28 Mart 2014

Hasar

aslında sadece bunu diyecektim:
durmadan hurdayım yanımda özen ve ısrar
yanımda boyuna kızaran yüz, burası dağılan dikkat
aslında düşünün sadece, bellek buyurun
nerdeyim, tam görünmüyorum, yalanlar uğrayacaktı bana
nerdeyim, üstelik telaşım da yok ortada

bilinir ki sadece bunu diyecektim:
iki kış bir karış devletle burdayım aslında
burdayım, burası oğulluğumun özenle suya bırakılmış semender hali
sözdü nemlenmeyecektim, sözdü sadece eğilip suyu sevecektim
ahh, kalmayacaktım kimsenin kimseye bir tespih kadar olmadığı günlerde
yalnız yüzümün karışlarına kanıp o devlete asla surat asmayacaktım
kandım, kaldım ve anladım
önümde beş öğün yangın, sonumda Sivas'ı dökülmüş ülke
herkes en çok kendine diğeri, kendi kendine surat
şaş dedim son dedim
şaş! ve olma zurnası kırık babamın davul eli
sonunda annem, elinde onun vasiyet tefi
vur haa! vur haa! vur haa...
ahh, sonra pişman pişman
annem annem
yüzüm gözüm birer birer
beni vur! vurma cinnet ikizlerimi

aslında sadece bunu diyecektim, burdayım ve bu bir oyuk
burdayım, burası hâlâ ve öylesine ağırlandığım durak günleri
dalgın yarımda şüphe, bıraktığı bıyıkta sebep arayan dedem
yanımda annem yanımda cinnet ve cinayet ikizlerim
yanımda savruk bir çift kabadayının dağılmış tespih taneleri

sorma, sadece oraya gidecektim, kötü çekilmiş bir fotoğrafa
o kimsenin kimseye bir devlet kadar kasrı yok günlerde
duası ezber, avluları dar ve toz
çeşmeleri ısrarla bozuklu çocukluğumun
orada değil, aslında durmadan burdayım burası çatık zamanda ısrar
burası özenle pişman, iki karış yüzümde terleyen telaş
sordum: sır kızıl, devlet unutkan, gördüğüm her surat tenha
sordum: törenler giz, zamanlar az, şakayla karışık:
hâlâ severken öldürülen o yavruya mı benziyor aşklar

ben buraya aslında kal diyen her yerden çıkıp geldim
şaştım, geçerken hiçbir hayata taşınmadan kaldım
taş attım kendime, kuyu kazdım
özendim kaldım geçerken uğrayan babanın çocuğuna
durmadan kendime geçtim, geçmeye devam
ben ısrarla uğrayanı özenle sevdim, sevmeye devam
elbet kendi kendine sağanak
elbet babadan kalma bir yağış biçimi
yine de ahh: gümüş ömürlerin altınkesimi
canım canım
teker teker
tane tane söyle babadan kalma oyuk günleri

aslında sadece bunu diyecektim. burdayım!
burası dövülmüş bir yüzün yüz üstü düşme hâlleri

Seyyidhan Kömürcü

Siyah

şüşa dile min şikest ! *

zafer ekin karabay içindir

işte! patlayan parantez, sırayı bozan ölüm
söndürüp ışıklarını karşıdan karşıya geçirmeye yarayan hayat
bilinsin ve süssüz siyah bilinsin istiyorum;
mutlak bir ekip çalışmasıdır
üç el oyuk bir yağış biçimidir ölüm

demişken diyelim ve öyledir;
olmayan davaların işi değildir divana kalmak
ya da aşkın ara sokağında balkondan sarkmak
çünkü çocuk oyuncağıdır harç taşımak
taş toplamak, kuyu kazmak
demişken diyelim ve öyledir;

işte! ben dolaylarında hayatını kaybeden eşim
önce aşk, sonra ara sokağında taş taşıyan şüphe yani
bilinsin ve süssüz siyah bilinsin istiyorum;
yok kimseye –makilerin orda- anlatacağım bir şey

demişken diyelim ve öyledir,
hala şüphe taşıyor her taş
süslü cami avlularında yalın ellere tapıyorum
öldüğünü bilmeyen iplerden
hala süslü siyah mektuplar alıyorum
günlerdir –makilerin ordan- yazıyorum;
sigara ve kahveyi saymazsak evde yalnızım
günlerdir söylüyorum;
sigara ve kahveyi saysak da evde yalnızım

aslında günlerdir çok ileri gittiğim de söyleniyor
ısrarla yüzündeki kışa benzediğim ya da
kış dediğim aynamızın önünde elek
günlerdir hoh taşıyorum
taş topluyorum deliklerine
yani ısrarla kuyuları güldürüyorum kendime

işte! ben dolaylarında hayatını kaybeden hayat
önce aşk, sonra ara sokağında taş taşıyan şüphe yani
bilinsin ve süssüz siyah bilinsin istiyorum;
yok kimseye –makilerin orda- anlatacağım bir şey

