30 Haziran 2014

kısa kesikler

                                            "kırık kalbin remziymiş
                                                     kesik de bileğin"
                                                    muhammed palewi

kısa kesikler


lütfen ama.. ilk defa bir şiiri, beşinci kez yıkıp altıncı defadır kuramıyordum.. olmalıydı artık... neden olmasındı ki.. herkes yapmıştı bunu.. herkes ömründe en az bir kez.. ama ben.. neden ama.. üstelik bu kadar isterken.. kimse bu kadar istememişti, emindim.. en çok ben.. en çok sana.. kelimelerin böyle sözleşmiş gibi kaybolması..



doğumhanenin kapısı açılıyor
neşeyle yaklaşıyor nöbetçi hemşire
nöbetçi hemşire müjdesini istiyor
babanın yüzünde
yarım yamalak bir gülümseme
babanın omuzları çöküyor
babanın omuzları üçüncü kez
ama alışkın
ceplerinde yokluğunu avuçlamaya
baba ceplerinde
yoksulluğunu avuçluyor
üçüncü kez
susuyor baba
yutkunuyor
karısının alnını öpüyor
oğlunun yüzünü
geceyi bekliyor
kesin sövecek
tavana bakmak için
geceyi bekliyor
baba kesin sövecek 



heeyy! hadi ama!
şairim ben unuttunuz mu?


bilmez olur muydum..yani o sabah sana bakarak “şiir yazmak istiyorum” dediğimde.. evet, dünya şirsel değildi ama sen o kadar güzeldin ki.. hoş, güzel olmana da gerek yoktu, büyüyen gözbebeklerimi sakınmadan, dik, dimdik ve uzun zamandır ilk, bakabiliyordum ya sana, varsın dünya da boktan bir yer olsundu böyle, canı sağ olsundu, herkesin.. başta senin..



kız evden çıkıyor
kapıyı çarparak çıkıyor
tavandan koca bir sıva
sofranın ortasına
kız yokuşu tırmanıyor
söylene söylene tırmanıyor
eteklerini çekiştire çekiştire
doğup büyüdüğü yokuşu
muhafazakar
araba camlarından bakıyor
saçlarına
perdeler kıpırdıyor
kızın topukları
tıkır tıkır tıkır
perdelerin arkasında teyzeler
teyzeler tespih çekiyor
kız bir düğme daha açıyor
gömleğinden bir düğme daha
inadına
başını kaldırıp bakmıyor
çok güzel ama
biliyor
araba camlarından görüyor



sesler.. görüntüler.. yakalanmıştım.. bir ağız sürekli; “bilmediklerimizden sual olunmayacağız ammaaaa” , diyordu, “bildiklerimiz yetecek.” ben gittikçe küçülen harflerle "şahidiz" yazıyordum önümde duran kağıda; her kelimemden sorulacağını bile bile, her kelimemden sorulacağından korka korka; "şahidiz" yazıyordum, "haberim yoktu diyemeyeceğimiz kadar çok şeye." sesler, görüntüler.. kısa kısa, kesik kesik… kısa kesikler atıp kaçıyorlardı. kısa kesitler..

seni göremiyorum! nerdesin?



telefonun alarmı çalıyor
pahalı bir otel odasında
telefonun alarmı
dördüncü kez
ajandası yanıp sönüyor
ticaret odasında toplantı
ticaret odasında toplantı
çıplak kol
erkek kolu
sus düğmesini arıyor
pörsümüş et
çarşafın üstünde
kadının gözleri kapalı
saçları kızıl
adamın gözleri kapalı
görmüyor
telefonun alarmı çalıyor
bir kopartabilse etini
çarşaftan
bir uyanabilse
kadını görecek
kadının saçları kızıl
ya adı

ticaret odasında toplantı
ticaret odasında toplantı



bildiklerimin gazabı? bilmek için can, biliyorum diye hava attıklarımın? silebilmek, bilmeyebilmek, mümkün olsa.. hepsini bir kalemde.. çok istiyordum.. çok.. ve sen o kadar, o kadar çok güzeldin ki.. o kadar çok şey dilimin ucunda inat ediyordu ki..

yardım et bana! oyunun sırası değil!



