21 Nisan 2014

Ömürsüz Mavi

Seni ben uzun uykulu bir vadinin
Sessizliğinde buldum.
İçine kapanmış bir kayanın dilsiz koyuluğunda
Ve serinliğinde gövdeyle taş olmak arasındaki kararsızlığın
Düştüm ben
Çırılçıplak düştüm aşka.

Beyaz olmak meleklerin elleriyle okşanmaksa
Okşandım ben

Melekler okşadı ve inceltti tenimi
Ruh kattı

Aşka gitti.
Aşkın buruk yalnızlığına.
Sanıyordum ki ben
Aşık olursam. ruhum uçacak.
Sanmakla kalmadı
Uçtu ruhum
Ve bir kelebeğin mavi kanatlarına
Gizlendi.
Bir kelebeğin
Ömürsüz mavi kanatlarına.

Bundan böyle bir aşk için
Ne varsa burada.
İki kanat
İki mavi
Ve bir ruh
Herşey tamam
Uçurup tenimi
O ölümü de yenebilirim.

Bejan Matur

18 Nisan 2014

Darp

Bana göre
Şiirin ve çivinin
Başı birbirine benzer,
İkisinin de,
Sivri uçları dalınca derinlere,
Şiirin üstünde acının
Çivinin üstünde ise çekicin izleri kalır.

Şerko Bekes


Sızı

Ben uzun boylu bir sızıyım
Başka bir acının omzuna konmadan;
Yaralar nerede ise beni bulur,

Yoksullar da neredeyse ben onları bulurum.

Şerko Bekes

Misafirlik

Ben yağmuru misafir ettim odamda
Gittiğinde
Bir kır çiçeği bıraktı bana
Ben güneşi misafir ettim odamda
Gittiğinde
Küçük bir ayna bıraktı bana
Ben ağacı misafir ettim odamda
Gittiğinde
Bir tarak bıraktı bana
Evet, ey güzel kız ne zaman ki
Misafir oldun sen odama
Gittiğinde
Kendinle, gül, ayna ve tarağı götürdün
Fakat ardında
Çok nazlı bir şiir bıraktın.

Şerko Bekes



Mêvandarî

Min baran kir mêvan li oda xwe
Dema ku çû
Kulîlkek ji min re hişt
Min tav kir mêvan li oda xwe 

Dema ku çû
Neynikek biçûk j imin re hişt 

Min dar kir mêvan li oda xwe
Dema ku çû
Şehek ji min re hişt
Belê, wextê ey keça delal!
Tu bûy mêvan ji oda min re
Dema ku çûy
Bi xwe re, gul neynik û şeh birî
Lê li pişt xwe
Şiîreke gelekî nazdar ji min re hişt.


Şerko Bekes


15 Nisan 2014

Fugue

Fugue IV

Ben daha yokum "Sizi kendi şehirlerime götürmeliydim" demişti adam. "Kendi sokaklarıma, çıkmazlarıma, durmadan taşındığım, hiçbirini unutmadığım evlere". Donmuş gibi dinlemişti. Saydığı şehirlerin hepsini su ikiye bölüyordu. Andığı sokaklar hiçbir rehberde kayıtlı olamazdı. Evlere gelince: Onları belki unutmamıştı, ama bir daha uğramadığı nasıl da belliydi. "Ben yokum" demek istemişti birden, "ben daha yokum". "Bu ev, bu sokak, bu şehir bu şehri ikiye bölen su daha yok." Çoktan susmuşlardı oysa.


Fugue V

Bu çocuğu hemen aldırtmazsam

"İşaretleri bunca sevdiğine göre
ona yorulmadan işaret vermeliyim".
Nasıl yorulmazdı: Kapısına götürüp
bağladığı beyaz at, aynı gün içinde
postaya attığı binbir mektup, beklenmedik
gecede beklenen bir güneş olmak -
verdiği her işaret hayatında birikmiş
büyük bir imgeyi söküp atıyordu ondan.
Kadın doymuştu oysa bu duygulara.
Beklediği işaretler değil işaretlerin
işaret ettiği yere çağrılmaktı.
Olmayınca o da yorulmadan işaret
verdi. Nasıl yorulsundu ki: Adamın
çakmağı bitince onu değiştirdi,
gömleğine sinmiş kokuyu benimsedi,
istedi ve isteklerini onun istediği
kadar göstermeyi öğrendi, kabul etti.
Yalnız kaldığında düşünüyordu: "Bu
çocuğu hemen aldırtmazsam, onunla
ölebilirim." Zaman geçiyor ve çocuk
büyümüyordu oysa. Neden sonra içinde
kaskatı bir ur olduğunu farketti
ve onu sevdi.


Fugue XIII

Zaman da değil

Gidilebilse, ne çok iz kalıyor geride.
"Belki zaman", diye düşünüyor adam:
"Zaman eksiltebilir birikeni". Oysa ne
zaman, ne de ona benzer şeyler - ona
benzer şeyler? - silebiliyor mekana
sinenleri. Eşyalar değiştirilse de, yeni
badana yaptırılsa da değişmiyor ağrının
kurduğu sıra: Değişmiyor çünkü sokak
adları, değişmiyor şehirler ve insanlar,
dünden bugüne inatla yürüyen inatçı
mantık: Her mevsim, her dolunay,
yağmurlar, bahar aldatmacaları,
her kuyu, her kule, her balkon,
kadehler, mumlar, köpükler,
her kırmızı, her siyah, her gri,
her uyku, her düş, her uyanış
- yer etmişse - aynı çiviyi isteyen
bir delikte tıpatıp zonkluyor.
"Zaman da değil", diyor adam,
kimse yokken, yüksek sesle.
Yeni bir iz kalıyor orada, o an.


