Mandalina
Güzel kokan bir kelimedir
Kapısı bahçeye açılan bir evde
Senin üzerine kurulmuş
İhtimali düşük hayaller de
Saatler ileri alınmalı mı
Yoksa hep kışta mı kalmalı
Kış hiç ısınmaz
Seni görmedikten sonra
Siyah paltonun içinde
Mandalina
Güzel kokan bir kelimedir
Ağzında, ellerinde
Dilim dilim
Liğme liğme
Kendini bir arada tutmaya çalışan
Bir mandalinayım belki de
İlayda V.
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
05 Temmuz 2014
02 Temmuz 2014
Adam
Eski bir resim gördüm basık tavanlı bir odada; bir yığın insan o resme bakıyordu hayranlıkla. Lazarus’un dirilişini gösteren bir resimdi. Ne İsa’yı, ne Lazarus’u gördüğümü hatırlıyorum o resimde. Yalnız bir köşede mucizeyi koklarmışçasına seyreden birinin yüzünde beliren tiksintiyi hatırlıyorum. Soluğunu korumaya çalışıyordu başına sardığı koca bir bezle. Çok şey beklememeyi öğretti bana bu “Rönesans” efendisi kıyamette Yargı Gününden…
Bize, yeneceksiniz, dediler, boyun eğdiğinizde.
Boyun eğdik ve küllerle karşılaştık.
Bize, yeneceksiniz, dediler, sevdiğinizde.
Sevdik ve küllerle karşılaştık.
Bize, yeneceksiniz, dediler, hayatınızdan
vazgeçtiğinizde.
Vazgeçtik hayatımızdan ve küllerle karşılaştık.
Küllerle karşılaştık. Yeniden bulmak düşüyor bize hayatımızı, artık bir şey kalmadığına göre elimizde. Bunca kâğıtlara, bunca duygulara, bunca tartışmalara ve bunca öğretilere karşın, sanırım sadece belleği biraz güçlü, bizim gibi biri olacak hayatı yeniden bulan.
(…)
Ben kalkıp gideyim artık. Denize eğilen bir çam biliyorum. Öğleleri, hayatımız kadar ölçülü bir gölge verir yorgun gövdeye, ve akşamları, deri ve dudak olmaya başladıkları an ölümü yürürlükten kaldıran ruhlar gibi, garip bir türkü söyler çam pürleri arasından esen rüzgârlar. Bir kere sabahlamıştım o ağacın altında. Taş ocağından kazılıp çıkarılmış gibi yepyeniydim, şafakta.
Ah, bir böyle yaşayabilse insan -ama ne çıkar-
Londra, 5 Haziran 1932
Üç Kırmızı Güvercin, Yorgo Seferis, Derleyen ve Çeviren: Cevat Çapan, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 68-70. “Denizci Stratis bir adamı anlatıyor” isimli uzun şiirin “ADAM” başlıklı son bölümünden alıntıdır.
Bize, yeneceksiniz, dediler, boyun eğdiğinizde.
Boyun eğdik ve küllerle karşılaştık.
Bize, yeneceksiniz, dediler, sevdiğinizde.
Sevdik ve küllerle karşılaştık.
Bize, yeneceksiniz, dediler, hayatınızdan
vazgeçtiğinizde.
Vazgeçtik hayatımızdan ve küllerle karşılaştık.
Küllerle karşılaştık. Yeniden bulmak düşüyor bize hayatımızı, artık bir şey kalmadığına göre elimizde. Bunca kâğıtlara, bunca duygulara, bunca tartışmalara ve bunca öğretilere karşın, sanırım sadece belleği biraz güçlü, bizim gibi biri olacak hayatı yeniden bulan.
(…)
Ben kalkıp gideyim artık. Denize eğilen bir çam biliyorum. Öğleleri, hayatımız kadar ölçülü bir gölge verir yorgun gövdeye, ve akşamları, deri ve dudak olmaya başladıkları an ölümü yürürlükten kaldıran ruhlar gibi, garip bir türkü söyler çam pürleri arasından esen rüzgârlar. Bir kere sabahlamıştım o ağacın altında. Taş ocağından kazılıp çıkarılmış gibi yepyeniydim, şafakta.
Ah, bir böyle yaşayabilse insan -ama ne çıkar-
Londra, 5 Haziran 1932
Üç Kırmızı Güvercin, Yorgo Seferis, Derleyen ve Çeviren: Cevat Çapan, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 68-70. “Denizci Stratis bir adamı anlatıyor” isimli uzun şiirin “ADAM” başlıklı son bölümünden alıntıdır.
Kaynak: https://newalaqasaba.wordpress.com/
Birlikte onca şeyi sevdik
Birlikte onca şeyi sevdik,
ayrı iken sevmesi müşkül.
Şimdi birden uzaklaşıvermiş gibiler,
ya da aşk, gökkubbenin eteklerine
tırmanan bir karıncaya benziyor artık.
Birlikte ne uçurumlar aşmıştık,
şimdi sensiz, sonsuz düzlükler gibiler;
bir kayıp düşler ülkesine benziyorlar,
gevşemiş bir gerginliğe,
olmayan bedenlerimizin yolunu gözlemeye.
Birlikte onca hiçi kaybettik,
alışkanlıklarda direttik, hep aynı yere geldik,
şimdi elimizde kalan yine koca bir hiçlik.
Zaman karşızamana dönüştü,
çünkü onu dert etmiyoruz artık.