sokakta
bakkalın kepengi
mutfakta
yorgun bir kadın
buzdolabını açıyor
-ağza atılacak bir şey yok-
kapatıyor
buzdolabının kapağını açıyor
- bir şey yok -
kapatıyor
allah büyük diyor
mucize ?
umut?
buzdolabının kapağını
terlik sesleri
mutfaktan geliyor
bir de adam
yorganın altında
adam terlik seslerinden korkuyor
buzdolabının kapağını
bir daha…
kadın buzdolabının kapağını
kapatıyor
- ağza atılacak… yok -
adam yorganı ısırıyor..


yenildim


o sabah “sana bakarak şiir yazmak istiyorum” dediğimde
o sabah bana bakarak “ben güzel değilim” dediğinde

birden o sela
(allah taksiratını affetsin)


gözlerimi kocaman açıp sana baktım
gözlerini kocaman açıp bana
aklımda ne alâkaysa saklambaçlarım
süryanilerin duvarı
süryanilerin duvarında unuttuğum ellerim
sonra kırmızı bayramlığım
ilk kol saatim sonra; hislon- deri kayışlı
..
..
..



- nefesim..
- ilacın yanında mı ?
- insan korkuyor be ölümden, hele bir çocuğu varsa iki kere korkuyor..
- şşşş.. bak ! gözlerini kocaman açınca ağladığını kimse anlamıyor..


Dilek Kartal
Taşı Kim Atacak / Dedalus Kitap 2014

Sessiz

sessiz oturabilir miyiz seninle?
aramızda yaprakların hışırtısından,
ve ceylanların hayata çıkışından
başka bir ses olmadan.

beni sessiz de sevebilir misin?
yağmur almış toprağı
ve üşüyen kainatı dinlerken,
araya dünya sözleri karışmadan.

biliyor musun çekirgelerin,
unutulmuş ülkelerin,
kahrından kuruyan nehirlerin
diliyle konuşabilirim seninle!
duyabilirim seni hiç konuşmadan.

kalbinin atışlarını duyabilirim
içinde bir yaz gezmesine çıkan çocuğu
ve dudağın en uzak sokağında
biriken dilini hayatın
sökebilirim, öğrenebilirim
sözcükler bağırtılar klaksonlar
ona karışmadan.

ay sesiyle, gün sesiyle, gül sesiyle
tırmanırım kalbinin tepesine ve işte,
zakkumların diliyle konuşabilirim seninle.
rüzgarın ve acının bildiği dilde
acelesiz, hiç yarışmadan,
sessiz oturabilir miyiz seninle?


Kemal Sayar

Şiir Hevestir

Şiir nedir, sorusu şimdiye değin defalarca sorulmuş; hiç üşenilmeden de defalarca cevaplanmıştır. En öznel tanımlamalar şiir üzerine yapılmıştır, dense yeridir. O halde, bir tanımlama da ben mi yapacağım. Hayır. Niyetim tanımlama yapmak değil; sadece şiir- insan ilişkisine heves penceresinden bir göz atmak.

Heves; bir şeye karşı duyulan istektir. Fakat aşk, şevk derecesinde bir istektir bu. Herkesin içinde bir şeylere karşı istek vardır mutlaka; heves etmekten alıkoyamazsınız kimseyi. Ama herkes hevesdâr değildir yine de ve olamaz. Her arzuladığına ulaşıp ondan hevesini almak herkese nasip olur mu sanıyorsunuz. Ne mümkün! Kimlerin hevesi kursağında kalmamıştır ki!..Kimler etrafına bakıp, olur olmaz her şeye heveskârlık göstermemiş sonra da hevesini alıp kendi köşesine çekilmemiştir.

Kuşkusuz pek çok heveskârın yolu düşmüştür şiire. Heveskârı çok olunca, şiirin de yol geçen hanına dönmesi kaçınılmaz olmuştur. Aslına bakarsanız hanın bir şikayeti yok bu durumdan. Sıkıntı, konukların tavrıyla alakalı. Her konuk kendi tarzında şekillendirmek, kendi rengiyle boyamak istiyor hanı. Kimisi en mutena köşelere özene bezene yazarken kimisi kapı arkalarına hoyratça bir şeyler karalamakla meşgul. Neler yok ki? Salya sümük duygusallıklar mı ararsınız, hamasî tatminler mi, sakızsı yayvanlıklar mı, yoksa tek solistli çok enstrumanlı seslendirmeler mi? Hal böyle olunca da kargaşa yaşanıyor. İşin kötüsü herkes ayan beyan hancılığa soyununca kim hancı kim yolcu o da karışıyor.