* ‘içimdeki şişe kırıldı’; annemin ölümü karşılama cümlesidir

Seyyidhan Kömürcü

Kum Saati

Rüzgârla bozduğun sessizliğini dinledim;
seni bırakan yaprağın sesini, kuma dokununca
ve çölde çizilmiş bir ağaç gibi resmini.
oysa süngerde kalmış damlasıydım sana
ulaşamayan suyun, yanında üşürken uyu-
yordum gözlerimde seni ve öylesine sustun
kuytusunda uykumun.
kumunu içine saklayan bir saatti çöl-
de bulduğun; ters çevrilmedikçe çalışmayan.
belki giden zamanı geri getirmekti
istediğin, saatini bana bırakıp gitimekti. sanki
bilmiyordun çölün kuma göre değil sana
göre yalnızlık olduğunu, yine de yanıbaşıma
kurdun bu saatli kumu.
bu yüzden uyanamıyorum, üstelik bilmiyorum:
hangi gerçek için bölmeliyim uykumu?

Zafer Ekin Karabay

Yara Bandı

Gün gizini sürdü sessizliğe, konuğunu
Bütün gece bekleyen sokak ışıklarına,
Kaldırımlara. Ben sesini duydum yüzünde
Ağlayan kedinin, acısını anladım ve annemi
Anımsadım, bacağını saklayan basma eteği
Görünce yara bandı satan kızın.

Sarıydı teni ve kirliydi elleri. Bir gecenin
Kondusu yürümüştü gözlerindeki kısa
Patikada. Çocukluğunu oyuncak bir trenden
Çıkarıp taşını sulamıştı kaldırımların.
Ve anlamıştı: insanlığın yarası olan
Varlığıyla en çok yarasını sarmayı
Gereksindiğini insanların.

"Yara bandı alın" mı diyordu yoksa
"beni sarın" mı? Anlayamadım.


Zafer Ekin Karabay



Yara bandı satan bir kız için, gündeliğe giden bir kadın için şiirler yazmıştı. Ve hayatın çürümüşlüğünü öyle kendi kabuğunda, çok uzak dünyalardan değil, içimizde, bizimle görmüş, yaşamış ve arka bahçelerini bellemiş biriydi. Onların acıları pahasına mutlu olamamıştı işte bir türlü. Hayatın acıları karşısında insanın hafifliğini kabul etmedi. “Hayat işte ne yaparsın” diyerek geçiştiremedi. Güzel bir eşi vardı, iyi bir üniversitede akademisyendi, güzel dostları vardı yani her şeyiyle “varlıklı” bir adam olarak görülebilirdi dışarıdan. Ama kendisi yoktu, kendini var edememişti.

O daha gencecik yaşında dünyayı bırakırken, son demlerini sürdürdüğü hayatındaki ailesi, dostları bir gün gideceğini biliyorlardı. Öyle bir anlık cinnet değildi onun gidişi. Göz göre göre, göstere göstere gitmişti. Kendiyle barışıp, haksızlığa alışarak yok olmaktansa,...


http://yazikarakteri.blogspot.com.tr/2011/09/daha-ne-kadar-dayanabilirdim-herkesin.html


