorla öğrendiğim ve nefret ettiğim Türkçe’nin düşman dili olmadığını orada öğrendim.
*
Belki garip gelecek ama dağda bulunduğu yerde birini sevenler, savaşı çok romantik yaşıyor. Diğer yandan bir çatışmada olup da sevdiği ölürse, kalan çok değişiyor.
*
Eskiden daha yumuşakken daha sert duygulara sahip olabiliyor. Ya da romantize ettiği savaşın, aslında ne kadar katı ve gerçek olduğunu başka bir biçimde tekrar tecrübe ediyor. İnsan içindeki o yere, yıkmaya gücü yetmeyecek öyle geniş duvarlar örebiliyor ki. Ben en zor ve tahammül edilemez koşullarda şiire tutundum. İnsanlığımı korumaya, kendimi daha çok insan kılmaya çalıştım. Savaş koşullarının yaratabildiği kirliliklere bulaşmamak için, yüreğimi ve ruhumu arındırmak için şiirin kanatlarına yaslandım. Önce bir dostumun yara alması sonucu ölüme gidişinin yarattığı üzüntüyü kâğıda dökmekle başladım şiire. Sonra cezaevinde "dışarıya" kaçışıma yataklık eden bir kanat oldu şiir.
*
Ben yıllarca ağlamadım cezaevinde, çıktığımda bile ağlayamadım. Kendimizi bastırmak zorundaydık, özellikle tutukluluk halleri bunu gerektiriyordu. Ve korkunç üzüldüm buna. Çünkü insani yönümde bir eksiklikti bu. Dışarı çıktığımda kardeşlerimi, onları bırakıp gittiğim yaşta görüyordum. En tuhafı kendimi 30’lu yaşlarında bir kadın gibi hiç hissedemedim.
Kaynak: http://t24.com.tr/haber/fatma-16-yasinda-neden-daga-cikti-nasil-sair-oldu/85180
buz tuttu hayallere giden
bütün yollar
Fatma Savcı
Dağa gitmek ani bir karar değildi, iki yıl düşündüm.
*
Düşünün; ben Türkçe’ye hâlâ küsüm. Çünkü zorla öğretilmiş. Biz Kürtçe konuşunca öğretmen nar ağacı daha çok incitiyor diye nar dalıyla vururdu. Böyle öğrendiğin herhangi bir dille nasıl barışık olursun?*
...zorla öğrendiğim ve nefret ettiğim Türkçe’nin düşman dili olmadığını orada öğrendim.
*
Belki garip gelecek ama dağda bulunduğu yerde birini sevenler, savaşı çok romantik yaşıyor. Diğer yandan bir çatışmada olup da sevdiği ölürse, kalan çok değişiyor.
*
Eskiden daha yumuşakken daha sert duygulara sahip olabiliyor. Ya da romantize ettiği savaşın, aslında ne kadar katı ve gerçek olduğunu başka bir biçimde tekrar tecrübe ediyor. İnsan içindeki o yere, yıkmaya gücü yetmeyecek öyle geniş duvarlar örebiliyor ki. Ben en zor ve tahammül edilemez koşullarda şiire tutundum. İnsanlığımı korumaya, kendimi daha çok insan kılmaya çalıştım. Savaş koşullarının yaratabildiği kirliliklere bulaşmamak için, yüreğimi ve ruhumu arındırmak için şiirin kanatlarına yaslandım. Önce bir dostumun yara alması sonucu ölüme gidişinin yarattığı üzüntüyü kâğıda dökmekle başladım şiire. Sonra cezaevinde "dışarıya" kaçışıma yataklık eden bir kanat oldu şiir.
*
Ben yıllarca ağlamadım cezaevinde, çıktığımda bile ağlayamadım. Kendimizi bastırmak zorundaydık, özellikle tutukluluk halleri bunu gerektiriyordu. Ve korkunç üzüldüm buna. Çünkü insani yönümde bir eksiklikti bu. Dışarı çıktığımda kardeşlerimi, onları bırakıp gittiğim yaşta görüyordum. En tuhafı kendimi 30’lu yaşlarında bir kadın gibi hiç hissedemedim.
Kaynak: http://t24.com.tr/haber/fatma-16-yasinda-neden-daga-cikti-nasil-sair-oldu/85180
Gönül Verme Ölüme
O, parlayan bir mercandı.
Gökkuşağının saçaklarından, bir damla çiyle, kutsal bir sehere yağmıştı.
Görülmemiş bir inci, denizin göz kıvılcımlarından gümüşsü bir güzellik, dökülmüş.
Sonra tutamayıp kendini uslanmaz bir ses misali kimsesiz vadilerin kulağında yankılanmıştı.
Mavi bir renk gibi geçit vermez bir dağın göğsüne yansımıştı.
Amansız bir yarayı taşırken gidip çıkarmıştım onu, sedef bir dağın yüreğinin kabuğu içinden, kendi acıma.
Soran’ı ilaç yerine, annesi dağdan ödünç almıştım kederim için.