Heves, bir başlangıçtır; şiirse sonuç. İnsanoğlu için başlangıç ne kadar normalse sonuç da o kadar normaldir. Yani pek çok insanın şiire heveslenmesinde bir anormallik yok mudur? Evet yoktur. Hele bir gençlik hevesi olmasında hiç mi hiç...

Burada düşünmek gerek. Başka ülkelerde de böyle midir, bilmiyorum, ama farklı olmadığını sanıyorum, özellikle gençlik yıllarında pek rağbetkârdır insanlar şiire. Bunda duyguların o dönemde daha coşkun oluşunun etkisi vardır mutlaka, ancak meseleyi salt duyguların coşkunluğuyla açıklamak yeterli olmasa gerek. Gençlik yıllarında, hele bir de aşıksa, şiir niyetine bir şeyler yazmamış çok az kişi vardır herhalde. Peki ne oluyor da, bir dönem yolunu illâki şiire çıkarmış insanlar, birden bire şiirden kopuveriyorlar. Gençlik yoldaşlarını neden terk ediyorlar? Yoksa yoldaş belledikleri şiir mi yarı yolda bırakıveriyor onları. İkisi de değil bence. Ne şiir, genç yoldaşını ne de genç, şiiri terk ediyor. Kimse kimseyi yarı yolda bırakmıyor yani. Peki nedir olup biten o halde? Söyleyelim: Bir an kesişen yolların tekrar ayrılmasından başka bir şey değil. Bu kadar basit mi? Evet, bu kadar basit.

Şiir, bir sanat olmaktan önce; bir söz söyleme aracı olmuştur hep. Şiirin tarihine baktığımızda bunu açıkça görürüz. Yüzyıllar boyunca insanlar hemen her şeyi şiirsel formatla ifade etmişlerdir. Sözlü kültürün olmazsa olmazı şiirden başka nedir? Gündelik hayatın içinde böylesine etkin ve canlı bir başka tür daha var mıdır? Hatta şunu bile söyleyebiliriz: Şiire atfedilen misyon, onu tür olmaktan öte bir algıya muhatap kılmıştır. Çeşitli nedenlerle gündelik dille ifade edilemeyen saklı duygular, çekinceler, gizler ve hatta güdüsel itkiler hep şiir olup dökülmemiş mi dudaklardan? Günlük dille söylendiğinde garipsenme veya ayıpsanma ihtimali yüksek ifadeler bile, şiir kalıbına girdiğinde görmezlikten gelinmemiş mi? Hala da öyle değil mi? Demek ki şiir, söz söyleme aracı ilkin. Her ne ve her nasıl olursa olsun. Bu araç olma halinde bir sıradanlık yok ama. Bir nevi elçilik onunki. Hem herkesin elçisi olabilir şiir. Nasıl ki elçi hükümdarının aynasıdır, şiir de şairinin aynasıdır. Hiç bir elçi bir diğerinin aynısı tavra sahip değildir. Değil mi ki; elçiye zeval olmaz, şiire de zeval olmaz. Öyle kesip biçmek hiç hakkaniyetli değil.

Şiir bir hevestir. Bir gençlik dumanı. Her gencin içinde çokça heves vardır. O heves şiire de kapı aralar boyuna. Kapı aralığından başını uzatıp şöyle bir etrafı kolaçan eden, bir anda şiirle göz göze gelip onu baştan aşağı süzen az değildir. Kimisi vurulur kimisi iç çeker. Vurulanda da iç çekende de heves kabarır. Biri habire çoğaltır hevesini, o hevesle hemhal olmayı sever, derdnâk olur; öteki farkında değildir önüne çıkan kısmetin, bir gün bir yerde tekrar rastlaşmayı umar sadece. İlki farkında olandır diğeri farkına varmayan yani.

Şiir hevestir; hem tesadüflere hem de tevafuklara açılan bir heves. Her hevesin bir kapısı vardır hafiften aralık. Kimisi rüzgarla girer ardına kadar açılan kapıdan, ancak nasipsiz çıkar; kimisi yavaştan kendi sızar içeri, bir güzel donanır.