Şairin İntiharı

Bir süredir masamın üstünde tek sayfa bir mektup duruyor.
"Şuna bir göz at" diye elime tutuşturulmuş bir mektup...
13 Eylül 2002 tarihli... Düzgün bir el yazısıyla yazılmış.
En üstte büyük harflerle "Aslında bütün mesele neydi?" yazıyor:
"Hani, ‘Hayatın neresinden dönülse kardır’ dizesi var ya Nilgün’ün, canım benim, ben yaşamın neresinden döneceğimi çoktan belirlemiştim. Nilgün Marmara’nın 29 yaşında, S. Plath’in şubat ayında intihar etmesi, benim de 29. yaşımın 29 şubatında intihar etmemi gerektirmezdi. Ama madem ki yaşamda kalmaya kendimi ikna edemiyordum, o zaman bir tarih belirlemeliydim ve 29. yaşımın 29 şubatını seçtim. Bu yüzden ‘Şubatta Saklambaç’a bir yığın başka sırla birlikte intihar edeceğim tarihi de gizlemiştim. Ne var ki, kitabımı bir türlü bastıramadım (o kitabı görmeden ölmek bana nasıl acı veriyor bilemezsiniz). Ama şimdi..."
İlk okuyuşumda burada durdum. Devam etmeye korktum.
Sonra merakım yendi korkumu...
Okudum:
***
"Ama şimdi yaşamımın bu ayrım noktasında hiçbir yerde huzur bulamadığıma göre bu tarihi bekleyecek gücüm de kalmadı. Hem Zebercet de belirlediği tarihten önce intihar etmemiş miydi? (Kimbilir belki kendimle barışabilseydim...)
Yerleşik Yabancı’ydım her yere Metin Abi... Sen yanarak öldün ve ben ne yangınlar geçirdim sana ulaşabilmek için.
Daha ne kadar dayanabilirdim, herkesin bir başkasının acısı pahasına mutlu olduğu yaşama?
Tüm arkadaşlarımı ve sevgilim Meral’i çok seviyorum.
Beni affedin."
***
Mektubu ileten arkadaştan öğrendim sonrasını...
"Şair - yazar - akademisyen Zafer Ekin Karabay o mektubu yazdığı gün, Eskişehir’de intihar etti."
Neden peki?
"Aslında bütün mesele neydi?"
"Şiir hem yitiş, hem kurtuluştur" diyen bir şair, niye 29’unda kemerine asar kendini?..
"Yaşamdan daha büyük olma isteği mi? 30 yaş kırgınlığı mı?
Mağrur bir an mı?"
Hayır!
Mesele (Mayakovski’den Kaan İnce’ye, Van Gogh’dan Nilgün Marmara’ya, Jack London’dan, Hemingway’e kadar) bütün sanatçıların, vicdan sahiplerinin, hayatı sevenlerin meselesi:
Ozanın, başkalarının acısı pahasına elde edilen mutluluğu kabullenememesi...
Alaattin Topçu’nun deyişiyle "hayatın ağırlığı karşısında insanın hafifliğini", "N’apalım, dünya böyle" diye geçiştirememesi...
Sokaktaki tevekkülle baş edememesi... Sokaktakilerden olmayıp, onları dönüştürmeye de gücünün yetmemesi...
Ve "kendiyle barışıp" haksızlığa alışarak yok olmaktansa, intihar ederek var olmayı tercih etmesi...
Nilgün Marmara da "Ey, iki adımlık yerküre/ senin bütün arka bahçelerini gördüm ben" deyip gitmedi mi?
***
"Son mektup"un üzerinde bir not var:
"Bunu Kül’de yayınlarsanız sevinirim" deyip muzipçe soruyor:
"Nasıl sevineceksem?"
Sonra da bu talepteki tutunma çabasına dikkat çekiyor, parantez içinde:
"Bu da hâlâ yaşamak istediğimi mi gösteriyor nedir?"
Son kitabını göremeden ölmüş bir ozanın son mektubunu yayımlatma isteği... Vahşeti yüreğinde hisseden "yabancı"nın dayanılmaz bozgunu...
"Kaçış değil onlarınki, reddediş", biliyorum.
Ama yine de "Bu reddiyenin başka yolları olmalı" diyorum.
Bunca haksızlığı ve bizim onca haksızlığa alışmışlığımızı böyle yumruk gibi yüzümüze vurmadan, canına kıymadan...
Bizi şiirsiz, şairsiz koymadan...
Hayatla başa çıkmanın ozanca bir yolu olmalı...
Çünkü Karabay’ın dediği gibi;
"Yolculuğa çıkmışlar için hem limansa şiir, hem de gemi..."
O gemiyi en son şair terk etmeli...

Can Dündar

Saklı

uyurdum,
dokunduğum camlar kırılırdı derinliğinde uykumun.
Nil, gözlerimden geçsin diye
güne kirpiklerim kırılırdı.
oysa, saklambaç oynayan bir çocuktu büyüttüğüm;
babasının dudaklarına sıkışmış ve unutulmuş...

sobelendim, saklandığım saydam düşlerin ardında.
sunacak başka birşeyim yoktu, bir çocuğun
bayram sabahındaki beklentisini sundum yaşama
ve tedirginliğini oğlu savaşta bir annenin.
uzak ezgisini dinleyerek bırakıp gitmelerin.

nil güne akarken şubat gibi biriktim;
dört yıl topladığı acısını
yirmidokuzuncu adımında gösteren.
ve çıktım yaşama
onun sakladıklarını sunarak saklandığım yerden.
sonra kendime dönüp dinledim
yeniden acılarıma sordum:
yaşamın neresinde saklanmalı ozan,
yada nasıl saklamalı yaşamı?


Zafer Ekin Karabay

Karınca Kumu

Işıl'a

Yine gittin o karanlık odaya
Karanlık uykularına.
Sen hep gülerdin oysa, gülüverirdin
Bir bakardım eğilmiş su içiyor
Gamzelerinden kuşlar.
Bir bakardım gözlerinde
Güneşli ve sıcak iki hurma.
Bir bakardım hayata dikleniyor
Diktiğin horoz ibikleri saksılarda.
Biriciğim, kardeşim ne oldu sana?

Karşıyaka vapurunda alıştı dilim en çok acıya
Acı çaylar içer ve bakardım karanlık sulara
Bir balığın uykusunu düşlerdim
Karanlık sularda kaybettiği rüyaları,
Sigaramdan kopup giden iki kıvılcım
Merak ederdim ne konuşurlar aralarında?
Sen beni hep merak ederdin,
Sen beni hep yemeğe beklerdin,
Seni sıcacık evimizde bulduğumda
İki kıvılcım buluşmuş gibi olurdu
Balığın karanlık uykusuyla.
Bir kesmeşeker koymuş gibi olurdun sanki
Dilimin ucuna.