Soran bir mercan kayasıydı.
Ömür parmağımın yüzüğünde uyuyordu.
Görkemli bir kır çiçeği, susuz yurtsuz, yalansız rüyalarıma yaslanmıştı.
Ceylansız bir yaban geyiği,
Çığlığın kanatları üstünde,
Fırtına neslinin rehberi,
Yağmalardan artakalanların umut nesnesiydi.
Ve o altın pul, dağın poşusuna takılı.
Peki şimdi hangi dağın hüznüne sürgünsün Soran?
Adresi belirsiz hangi kümenin gece yıldızısın?
Toprağa emanet etmeyeceğim seni. Bedeninden bir damla düşerse nehirlerin ağzına, suların sırdaşlığından da olurum.
Çiçekler ağaçlar yeşermesin kanının üzerinden. Akıtırım onların gözünü koparırım yeşilliklerden.
Yürü uçurumlara doğru. Bir şey olmaz bana. Yalnızlık dışında bir şey götürmem yanımda akşamların içine.
Umut sürekli utanmaz bir aldatmaca. Bilmem, belki bir gün gelir hep beklediğimiz o aşk zamanı.
Belki bizim takvimimizde de yazılır bir kez aşkın tarihi...
Belki nar tanesi güzelliğindeki çocuklarımız, hayalin yumurtalarında esir kalmaz.
Belki?
Sakın ha!
Yine de dönüş gelsin aklına. Ben de dağ özüyle büyüdüm ya...
Bu uçurum gibi yüreğimden öteye gitmeyesin.
Tökezlersen ölürsün Soran...
Ölürsen düşman olurum anneme, bütün tarlalara, bahara ve yaylalara.
Dudağım değmez olur toprağın yüzüne, öpmem ölümünü bile.
Söylüyorum sana işte:
Ay sorduğunda ömrünü, bir mevsim demeyeceğim.
Söylemek istemeyeceğim: "Sadece bir sonbahar" diye.
Söz ver bana Soran.
Yorulmayacaksın değil mi?
Sen meylettiğinde ölümlere.
Bu sürgünlük çiçeğini ve sonbahar gecelerini gönlüne al.
Uyardım gelincikleri, üşüdüğünde gelip yaslanacaklar yüreğine.
Ama serçeler ve nergisler üzerine yemin ederim, artık yapamam dediğinde,
Ben yine gelir sırtımı sırtına veririm.
Gökkuşağının saçaklarından, bir damla çiyle, kutsal bir sehere yağmıştı.
Görülmemiş bir inci, denizin göz kıvılcımlarından gümüşsü bir güzellik, dökülmüş.
Sonra tutamayıp kendini uslanmaz bir ses misali kimsesiz vadilerin kulağında yankılanmıştı.
Mavi bir renk gibi geçit vermez bir dağın göğsüne yansımıştı.
Amansız bir yarayı taşırken gidip çıkarmıştım onu, sedef bir dağın yüreğinin kabuğu içinden, kendi acıma.
Soran’ı ilaç yerine, annesi dağdan ödünç almıştım kederim için.
Soran bir mercan kayasıydı.
Ömür parmağımın yüzüğünde uyuyordu.
Görkemli bir kır çiçeği, susuz yurtsuz, yalansız rüyalarıma yaslanmıştı.
Ceylansız bir yaban geyiği,
Çığlığın kanatları üstünde,
Fırtına neslinin rehberi,
Yağmalardan artakalanların umut nesnesiydi.
Ve o altın pul, dağın poşusuna takılı.
Peki şimdi hangi dağın hüznüne sürgünsün Soran?
Adresi belirsiz hangi kümenin gece yıldızısın?
Toprağa emanet etmeyeceğim seni. Bedeninden bir damla düşerse nehirlerin ağzına, suların sırdaşlığından da olurum.
Çiçekler ağaçlar yeşermesin kanının üzerinden. Akıtırım onların gözünü koparırım yeşilliklerden.
Yürü uçurumlara doğru. Bir şey olmaz bana. Yalnızlık dışında bir şey götürmem yanımda akşamların içine.
Umut sürekli utanmaz bir aldatmaca. Bilmem, belki bir gün gelir hep beklediğimiz o aşk zamanı.
Belki bizim takvimimizde de yazılır bir kez aşkın tarihi...
Belki nar tanesi güzelliğindeki çocuklarımız, hayalin yumurtalarında esir kalmaz.
Belki?
Sakın ha!
Yine de dönüş gelsin aklına. Ben de dağ özüyle büyüdüm ya...
Bu uçurum gibi yüreğimden öteye gitmeyesin.
Tökezlersen ölürsün Soran...
Ölürsen düşman olurum anneme, bütün tarlalara, bahara ve yaylalara.
Dudağım değmez olur toprağın yüzüne, öpmem ölümünü bile.
Söylüyorum sana işte:
Ay sorduğunda ömrünü, bir mevsim demeyeceğim.