Şiir hevestir, heves bırakır insanda. Kim ki farkındadır bunun; şairdir.

Mehmet Solak

                                             

Kimi, Nereye Götürür Şiir?

Hiç kimseyi, hiçbir yere götürmez şiir.

Her kim, şiirle bir yerlere gittiğini ya da şiirin, kendisini bir yerlere götürdüğünü iddia ediyorsa yaman bir kandırmacanın içindedir.

Üstelik, kişinin sırf kendisiyle sınırlı bir kandırmaca değildir bu. Zira, kendisiyle beraber başkalarını da kandırmak vardır işin içinde.

İnsanoğlu bunu hep yapar aslında; yani habire kandırır kendini. Doymaz bir türlü. Yetmez, kendini kandırdığı şey, her neyse onu başkalarına da empoze eder. Gündelik hayatta buna bir gerekçe bulunabilir. Çoğu kere de bir zaaf olarak değerlendirmek mümkündür bu hali. Oysa sanat söz konusu olunca, mesele zaafiyet sınırlarını aşarak sahtekârlığa gelip dayanmakta. Ne fark var demeyin sakın. Zaaf, marazî bir haldir, irade hakimiyeti yoktur onda. İradesine hakim olamadığından yapar her ne yapıyorsa insan. Halbuki sahtekârlık düpedüz iradî bir durumdur. Bile isteye yapar insan her yaptığını. Hesaplı kitaplıdır sahtekârın edimi; itkisel yahut dürtüsel değildir yani.

Peki nasıl olur da, bir sanatçı sıradan bir sahtekârla aynı çizgide olabilir? Neden olmasın ki? Nihayetinde sanatçı da insandır. Sanatın bahşettiği 'incelme'nin farkında olmayan ve bunu kesbetme azmini taşımayan insan, görünürde sanatçı da olsa, alması gerekeni alamamış demektir. Yani, hâlâ 'kalın'dır. O halde herhangi bir sanatla ilgilenmeyen insandan ne farkı vardır ? Kısacası, hiç farkı yoktur. İşte bu fark olmadığından, herhangi bir insanın tevessül edeceği sahtekârlık, sanatçı için de geçerli olabilmekte. Hatta fazlasıyla...

Şiire dönersek...Şiir, incelme halidir. Şair de kendini yontan kişi. Bir bakıma şairin yongasıdır şiir. Kendini yonttukça şiir hasıl olur ondan. Yontuldukça bir şekle şemâle bürünür şair. Onca şiir yazacaksın, hâlâ şekilsiz şemâlsiz kalacaksın; kaba saba, yalancı, küfürbaz, pornografik, boğursak...

Şiir bir imkândır, kendini şekillendirme imkânı. İlkin bunu görebilmek gerek. Sonra kendini açmak bu imkâna. Yoksa ne yoldur şiir ne yol donanımı. Yol olsaydı, çıkar ya da çıkmaz bir istikâmeti olurdu. Oysa bir istikâmet göstermez şiir. Ne bir ideolojidir ne de bir inanç biçimi çünkü. Yol donanımı hiç değil. Yola çıkarken ceplere doldurulan çerez yani! Yahut çıkınlanmış erzak! Hayır!

Şiir, bir hal'dir; hal'e ilişkin mekan değil. O halde şiir, şairin cehennemi olamaz, cenneti de tabiî. Değil mi ki, ne azaptır ne kurtuluş şiirin sunduğu. Sorun, şairin kendindedir sadece, benci zihniyetinde.

Meslek de değildir şiir. Bir uğraş değildir çünkü. Şiiri bir uğraş alanı gibi görmek onu tümüyle zanaatlaştırmak demektir. Halbuki ilgi alanıdır şiir. Sanat olması da bundandır.

Sanat olduğundan, kimseyi bir yere götürmez.

Bir yere gitmek, bir şey olmak isteyen şiirden uzak durmalı.

Uzak durmalı ki, şiir rahat etmeli.

Bilinmeli ki; şiire, abes misyonlar yüklemekle, olmadık nitelikler atfetmekle şair olunmaz. Şairliğin yegâne ölçütü şiirdir.

Varsın her söylediği veya her yazdığı şiir sanılsın kimilerinin; hatta elini sürdüğü her şeyi şiirleştirdiği!..

Bilen biliyor nasılsa.