Berekettir diye hani geçen hıdrellezde
Karınca kumu toplayıp getirmiştin
Kimse bereketi öyle getirmedi bana
Küçük, küçücük bir torbada
Az gerçi cüzdanımda hala kağıtlar,
Ama bozuklar harmandalı oynuyor,
Zil oluyor parmağımın ucunda,
Küçücük insanlar şimdi cüzdanıma her bakışımda
Neşeli bir ateşin üstünden atlıyor.
Kardeşim, biriciğim, kimse yoksulluğu benim için
Böyle sevimli kılmadı şimdiye kadar.

Kötü rüyalar görürdüm durmadan
Bağırırdı bir yaşlı kadın:
Mavi alevlerin ortasına,
Bu kırmızı elbise giymiş kadın yakışır.
Sanırım birileri beni yakacak
Diye tuttururdum sabahları.
Ateş iyidir derdin sen, başarıdır,
Çok şeyler başaracaksın.
Kardeşim, biriciğim sen olmasan,
Ablanın kâbuslarını kim hayra yorardı?

Yine gülsen, gülüversen,
Ben böyle saymazdım
Çarşafımdaki kırmızı gülleri o zaman,
Sayıyorum, sayıyorum
Hiç bitmiyor güller,
Sensiz hiç bitmiyor zaman.
Çıksan o karanlık uykudan,
Kilerde fazla güneşimiz kalmış mı bir baksan.
Bütün serotonin geri alım inhibitörleri birleşseler
Geri alamazlar çünkü,
Hayra yorulmuş bir rüya kadar sevinen hayatı,
Geri alamazlar bir avuç karınca kumunun huzurunu.


Didem Madak

27 Mart 2014

Hayır ben gerekçe üretirim yaa gerekçe problem değil

Ahmet Davutoğlu: Yalnız diğer şeyi yarım kaldı ben tam anlayamadım. Dışişleri yapması gereken ne? Yok şey için söylemiyorum. Bizim yapacağımız başka şeyler var. Eğer buna karar verirsek bizim bugün Birleşmiş Milletlere Suriye rejiminin İstanbul konsolosluğuna her hangi şey gerekirse bir bildirimde bulunmamız gerekiyor değil mi?

Feridun Sinirlioğlu: Yalnız orada harekata karar verirsek, sürpriz etkisi olması lazım yani. Böyle bir şey yapacaksak. Ne yapacağımızı bilmiyorum da neye karar verirsek verelim önceden haber verirsek doğru olmaz.

Ahmet Davutoğlu: Yav tamam da onun bir hazırlığını yapmak lazım, Uluslararası hukuk açısından açığa düşmemek için, içeride cumhurbaşkanıyla konuşurken aklıma geldi, bizim Türk tankı girdiğinde zaten girmiş olmuyor muyuz?

Yaşar Güler: Girmiş oluruz.

Ahmet Davutoğlu: Hayır şimdi uçakla girmekle tankla girmek arasında...

Yaşar Güler: Suriye başkonsolosluğuna şu belki söylenebilir, IŞİD şu anda zaten rejim ile beraber çalışıyor, oradaki bir Türk toprağıdır. Oraya kesinlikle

Ahmet Davutoğlu: Ama söyledik. Bu konuda daha önce nota verdik.

Yaşar Güler: Suriye'ye.

Ahmet Davutoğlu: Evet kaç defa nota verdik. Onun için açıkçası ben Genelkurmay Başkanımızın bizim bakanlıktan beklentisini bilmek isterim.

Yaşar Güler: Belki bunu kastediyordur, ben bilmiyorum, Hakan bey ile görüşmüş.

Hakan Fidan: Yani bu kısmını söyledi de sonra detayına girmedik.

Yaşar Güler: Belki bunu kastediyordur yani Suriye'ye bir note.

Hakan Fidan: Belki de koordine görevi dış işlerinindir.

Ahmet Davutoğlu: Koordine iç savaş diplomasiyi koordine ederim ama askeri

Feridun Sinirlioğlu: Ben orada da söyledim. Bir kere durum farklılaştı. Bir kere IŞİD'e dönük harekatın uluslararası hukuk zemini var. Bunu El-Kaide diye tanımlayacağız, El-Kaide çerçevesinde orada bir sıkıntı yok. Ayrıca hele şimdi iş Süleyman şah Türbesine gelince aten ülke toprağını savunma söz konusu.

Yaşar Güler: Bizim o konuda bir sıkıntımız yok.

Hakan Fİdan: O olduğu andan itibaren içeride bir çok bomba patlar. Sınır kontrol altında değil,

Feridun Sinirlioğlu: Yine içeride bomba momba tabi tabi onları yapacaklar. Ama 3 sene önce konuşmamızı hatırlıyorum.

