18 Şubat 2014

Yaşarsın şiirimde sevenlerin gönlünde

Ne yaldızlı hükümdar anıtları, ne mermer
Ömür süremez benim güçlü şiirim kadar;
Seni pasaklı Zaman pis bir mezara gömer.
Ama satırlarımda güzelliğin ışıldar
Savaşlar tepetaklak devirir heykelleri
Çökertir boğuşanlar yapı demez sur demez,
Ama Mars’ın kılıcı, cengin ateş selleri
Şiirimde yaşayan anını yok edemez.
Ölüme ve her şeyi unutturan düşmana
Karşı koyacaksın sen; yeryüzünü mahşere
Yaklaştıran çağların gözünde bile sana
Bir yer var övgüm seni çıkarttıkça göklere

Dirilip kalkıncaya kadar mahşer gününde
Yaşarsın şiirimde sevenlerin gönlünde


William Shakespeare
Çeviri: Talât Sait Halman

Uzaktır Aramız Yollar Ağlasın

Hep böyle şaşırıyorlar
Kanatlarında ıslak bulutlar
Gelip güneşe konuyorlar
Kim biliyor içinizde sevmeyi
Şöyle kocaman.
Korkmadan konuşmadan
Bana yardım et diyor
Bu duran günün ortasında
Beklemenin ardında ve ötesinde bir şeyler var
Konuşamıyoruz.
Önce bitmeyecekmiş gibi geliyor
Kulağa söylenmişçesine
Bir araba iniyor yokuş aşağı
Atları insanları geride
Sana bu sıcağı anlatmalıyım
O kapının rüzgarda inatla vurduğunu
Yırtmışlar bu resmi bembeyaz bu duvarda
Durmadan gülüyor
Bir yerde aldanma da bitiyor
Masaldan sıkılan çocuğun gözleri
Ve bir karınca
Süsleniyor upuzun bir boşluğun ucunda
Havalanmış bu masmavi uçurtmayı bekliyor

Müştak Erenus

Eyâ peri nicesin hoş musun safâca mısın

Eyâ peri nicesin hoş musun safâca mısın
Gele berî nicesin hoş musun safâca mısın

Şeker dudaklı kamer yüzlü serv boyluların
Semen-beri nicesin hoş musun safâca mısın

Bahâr-ı hüsn ü behâda belâlı bülbülünün
Gül-i teri nicesin hoş musun safâca mısın

Bizimle bir nefes insanlık eyle soruşalım
Gel ey perî nicesin hoş musun safâca mısın

Sefer kalıp gelir Ahmet ki deye şehrimizin
Güzelleri nicesin hoş musun safâca mısın

Ahmet Paşa

Felsefe - Gül göçüğü

Felsefe

Denize yakın oturuyorum, evden
Geldim, birkaç dergi kitap
Aldım yanıma, kuşları çağırdım
Yorulup konmuşlar tele

Kötü alışkanlıklarım yok, sessiz
Sedasız okuyorum denizi, taşı,
Deniz kabuklarını, kamaşıyor gözüm
Güneşin terazisinde, akşam saatlerinde

Felsefedir bana çiçeğin açmazı
Taşın uğultulu sesi, rüzgârın çıkrığı
İnsan her zaman yalnız kalmaz
Bütün tabiat dolar içeri


Gül göçüğü

Bilmiyorum, gülün sesi var mı? Dokununca ‘eyvah!’ desin istiyorum. Gül yetiştiricilerini tükettik. Gül veren de yok. Hayal kurma dükkânlarını kapattık. Söz silahşorları bilge şairler dönemi bitti; şöyle çalımlı yürüyen ‘abdal’. Asfalt yerdeyiz, gül yetiştirilecek toprak kalmadı. Rüyalar eşyalaştı. Rüzgâr koyaklarında ya da bir papatyanın içinde yitmek istiyorum.

Gül göçüğü zamanı geçiyor bir yüzüğün içinden. Kalp burcu sokaklar gül kokmuyor. Varlığımız buharlaşıyor acemiliğimizden. İşte tam da bu yüzden hançerem patika türküleriyle dolu. Yürüyorum parka doğru.


Ahmet Ada


Dinmeyen

Sen şimdi sabrımın taşını yuvarlarsın
uzatırım saçları, tırnakları, anları
beklesem büyür müsün sen çocuk?
ırmaklar genişliyor, dallanıp
budaklanıyor ağaç…

Sen şimdi sabrımın taşını yuvarlarsın
gizime bir ilmek daha atarım ben
böylece bir kakül iner o çıplak alına
alın o ki saçtan kırışmaz zerresi
kırışır seni beklemekle geçen zaman
belki hiç
gelmezsin!