Mehmet Solak

Yazı Uçar

Hayatım boyunca, insanları "emri bilmaruf nehyi anil-münker" çizgisine çağıracak kudreti bulamadım kendimde.

Sebep mi?

Yaşamam gerekenleri yaşayamadığım için mi, insanları incitmekten korktuğum için mi, medeni cesaretten mahrum olduğum için mi, demeliyim?

Bilemiyorum.

Bunların hepsi kısmen ya da tamamen doğru olsa gerek.

Hayatım boyunca, bir "iman neşesi", bir "yaşama zevki", bir "çalışma ve başarma sevinci"ne de sahip olamadım.

Öyle tahmin ediyorum ki, hasbelkader yazdığım öykülerimde de, böyle bir "neşve"yi bulamamanın ıztırabı kaynamaktadır.

Kendisiyle, çevresiyle, anne babasıyla, tüm insanlarla ve hissedebildiğim kadarıyla Allah'la barışık, belli bir hedefe kenetlenmiş, kalbiyle ruhuyla beyniyle çatışmadan yaşayan, içindeki adamın her gün kendine çirkin sözler sıralamadığı müminler tanıdım.

Bu insanların varlığı bende daima bir kıskançlığa, korkuya, öfkeye sebep oldu.

Yıllar önce aydınlık yüzlü gençlerin bana korku verdiklerini yazdığım zaman, bir dost, "Neden?" demişti.

Şimdi biliyorum, neden?

Bana, hiçbir zaman içinde olamadığım bir kişisel huzur seviyesinin varlığını hatırlatıyor; bana, parmaklarımın arasından kaçırdığım bir gençliğin, yitirdiğim bir sevincin, bir daha hiç görülmeyecek bir çocukluk düşünden uyanmanın iç acısını hatırlatıyorlar.

Da ondan.

Şimdi belki tam da bu noktada, bir itiraz yöneltebiliriz bu satırların yazarına:

Kendisiyle, çevresiyle, anne babasıyla, tüm insanlarla ve Allah'la barışık, belli bir hedefe kenetlenmiş, kalbiyle ruhuyla beyniyle çatışmadan yaşayan, içindeki adamın her gün kendine çirkin sözler sıralamadığı müminlerin varlığından, en azından bu seviyede bir iç huzuruna erişmiş olduklarından, çatışmasız, acısız, çelişkisiz bir hayat sürdüklerinden nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?

Bir itiraz daha:

Kendinin bu çizgiye ulaşma umudunu tümüyle yitirmiş olduğunu düşünmenin sebebi ne? Neden bu kadar mey'ussun?

Bu soruları cevaplamak gibi bir niyetim yok.

Niyetim, yazıya yüklediğimiz anlamın, işlevin, giderek belirsizleştiğini, silikleştiğini, anlamsızlaştığını vurgulamak.

Bundan sadece on sene önce, dergi çıkardığımızı öğrenen bazı büyükler, bizi bir kenara çekmişler ve bize hâlâ kulaklarımda çınlayan bazı öğütler vermişlerdi:

Dergi çıkarmak bir sorumluluktu.

Yazı yazmak her yiğidin harcı olamazdı.

Yazı yazmaya soyunarak, istesek de istemesek de, bir önderliğe soyunuyorduk.

Bu bir misyondu.

Bir yüktü.

Buna hazır mıydık?

Bunu sonuna kadar götürebilecek miydik?

Bu öğütleri veren ağabeylerin, gözlerinde bize dair umutlar vardı.

Bizi durdurmak değildi hedefleri.

Bize güvendikleri, bize inandıkları, sadece bizi uyarmak istedikleri anlaşılıyordu.

Yazıyor olmamız onları gönendiriyordu.

Niyetleri halisti.

Yürekleri temizdi.

Bundan sadece on yıl önce, kendisinden bir polemiği neden aniden sonlandırdığı ya da neden bir konudaki bilgilerini yazmadığı sorulan bir yazarın, vallahi fitneye sebep olmaktan korkarım, diye cevap verdiğini hatırlıyorum.

Öbür tarafta rahatsız edilmekten korkarım... dediğini.

Hâlâ bu tür duyarlıklara sahip insanlar var kuşkusuz.