Yaşar Güler: İvedi olarak Hakan Beyin desteklenip silah ve mühimmatı muhaliflere ulaştırmasını sağlamamız lazım. Sayın bakanla konuşmanız lazım. İçişleri bakanımız, savunma bakanımız. Bunu konuşmanız lazım bir yere getirmeniz lazım sayın bakanım.

Ahmet Davutoğlu: Kuzey Irak'ta bir tehdit varken biz nasıl özel kuvvetleri devreye sokabildik? Orada da sokmalıydık. Oradaki adamları eğitmeliydik. Adamları göndermeliydik. Neyse biz bunu yapamayız ki, diplomaside ne ise onu.

Feridun Sinirlioğlu: Ben o zaman söyledim, o tankları nasıl soktuk paşam ya Allah aşkına, siz vardınız o zaman?

Yaşar Güler: Hangi bizim şeyleri mi?

Feridun Sinirlioğlu: Tabi yaa Irak'ta tankları nasıl soktuk? Nasıl soktuk? Özel kuvvetleri nasıl soktuk, taburları nasıl soktuk? Ben vardım işin içinde yaa. Hükümet kararı hiçbir şey yoktu, bir emirle soktuk. Gayet açık olarak söyleyeyim.

Yaşar Güler: Yani ben size katılıyorum. Bir defa yani onu tartışmıyoruz da. Ben Suriye'nin yapabileceği şu anda farklı şeyler var.

Ahmet Davutoğlu: Sayın Paşam, zaten adamların kapasitesini bildiğimiz için biz girmeyelim diyoruz.

Yaşar Güler: Şimdi bakın efendim. MKE bizim sayın bakanın emrinde değil mi efendim? Efendim yani şu anda parayla Katar mühimmat arıyor. Peşin para üretsin versinler. Sayın bakanın emrinde.

Ahmet Davutoğlu: İşte burada entegre hareket edemiyoruz, koordine olamıyoruz.

Yaşar Güler: O zaman sayın Genelkurmay başkanı ile sayın bakanı aynı anda çağırsın sayın Başbakanımız. Yanında konuşsun efendim.

Ahmet Davutoğlu: Onun için Feridun Beyle biz yalvardık başbakana neredeyse beraber bir toplanalım bu işin gidişi kötü diye.

Yaşar Güler: Bir de kalabalık olmasın sayın bakanım. Zatıaliniz olsun, sayın savunma bakanı, İçişleri bakanımız bir de genelkurmay başkanımız dördünüz oturun. Bu kadar kimseye ihtiyaç yok. Çünkü oradaki ihtiyaç sayın bakanım silah ve mühimmar. Silah da değil mühimmar. Biraz önce konuştuk biz şimdi efendim. 1000 kişilik bir ordu kuruyoruz diyelim orada. Biz bunun asgari 6 aylık mühimmatını burada deoplamadan bu adamları oradaki muharebeye sokarsak sayın bakanım iki ay sonra bu adamlar bize döner.

Ahmet Davutoğlu: Döndüler zaten şimdi.

Yaşar Güler: Döner sayın bakanım.

Ahmet Davutoğlu: Şeyden döndüler. Neydi o? Çobanbeyden döndüler.

Yaşar Güler: Evet. Evet efendim. Bu iş sadecehakan beyin sırtına kalmış bir konu olmuş yani. Olacak iş değil. Yani anlayamıyoruz biz yani. Neden?

Ahmet Davutoğlu: O akşam hepimiz bir şeyde mutabık kalmıştık. Ben de tamam işte düzene giriyor işler. Bizim bu

Feridun Sinirlioğlu: Ertesi gün biz o MGK kararını yazdık. Sonra paşamla konuşup

Ahmet Davutoğlu: Bizim bu zaafımızı o kadar iyi takip ediyor ki o güçler de. Ben burayı elde edeceğim dersin. Orada bunların bulunması risk unsuru dersin. Geri çekersin. Elde edersin. Oraya sağlamlaştırırsın. Askerini tekrar gönderirsin.

Yaşar Güler: Kesinlikle sayın bakanım. Kesinlikle haklısınız.

Ahmet Davutoğlu: Değil mi? Ben böyle anlarım. Ama tahliye ettiğiniz anda bu bir askeri gereklilik değil bu bir başka bir şey.

Feridun Sinirlioğlu: Küresel ve bölgesel jeopolitikte ciddi kaymalar var. Şimdi daha başka yerlere de yayılabilir. Bugün siz söylediniz, başkaları da destek oldu... Şimdi farklı bir oyuna doğru gidiyoruz. Bunları da görmemiz lazım. Bu IŞİD'ler gibi ne idüğü belirsiz yapılar manipülasyına kullanılmaya son derece açık yapılar. Bunlardan oluşan bir alana komşu olmak bizim için fevkalade hayati bir güvenlik riski yaratır. Ve işte içerideki işte PKK'ya karşı da biz Kuzey Irak'a girdiğimizde buraları patlatma ihtimalleri hep vardı zaten. Bu riskleri eğer biz iyi düşünü somut olarak ama şimdi sayın paşaımız da dedi yani.