Enis Batur


Karabasan

Yoruldum, çok yaşlandım artık: Geçen ay 83 yaşıma bastım, gövdem beni daha ne kadar taşır kestiremiyorum; zihnim, yıllardır direniyor olup-bitenlerin yıpratıcı yanına, o da dinlenmek istiyor galiba.

40 yaşlarındayken, uzun yaşamak, yapmak istediklerime, yazmak istediklerime olabildiğince geniş ufuklar, olanaklar kazanmak arzusu egemendi içimde, anımsıyorum.

Zoraki göçmen olacağım, kendi ülkeme dönme şansım olmaksızın bir şehirden ötekine göç ederek yaşamak zorunda kalacağım pek aklımdan geçmezdi.

Şimdi dönüp bakıyorum da, aymazlığımı, çevremdekilerin aymazlığını kavramakta güçlük çekiyorum: Nasıl olmuştu da olabileceklerin boyutlarını sezememiş, güçlü bir girdabın ortasına doğru topluca sürüklendiğimizi farkedememiştik?

Geçen yüzyılın son çeyreği başladığında oysa, barut fıçısı şekillenmeye yüz tutmuştu zaten. Bize nasıl bir geleceğin hazırlandığını görmemek için kör olmak gerekirdi. Türkiye fokur fokur kaynıyordu, durulur sanıyorduk. Doğu'da, Güneydoğu'da komşu ülkelerin yüksek gerilim telleri döşediğini biliyorduk, vazgeçilir umuyorduk. Balkanlar'da, Kuzey'de sarsıntılar birbirini izliyor, atlatılır sanıyorduk.

Umutlarımız bir bir duvara dayandığında biz de yüzyılın sonunda dayanmıştık. Kalanlarımız usul usul ya da çarçabuk kavruldular, bazılarından haber bile alamadık. Sanki telefonların hepsi açık unutuldu, gönderilen mektuplar yolda kayboldu.

Biz gidenler, gitmek zorunda kalalar, beyhude çırpınışlar içinde yıldan yıla, sınırdan sınınra sürgün olduk. Zayıf düşüp hastalananlar, intihar edenler, kahrolup susanlar için kalın defterlerde kayboluş kayıtlarını tutttuk. Direnen, didinip uğraşanlar, hızla soyu tükenen bir kavim halinde bugüne ulaştılar. Benden daha genç olanlara bakıyorum da: Gözlerindeki ışık sönmeye yüz tutuyor gibi geliyor bana.

40 yıldır sürdürdüğümüz savaşım bize bir ışık kaynağı bıraktı mı? Yayımladığımız göçmen gazeteleri için yazdıklarımı isteseler de okuyamayacak yeni kuşak temsilcileri. Ben, kalanlardan kalanlara ulaşamayacağım, kalanlardan bir şey kaldıysa, kalmasına izin verildiyse tabii.

Şimdi, bu yaşta ve bu durumda hayıflanmak gülünç oluyor, biliyorum. Bütün bu olup bitenlerin önüne geçmek için, bundan 40 yıl önce, 1990'larda daha uyanık, bilinçli, dirayetli, örgütlü olmamız gerekirmiş. Zemin, gözümüzün önünde kayıp giderken daha sorumlu, kararlı, yapıcı olmak varmış. Treni göz göre göre kaçırmış olmamız bağşlanır gibi değil. Bütün herşeyi biz hazırladık aslında. Gelişmelere göz yumulmasına göz yumduk. Vaktinde harekete geçip harekete geçiremedik. Buluşmamız, yanyana gelmemiz zorunluluk haline giridiğinde bile ayrıldık, ayrıştık, zayıfladık.

Basiretimizin bağlandığı, "bir şey olmaz" kolaycılığına sığındığımız, "birileri durumu düzeltir nasıl olsa" mantığına yenildiğimiz günleri acıyla, ağrıyla anımsıyor yaşlı belleğim. Kaybedilenler geri gelemeyecek artık. Karanlık, koyu karanlık kimbilir daha ne kadar sürecek, ışık bir daha egemen olamayacak belki de. Yerkürenin zifiri karanlığında yaşamak zorunda bırakılanlar, tarih boyunca aydınlık yakada yaşayanlara imrenerek yaşayıp ölmemişler midir?

Enis Batur / 1998

Yokuş

Attar'ın öldüğü yaşa geldim
yorgun, öfkeli; içimde belli belirsiz
bir hızla sönen mum: Fitil bitti
bitecek, yağ sürüyorum boşuna:
Belki de yarın olmayacak, diyorum.

Bu kehribar ağızlık, tütüne dadandığım
yıllardan: Figen bulup seçmişti, gümüşün,
minenin arasından; sayısız armağan
aldım ondan yaşarken, ama bir tanesi
beslerdi tümünü: Sevdim sevildim
bu çirkin dünyada.

Attar'ın yaşına geldimse, bilinmedik bir
giz yok elimde: Öyle çok zaman yitirdim
yaşantı kalmamış gerimde: Saat durmuş
ilerlemiş farkına varmamışım; Dipsiz!
bir hokkaya sığmış, seyrek, yokuş, şiirim.

Enis Batur