Fakat gördüğüm, her şey gibi, yazı'nın da, yazın'ın da, yazarın da, dünyadaki malûm "çözülmeden", yozlaşmadan, çirkinleşmeden, çirkefleşmeden, çiğleşmeden payını aldığıdır.

Yazarak dünyayı daha bir kararttığımız da.

İnsanları etkilemek, insanların tepkisini çekmek, insanlar arasında tartışma yaratmak, insanlar arasında konuşulmak, gündeme oturmak, gündem yaratmak, gündemden inmemek...

Bilgisayarın karşısındaki adamın kaygısı budur.

Bilgisayarın karşısındaki adamın kaygısı "yırtmak"tır.

Bilgisayarın karşısındaki adam, bir acının "iç tepesiyle" sarılmamaktadır kalemine.

Bilgisayarın karşısındaki adam "can havliyle" yazmakta değildir.

Bilgisayarın karşısındaki adamın dindirilecek bir ağrısı da yoktur.

Bilgisayarın karşısındaki adam, sözün uçtuğunun, fakat yazı'nın, "kalmak" ne kelime, "konamadığının", konacak bir yer bile bulamadığının bir kanıtı gibidir.

Yazı bir hırs olmuştur.

Bir kavga.

Bir hınç olmuştur.

Yazı bir 'caka'dır.

Yazı yazmak ruhun fiyakasıdır.

Yazı bir 'rakam'dır.

O kadar.

İnsanlara fitneye sebep olduklarını söyleyebilmek, insanlara bir hırsı büyüttüklerini söyleyebilmek, insanlara "sözü yorduklarını" söyleyebilmek, yazı'nın bir cenkleşmeden öte bir şey olduğunu, bir oyundan, "şapkadan tavşan çıkarma"dan başka bir şey, bir düzenekten başka bir şey olduğunu söyleyebilmek isterdim.

Fitneye sebep oluyorsunuz, diyebilmek.

Fakat bu hiç mümkün gözükmüyor.

Kendimi, karanlığın içinde parlayan bir başka karanlık olarak görmekten alamıyorum.

Dedim ya, hayatım boyunca, insanları "emri bilmaruf nehyi anil-münker" çizgisine çağıracak kudreti bulamadım ruhumda.



Abdullah Harmancı

(memleket dergi, nisan 2006, 1. sayı)

Karar ve özgürlük...

Bir düşünce bize ait olmamışsa, verdiğimiz kararlar da bizim değildir. Özgün düşünce yaratmak özgür insan olma yolundaki ilk adımdır denebilir. İnsan her anında kararlar alarak yaşar. Böyle olmasaydı nefes alan et ve kemik yığınlarından farklı olmazdık. Masadaki tuzluğa uzanmaktan, iş değiştirmeye, evlenmeye ve bir yerden bir yere gitmeye kadar aynı mekanizma işler ve bizler harekete geçmeden önce mutlaka kararlar alırız.

Ama sorun şu ki, bu kararları kendi başımıza ve özgür irademizle aldığımızı varsayarız. Böyle olabilir de olmayabilir de ve neyin nasıl olduğu üzerinde pek düşünmemiş olabiliriz. Oldukça özgür şartlara sahip bir kişi kararlarını kendisi almıyorken, baskı altında yaşayan bir kişi her şeye rağmen kendi kararları ile hayatını ilerletiyor olabilir. Şüphesiz şartlarımızın kendisi de karar alma süreçlerimize göre şekillenir. Bunun farkında olsak da olmasak da... Karar almamak da bir karardır ve hayatı istediğimiz her anda askıya alamayız, aldığımızı zannederiz.

Kararsız insanlar genellikle karakterlerinin olumsuz bir tarafını öne çıkarıyorlar gibi görünse de, yine de her şey o kadar siyah ve beyaz değildir. A, B ve C seçenekleri arasında kararsız kalan kişi, zayıflık gösteriyor sanılsa da, aslında üç seçeneği de seçim kümesinde tutmaya çalışıyor olabilir. B hakkında bir tercih yaptığınızda A ve C'yi seçme olasılıklarını yitiriyor olduğunuzu hissedersiniz ve bu doğrudur. B hakkındaki dürtüleriniz, A ve C'ye karşı olan ilginizi bastıramıyorsa, B hakkında karar vermeyi geciktirerek A ve C'yi de olasılıklar dairesinde bir süre daha tutmak daha rahatlatıcı gelir. Bunu sadece rahatlamak için yapmıyor da olabilirsiniz. Erteleme, B hakkında daha güçlü dürtülere sahip olmayı beklemeyi veya A, B ve C dışında daha baskın bir D seçeneğinin ortaya çıkması için mehil kazanmayı da ima edebilir. D seçeneği, A, B ve C'yi bastırdığında, ikilemden kurtulur ve karar veririz.