Yaşar Güler: Sayın bakanım. Biraz önce zatıaliniz içerideyken onu konuştuk. Açık açık. Yani bu silahlı kuvvetler her dönemde sizlere lazım olan bir tool.

Ahmet Davutoğlu: Tabi canım. Sizin gıyabınızda da hep başbakan her yerde konuştuğumuzda ben akademisyen şeyiyle söylüyorum hard power olmadan bu topraklarda durulmaz. Ama hard power olmadan soft power olmaz. ( sert güç olmadan yumuşak güç olmaz)

Yaşar Güler: Efendim.

Feridun Sinirlioğlu: Ulusal güvenlik politize edildi. Yani Türk tarihinde ben böyle bir şey hatırlamıyorum. İç politika konusu haline geldi. Artık tamamen ülke topraklarını, sınır güvenliğimizi, oradaki egemen toprağımızı falan savunmakla ilgili tamamen ulusal güvenliğimizle ilgili yaptığımız konuşmalar son derece pespaye, bir ucuz iç politika malzemesi haline geldi.

Yaşar Güler: Aynen bu durumda.

Feridun Sinirlioğlu: Hiç daha önce böyle bir şey olmadıç. Maalesef yani.

Yaşar Güler: Yani ülke güvenliğinin bu kadar zirvede olduğu bir noktada bir tane muhalefet partisi efendim size destek oluyor mu? Peki böyle ulusal bir güvenlik düşüncesi olabilir mi sayın bakanım?

Feridun Sinirlioğlu: Hi yani ben böye bir dönem hatırlamıyorum.

Yaşar Güler: Yani biz hangi konuda bir arada olabileceğiz. Yani böyle bir ulusal güvenlik olmadığımız halde hangi kouda beraber olabileceğiz. Hiç.

Ahmet Davutoğlu: 2012 yıl, 2011'de yapmadık. 2012 yazında bile cesur kararlar almış olsaydık

Feridun Sinirlioğlu: 2012'de en zayıf noktaydılar.

Ahmet Davutoğlu: Geri dönmüştü içeride Libya gibiydi yani. İçeride o iniyor bu gidiyor bu gidiyor falan ama bizi ilgilendirmiyor. Ama bazı şeyler

Yaşar Güler: Sayın bakanım yani bir yanlışlık olmasın yani 2011'de de bizim ihtiyacımız silah ve mühimmattı. 2012'de, 13'te ve bugün de. Aynı gene aynı noktadayız. Bunu mutlak surette bulup burayı da kurtarmamız lazım.

Ahmet Davutoğlu: Orası o kadar silah ve mühimmat gerek değil ki. İnsan unsurunu biz orada düzene sokamadağımız için.



Ortam dinlemesinin ikinci bölümündeki konuşmalar şöyle:


Yaşar Güler: Yani biz hangi konuda bir arada olabileceğiz. Yani böyle bir ulusal güvenlik olmadığımız halde hangi konuda beraber olabileceğiz. Hiç.

Ahmet Davutoğlu: 2012 yıl, 2011'de yapmadık. 2012 yazında bile cesur kararlar almış olsaydık.

Feridun Siniroğlu: 2012'de en zayıf noktadaydılar.

Ahmet Davutoğlu: Geri dönmüştü içerde Libya gibiydi yani. İçerde o iniyor bu gidiyor bu gidiyor falan ama bizim ilgilendirmiyor. Ama bazı şeyler

Yaşar Güler: Sayın Bakanım yani bir yanlışlık olmasın yani 2011'de de bizim ihtiyacımız silah ve mühimmattı. 2012'de, 13'te ve bugün de. Aynı gene aynı noktadayız. Bunu mutlak surette bulup burayı da kurtarmamız lazım.

Ahmet Davutoğlu: Orası o kadar silah ve mühimmat gerek değil ki. İnsan unsurunu biz orada düzene sokamadığımız için

Hakan Fidan: 2000'e yakın tır malzeme gönderdik biz oraya

Yaşar Güler: Bence orada silaha ihtiyaç yok. Benim şahsi görüşüm. Orada mühimmata ihtiyaç var. Evet efendim. Sayın Bakanım Hakan bey burada, bir tane general verelim dedik. Hakan bey burada sağolsun o başta kendisi istedi. Biz verelim dedik. Generali belirledik. General gitti.

Feridun Sinirlioğlu: Pratik olmak gerekirse savunma bakanımızın derhal bu millet için gerekli imzayı atması lazım. Tekrar başbakanımızın çok açık bir şekilde bu talimatı vermesi lazım.