Sen şimdi sabrımın taşını yuvarlarsın
bir yeti değil mi aradığımız ortak?
yangınlara alışma(!) , eğimler seni bilsin(!)
ilk tılsıma vurulmuşuz seninle ikimiz
yağmura şaşıyorum hala bak
senelerdir yağıyor halbuki…

Alper Gencer

Madrid'de Kahvehane

Madrid'de kahvehaneyi gördüm ki havradır,
Bir yerdeyiz ki söz denilen şey palavradır.
Dalmış gülüp konuşmaya yüzlerce farfara,
Yorgun kulaklarımda sürerken bu yaygara

Durdum, hazin hazin, acıdım kendi halime
Aksetti bir dakîka uzaktan hayâlime,
Sakin Emirgân'ın Çınaraltı'nda kahvesi,
Poyraz serinliğindeki yaprakların sesi.

Bazen gönül dalar suların mûsikîsine
Bazen Yesâri hatlarının en nefîsine.


Yahya Kemal Beyatlı


Ahmet Ada

Yaralıyım


Dilimde titreyen türkü
Vay le le can
Rüzgârı portakal bahçelerine sürüklüyor
Yol uzun ay aydınlık
Vay le le can
Söğütleri geçip geliyorum kapınıza

Dudağımın ucunda kuru ayaz
Yüreğimde gümüş hançer
Aşk kırgınıyım - yaralıyım
Görüyor bunu kırmızı rüzgâr

Sevgilim can burcum
Bu çatal yürek senin için çarpıyor


Öyledir işte


Öyledir benim sevdam
Bir kuş uçuşu uzaklıkta değil
Yanı başındadır her zaman
Burkulur kalır bir ağaç gibi
Dalları uzar yeryüzüne
Yaprakları dosttur gün ışığına

Öyledir kızaran ekmeklerin utancı
Şaşkınlığa benzer uzaktan
Erik çalarken komşu bahçeden
İşkillenirim, gördüler mi acaba

Öyledir benim sevdam
Akarsu duruluğundadır
Bir mekik gibi işler de
Benzemez her sevdaya


Ekimdeyiz


Yavaş yavaş ısınıyor taş
Yavaş yavaş uyanıyor su
Yavaş yavaş buğulanıyor ağaç
Yavaş yavaş sap taşıyor karınca
Yitirmiş yönünü bu yüzden

Eylülü geçtik ekimdeyiz
Yavaş yavaş soğuyor havalar
Erken çıkıyorum yürüyüşe
Yavaş yavaş geriniyor sahil yolu
Güneşin şamdanıyla ışıyor deniz

Olanca gücünü gösteriyor sonbahar
Ne olup bittiğini anlıyorum
Bakmıyor gibi bakıyor bir çiçek
Yavaş yavaş geçiyorum yanından
Gök kuşlarını arıyor
Bir yay gibi gerilen ağaçlarda


Kanıt


Ağız ölür düşler biter
Daralır yüreği ölünün yakınlarının
Ölmeye gör tereken açılır
Oğlana deli kısrak, kıza mavi geyik kalır

Şairsen şiirlerin kalır
Aşmışsa evrensel eşiği yarına kalır
Akıp gider güneye, içinde
Mersin’in duru göğü kalır

İster İskenderiye’de ol, ister Mersin’de
Boşalttığın şiir Zümrüdüanka’dır
Sözcüklerden ördüğün hakikat zinciri
Yalın toprakta kalır

Varoluşun çarıkları


Gece zeytin topladık, ay karaydı, yıldızlar yoktu, deniz zeytinliğe bıraktı dağılmış ruhumu. Uzakta mezar yazıtlarından esiyordu kırmızı yel. Bana ölümü ve dirimi düşündürüyordu. Çok sevdiğim gelincik tarlalarında uyumak, bir daha uyanmamak geçiyordu içimden. Buluttan seleler zeytinlerle dolduğunda acı çeken yel gibi geçiyordum dünyadan. Bir ağaçla konuşmak, bir kuşla uçmak hafifletmiyordu acımı, varoluşun ezik çarıklarıydım.


Çalgılı ırmaklar


Nisan’ın geldiğini söylüyor çayır, kuşlar kalkıp kayısı dalına konuyor. Çiçekler sulara düşüyor, sular alıp götürüyor başka çiçeklere. Bahçedeki kaplumbağanın yaşını soruyorlar, sular kadar vardır yaşı diyorum. Suların yaşı sınırları aşıyor. Tiranlar boş yere duvarlar örüyorlar. Yeryüzünün en dip kıyısına dek uzanıyor kalbim. Şarabî denizler, derin göller kalbimdir. Birbirine kişneyen atlar benim kibirsiz özgürlüğümdür dörtnal giden ve geçen çalgılı ırmakları.
Gene gündüz, gene zarif Nisan çözük saçlarıyla geliyor. Deniz kıyısında Naz’dan ayrılıp karşılayamaya gidiyorum. Kaçmış barbar tiranlardan, selamını getirmiş nilüferlerin.
Yağmur başlamadan eve dönelim.


Ahmet Ada