Söylemek istemeyeceğim: "Sadece bir sonbahar" diye.
Söz ver bana Soran.
Yorulmayacaksın değil mi?
Sen meylettiğinde ölümlere.
Bu sürgünlük çiçeğini ve sonbahar gecelerini gönlüne al.
Uyardım gelincikleri, üşüdüğünde gelip yaslanacaklar yüreğine.
Ama serçeler ve nergisler üzerine yemin ederim, artık yapamam dediğinde,
Ben yine gelir sırtımı sırtına veririm.
Fatma Savcı
Yalnız
Haykırışan kargalar
Darmadağın uçuşuyor kente doğru.
Neredeyse yağacak kar
Yeri yurdu olana ne mutlu!
Donmuş kalakaldın,
Hanidir gözlerin arkada!
Boşuna kaçışın, ey çılgın,
Kıştan uzaklara!
Dilsiz ve soğuktur binlerce çöle
Açılan bir kapıdır dünya!
İnsan senin yitirdiğini yitirse
Bir yerlerde duramaz bir daha!
Sen şimdi solgun, sarı
Kış gurbetlerine lânetli,
Hep soğuk gök katlarını
Arayan bir duman gibi.
Uç git, kuş, söyle ezgini
Issız çöl kuşlarının sesiyle!
Göm, gizle, ey çılgın, kanayan kalbini
Buzların, alayların içine!
Haykırışan kargalar
Uçuşuyor kentten yana, dağınık;
Neredeyse yağacak kar
Yeri yurdu olmayana çok yazık!
Friedrich Nietzsche
Çeviri: Behçet Necatigil
Darmadağın uçuşuyor kente doğru.
Neredeyse yağacak kar
Yeri yurdu olana ne mutlu!
Donmuş kalakaldın,
Hanidir gözlerin arkada!
Boşuna kaçışın, ey çılgın,
Kıştan uzaklara!
Dilsiz ve soğuktur binlerce çöle
Açılan bir kapıdır dünya!
İnsan senin yitirdiğini yitirse
Bir yerlerde duramaz bir daha!
Sen şimdi solgun, sarı
Kış gurbetlerine lânetli,
Hep soğuk gök katlarını
Arayan bir duman gibi.
Uç git, kuş, söyle ezgini
Issız çöl kuşlarının sesiyle!
Göm, gizle, ey çılgın, kanayan kalbini
Buzların, alayların içine!
Haykırışan kargalar
Uçuşuyor kentten yana, dağınık;
Neredeyse yağacak kar
Yeri yurdu olmayana çok yazık!
Friedrich Nietzsche
Çeviri: Behçet Necatigil
Daha Sonra
Şiirlerde daima farklı görünür.
Başkalarınca yazılan cümleler okuyunca
her şey açık ve kolay görünür.
Yangına hâlâ dayanan bir kâğıt gibi,
üstündeki kül izlerini pek
hissedemeyen. Avlumda
kül öyle kapsamlı ki.
İlüzyon gibi. Esinlendiren bir resim gibi.
Çoğu kimse kayıp güzellik hakkında yazar,
aniden başa gelen ve terk edilmiş suskun bir kalbin
içine sürünen talihsizlik hakkında.
Ama ben avlum hakkında ve pencereden görebileceğiniz
nehir hakkında yazmak isterim.
Bir kül ağacı ile iki ıhlamur ağacı hakkında yazmak
isterim -geçen gün yok olan.
Masal mekanizması ansızın tamamen
anlaşılmaz oldu benim için.
Pencereden düşen küller,
daha dün masa, yatak veya kitap olan
siyah is,
kimsenin pek düşünmediği birinin hayatı,
boğazımda düğümlenip görüşümü bulandıran.
El salladığımda
hâlâ bir şey hissedebilir miyim acaba?
Zvonko Maković
Başkalarınca yazılan cümleler okuyunca
her şey açık ve kolay görünür.
Yangına hâlâ dayanan bir kâğıt gibi,
üstündeki kül izlerini pek
hissedemeyen. Avlumda
kül öyle kapsamlı ki.
İlüzyon gibi. Esinlendiren bir resim gibi.
Çoğu kimse kayıp güzellik hakkında yazar,
aniden başa gelen ve terk edilmiş suskun bir kalbin
içine sürünen talihsizlik hakkında.
Ama ben avlum hakkında ve pencereden görebileceğiniz
nehir hakkında yazmak isterim.
Bir kül ağacı ile iki ıhlamur ağacı hakkında yazmak
isterim -geçen gün yok olan.
Masal mekanizması ansızın tamamen
anlaşılmaz oldu benim için.
Pencereden düşen küller,
daha dün masa, yatak veya kitap olan
siyah is,
kimsenin pek düşünmediği birinin hayatı,
boğazımda düğümlenip görüşümü bulandıran.
El salladığımda
hâlâ bir şey hissedebilir miyim acaba?
Zvonko Maković
Çeviren: Tarık Günersel
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