Ahmet Davutoğlu: Esas beni bu bu gece

Yaşar Güler: Bu gece efendim hiç sorunumuz yok.

Feridun Sinirlioğlu: Bu gece harekat emri verilmiş zaten

Yaşar Güler: Biz harekat yıldırım mesajı yayınladık. Hakan bey kendisi biliyordur belki.

Ahmet Davutoğlu: Hakan, tank göndermeye kalksa orada bunun komplikasyonları nedir?

Hakan Fidan: Şimdi koordinasyon olmadan, güç dengelerini göze aldığımız zaman

Yaşar Güler: Zaten biz onun için MİT'in koordinesini istiyoruz sayın bakanım

Hakan Fidan: Silahlı insan varlığı ve kapasiteleri ile olmaz

Yaşar Güler: Yani biz onun için başından beri MİT'in koordinasyonu şart koşuyoruz. sayın bakanım. Yani sizin bu gece endişe edeceğiniz bir durum yok sayın bakanım. Bu gece de yok sonra da yok. ama bizim uzun vadede çözmemiz gereken iş var sayın bakanım

Ahmet Davutoğlu: Şeyi ben opsiyonel hep düşünüyorum da adamları ikna edemedik. Biz tank sokma içeriye tahkim edeceğiz. O andan itibaren biz bir savaş halinin göz önüne almak ve onu yapmakla savaşa girmek arasında harekat işte harekat yapıyoruz.

Yaşar Güler: Direk savaş sebebi. Yani yapacağımız iş direk savaş sebebi

Hakan Fidan: Suriye ile bir savaş sebebi, değil.

Feridun Sinirlioğlu: Suriye ile bir savaş sebebi değil.

Yaşar Güler: Hayır adamlar

Hakan Fidan: Ama şimdi ben şuna geliyorum; şimdi biz iki iki daha 4 eder biliyoruz. Şimdi eğer biz, orada, oradaki şeyin bizim için bir anlamı stratejik manada yok, imaj vesaire var da... Şimdi biz eğer savaşa gireceksek biz bunu baştan planlayalım ve girelim. Yani şimdi benim..

Yaşar Güler: Biz başından beri bunu söylüyoruz.

Hakan Fidan: Yani benim kabul edemediğim şey şu; burada ben almıyım, şimdi biz silah kullanma, Süleyman Şah gibi bir türbe için silah kullanmayı şeye alıyoruz, yani işte vatan toprağının işte bu oda kadar yaklaşık 10 dönümlük bir yer için silah kullanmayı göz önüne alıyoruz, ordaki 22-28 tane askerimizin şeyi için, yahu kaçbin kilometre vatan toprağı var sınırda kaç milyon insanın hayatı için almıyoruz. Bakın bu mantık değil! Onu söliyim. Eğer biz silah kullanacaksak baştan bunu yapalım, Bu adamlar tehditse..

Feridun Sinirlioğlu: Şimdi bir gerekçesi var onun.

Hakan Fidan: Bunu gerekçe olarak kullanmak ayrı. O ayrı, o ayrı..

Yaşar Güler: Şimdi dışişleri hiçbir zaman diğerine bir gerekçe bulamaz. Buna bulur ama..

Hakan Fidan: Yav bakın ben size bir şey söliyim

Ahmet Davutoğlu: Laf aramızda başbakan telefonda bu (Süleyman Şah türbesine saldırı) gerektiğinde bir imkan gibi de değerlendirilmeli bu konjonktürde dedi yani

Hakan Fidan: Şimdi bakın bakın komutanım şimdi biz gerekçeyse gerekçeyi, ben öbür tarafa 4 tane adam gönderirim, 8 tane boş alana füze de attırırım. Problem değil o! Gerekçe üretilir. Olay böyle bir iradenin ortaya konması. Biz savaş iradesi ortaya koyuyoruz, her zaman yaptığımız şeyi, akıl yürütme hatasına düşüyoruz.

Feridun Sinirlioğlu: Şimdi şunu söyliyim, 10 dönümlük arazi. Burada 10 dönümlük bir yurt toprağı uluslararası hukukta çok sağlam bir gerekçe ayrıca meşruiyeti açısından da böyle bir harekatın IŞİD'e karşı bir harekatı yapıyor olmak bütün Dünya arkamızda olur. Bin kere onda hiçbir tereddüdünüz olmasın

Yaşar Güler: Hayır hiçbir tereddüdümüz yok.

Feridun Sinirlioğlu: Hayır ben hepimize söylüyorum. O konuda yani

Yaşar Güler: Yani biz oradaki kuvvetler 1 senedir hazır bekliyor sayın bakanım. Dün aldığımız bir tedbir değil, 1 yıldır orda adamlar

Hakan Fidan: Biz niye illa Süleyman Şahı bekliyoruz ben onu anlamadım.

Ahmet Davutoğlu: Biz şeyi diplomatik olarak yapılabilecek herşeyi yaptık.