İkilemler bir sigortadır ve ikilemlerle hesaplaşmadan verilen kararlar genelde hatalı olur. Bu arızalı kararlar hayatın daha ilerisinde birer potansiyel kriz olarak bizi kollarlar. O krizlerden kaçmanın kendisi de bir karardır ve genellikle kontrolümüzü elimizde olmayan nedenlerle kaybetmeden o krizler yaşanmaz. Hayat insana bol bol bu krizlerden sunar ve bize daha büyük kararlar almanın fırsatını bahşederler.

Hasılı kararlar almak hayatımızın merkezinde yer alır ve ölene kadar da bu böyle olacak. Zaten karmaşık olan bu süreçlerde birçok yeteneğimize başvururuz. Tabii önce aklımız ve akıl yürütme süreçlerimiz gelir. Sonra duygularımız, duyularımız ve dürtülerimiz bize yardımcı olur. Modern zamanlarda akıl dışındaki karar alma yeteneklerimiz çok fazla itibar kaybına uğratıldığından, modern insan ölçülmüş, biçilmiş ve oldukça da öngörülebilir donuk bir dünyaya hapsolmuştur. Bugün Batı dünyası her şeyden evvel büyük bir tektipleşme ile donukluk tehdidit altındadır ve kişi bunun farkında bile olmayabilir. Marjinal hayat biçimlerine savruluş, huzur için inleyen ruhların bir yardım çığlığıdır.

Çünkü ister farkında olanlardan ister olmayanlardan olalım, benliğimiz aklımızdan bağımsız halde yaşamaya devam eder ve hisseder. Kendi kararlarımızla şekillenmemiş bir hayat trajedidir, bunu hissederiz.

Sokrates'in dediği gibi, üzerinde düşünülmemiş bir hayatın kıymeti tartışmalıdır. İnsanın özgür olabilmesi, kendisinin farkında olmasını, özgür irade ile seçimler yapmasını ima eder. Karakterimizi oluştururken rol modellerden faydalanabiliriz ama çok başarılı başka hayatları kopyalayarak kendimiz olamayız. Bilgi hayatımızın merkezindedir ve bu bilgi bize ait olmamışsa, bilginin kaynağı bizi uzaktan yönetiyor demektir. O nedenle bilgilerden özgür düşünme süreçleri ile bize dair özgün bilgiyi çıkarmak ve kararları bu özgün bilgilere dayanarak almak durumundayız. Uzaktan kumandayla idare edilmek istemiyorsak, temel kurallardan birisi budur.

Örneğin, bir yazarın köşesini okuyarak hayatı ve siyaseti anlamak, bilgi üreticisinin kimliğinden, kim olduğundan bağımsız olarak bir mekanizmayı ima eder. Bir fikir istediği kadar özgürleştirici veya doğruya yakın olsun, okuyanın değerlendirmesinden, katkısından veya eleştiri süzgecinden geçmeden iktibas ediliyorsa, ya işlevsiz kalır, ya da olumsuz bir fonksiyonun aracına indirgenmiştir.

Bizler dışımızdaki her şeyden etkileniriz ve bu iyi bir imkanı ifade eder. Yoksa hiç gelişemez, bireyleşemez ve aslında varolamazdık.

Klişeler önemlidir, tarihin ve toplumsal bilincin hikmetini ima eder. Bir klişeyle bitirmek gerekirse, en kötü karar karasızlıktan iyidir.


Markar Esayan

22 Haziran 2014

5555. Paylaşım

Ölümün Yaşı

Yaşlı bir adamı gömmüştük
Uzundu, zordu, bulanık ve tenha
Öldükten sonra da babamdı...

Görünmez zamanı gördük bir gün
Yıldızları gecesinden çaresiz
Bir kasaba yalnızlığıydı erken
Biz büyüdükçe, vadesiz muratsız yaşı.

Şükrü Erbaş