Feridun Sinirlioğlu: Gerekçe lazım sağlam gerekçe

Hakan Fidan: Hayır ben gerekçe üretirim yaa gerekçe problem değil

Feridun Sinirlioğlu: Hayır gerekçe üretmek başka da ortada çok sağlam bir gerekçe var yaa

Hakan Fidan: Gerekirse oraya da ( Süleyman Şah Türbesi) bir saldırı düzenleriz, oraya da, oraya da biz saldırtırız önden canım. Şey yaparız yani ben şeyi anlamaya çalışıyorum.

Feridun Sinirlioğlu: Bunlar yapılır tabii gerekirse her şeyi yaptırırız da yani,

Hakan Fidan: Yani bu kadar şeyi kullanmaya biz hazırsak yerinde ve zamanında amacını biz belirleyerek yapalım biz

Ahmet Davutoğlu: Hakan yani dediğin kadar, kastettiğin bir strateji eksikliği dolayısıyla bir gerekçe üretmek şeyiyse doğru haklısın. Yav şu adamlara karşı

Görevli: efendim şey olmadan

Ahmet Davutoğlu: Oraya geçicez tamam bak alın geliyorum. Bir daha Amerikan dışişleri bakanına eee sert tedbir alalım diyemezsiniz.

Hakan Fidan: Şimdi hocam bakın benim dediğim şu

Ahmet Davutoğlu: Adam der ki sen kendi toprağını bile savunmadın, efendim biz çoğu kere dostane görüştük aramızda, çoğu zaman Kerry bana aynen şunu söyledi peki siz kararınızı verdiniz mi dedi bu vurma ve şey yapma...

Yaşar Güler: Efendim biz verdik, 100 kere verdik. Amerikayla..

Feridun Siniroğlu: Şimdi bakın 3 gün önce geçen gün Genelkurmay'dan bir şey olmuş, bu şey geldi kriz koordinasyon toplantısı yapmışlar. İlk defa ben görüyorum onu. Amerikalılar

Yaşar Güler: Hayır devamlı yapıyoruz onu!

Feridun Sinirlioğlu: Hayır hayır Amerikalılar bu toplantıda No Fly Zone planlarını dağıtmışlar. İlk defa bu toplantıda. Senin haberin var mı?

Hakan Fidan: Şimdi ee benim çizdiğim nokta hocam şimdi bu kadar ciddi bir kararı biz böyle bir nedenden dolayı vereceksek Süleyman Şah türbesinden dolayı bu kadar böyle bir kararı vermeye biz hazırsak

Feridun Sinirlioğlu: Değil sadece Süleyman şah değil

Hakan Fidan: Yav ben bir şey söylüyorum, şimdi biz bunu vermeye hazırsak, biz şu ana kadar çoktan bu kararı vermiş olmalıydık. Elimizde tehdit ve menfaatlerden dolayı benim anlatmak istediğim bu. Yani devlet olarak acziyet, stratejik kararı

Ahmet Davutoğlu: Evet o kararı çok daha küçük ölçekte verseydik bugün bu tercile karşı karşıya kalmazdık.

Yaşar Güler: Hayır bir dakika biz bu kararı verdik,

Hakan Fidan: Uygulanmadı

Yaşar Güler: Kararı uygulayamıyoruz, yani çeşitli nedenlerle felç olmuş vaziyetteyiz yani sıkıntımız o anlamda sayın bakanım. Devletin enstrümanları çalışmıyor şu anda.

Ahmet Davutoğlu: Ben şunu anlamam açık söyleyeyim, ben kendi kanadıma bakarım, aldığım devlet terbiyesi gereği. Siz şunu kabul eder misiniz; dışişleri bakanlığında efendim bir takım siyasi tartışmalar yüzünden işler aksıyor...

Ahmet Davutoğlu: Şimdi böyle bir şey, meşru bir şey olmaz ki! herkes üzerine düşeni kararlı bir şekide sürdürecek. Dese ki sayın bakanım beni götürebilirler herkesi götürüyorlar dese bir büyükelçi ne yaparsın? Sen emekliye ayrıl yerine bu işi yapacak adam getiririz demez miyiz? Yani böyle bakılır olaya. Demokraside böyle işler...

Yaşar Güler: Sayın bakanım, çok haklısınız

Ahmet Davutoğlu: Şu anda devlet düzgün karar alabilen birkaç birimin ve birkaç kişinin üzerinde yürüyor ben bunu

Yaşar Güler: Kesinlikle efendim kesinlikle

Ahmet Davutoğlu: Peki biz bundan cayacak mıyız yani?

Yaşar Güler: Hayır caymayacağız sayın bakanım caymayacağız.

Ahmet Davutoğlu: Neyse peki öbür tarafa geçelim.


Bercestelerim

Ağlamak   Anne Aşk Ayrılık Baba Babalar ve Oğullar Bellek Cahit Zarifoğlu Cemal S...