Birlikte onca şeyi sustuk, onca şeyi konuştuk,
konuşması da, susması da birer ihanettiler,
mesnetsiz birer tespittiler,
birbirlerini ikame edebilirdiler.
Heryerde onu aradık,
heryerde onu bulduk,
heryerde onu bıraktık.
Ne yazık, hiç zamanımız olmadı
göz göze gelmeye o meşum ölümle,
sonuçta, onu da yine orada bırakacaktık.
Roberto Juarroz
ayrı iken sevmesi müşkül.
Şimdi birden uzaklaşıvermiş gibiler,
ya da aşk, gökkubbenin eteklerine
tırmanan bir karıncaya benziyor artık.
Birlikte ne uçurumlar aşmıştık,
şimdi sensiz, sonsuz düzlükler gibiler;
bir kayıp düşler ülkesine benziyorlar,
gevşemiş bir gerginliğe,
olmayan bedenlerimizin yolunu gözlemeye.
Birlikte onca hiçi kaybettik,
alışkanlıklarda direttik, hep aynı yere geldik,
şimdi elimizde kalan yine koca bir hiçlik.
Zaman karşızamana dönüştü,
çünkü onu dert etmiyoruz artık.
Birlikte onca şeyi sustuk, onca şeyi konuştuk,
konuşması da, susması da birer ihanettiler,
mesnetsiz birer tespittiler,
birbirlerini ikame edebilirdiler.
Heryerde onu aradık,
heryerde onu bulduk,
heryerde onu bıraktık.
Ne yazık, hiç zamanımız olmadı
göz göze gelmeye o meşum ölümle,
sonuçta, onu da yine orada bırakacaktık.
Buğdayın Türküsü
Halkım ben, parmakla sayılmayan
Sesimde pırıl pırıl bir güç var
Karanlıkta boy atmaya
Sessizliği aşmaya yarayan
Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa
Tohuma dururlar yeniden
Ve halk, toprağa gömülü
Tohuma durur bir yerde
Buğday nasıl filizini sürer de
Çıkarsa toprağın üstüne
Güzelim kırmızı elleriyle
Sessizliği burgu gibi deler de
Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde.
Çeviri:Hilmi Yavuz
Pablo Neruda
Sesimde pırıl pırıl bir güç var
Karanlıkta boy atmaya
Sessizliği aşmaya yarayan
Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa
Tohuma dururlar yeniden
Ve halk, toprağa gömülü
Tohuma durur bir yerde
Buğday nasıl filizini sürer de
Çıkarsa toprağın üstüne
Güzelim kırmızı elleriyle
Sessizliği burgu gibi deler de
Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde.
Çeviri:Hilmi Yavuz
Pablo Neruda
Şiir
Kaşından seviyorum seni, saçının telinden, seni tartışıyorum
ışık çeşmelerinin oynaştığı bembeyaz koridorlarda,
seni ele alıyorum her isimde, yaranın içinden özenle temizliyorum seni
saçlarına şimşek külleri takıyorum boyuna,
yağmurda uyuyan kurdeleler.
Bir biçimin olsun istemiyorum, tam olarak elinin
ardından gelen şey ol istiyorum,
çünkü su, suyu düşün, sonra aslanları
masalın şekerinde yumuşayan halleriyle,
ve beden dilini, hiçlikten doğan o mimariyi,
kavuşmanın ortasında ışıkları yakışını.
Bütün bir yarın, bir karatahta
seni keşfeder, seni çizerim onda,
sonra siliveririm seni ve artık yoksun, o uzun düz saçların
ve o gülümsemen de yok seninle orda.
Özünü arıyorum, şarabın aya ve aynaya da
dönüşebildiği o kadehin eğrisini,
bir müze salonunda bir adamın içini
titreten o hatları arıyorum.
Üstelik seni seviyorum ve zaman ve soğuk sürüyor.
Julio Cortázar
ışık çeşmelerinin oynaştığı bembeyaz koridorlarda,
seni ele alıyorum her isimde, yaranın içinden özenle temizliyorum seni
saçlarına şimşek külleri takıyorum boyuna,
yağmurda uyuyan kurdeleler.
Bir biçimin olsun istemiyorum, tam olarak elinin
ardından gelen şey ol istiyorum,
çünkü su, suyu düşün, sonra aslanları
masalın şekerinde yumuşayan halleriyle,
ve beden dilini, hiçlikten doğan o mimariyi,
kavuşmanın ortasında ışıkları yakışını.
Bütün bir yarın, bir karatahta
seni keşfeder, seni çizerim onda,
sonra siliveririm seni ve artık yoksun, o uzun düz saçların
ve o gülümsemen de yok seninle orda.
Özünü arıyorum, şarabın aya ve aynaya da
dönüşebildiği o kadehin eğrisini,
bir müze salonunda bir adamın içini
titreten o hatları arıyorum.
Üstelik seni seviyorum ve zaman ve soğuk sürüyor.
Julio Cortázar
Mezartaşı Yazısı
Bir kuş yaşıyordu bende.
Bir çiçek dolanıyordu kanımda.
Yüreğim bir kemandı.
Sevdim ya da sevmedim. Ama ara ara
sevildim. Bana da neşe
kattı: ilkbahar, tutuşan eller,
mutluluğa özgü tüm şeyler.
İşte böyle olmalı insan!
(Burada bir kuş yatıyor.
Bir çiçek.
Bir keman.)
Juan Gelman
Bir çiçek dolanıyordu kanımda.
Yüreğim bir kemandı.
Sevdim ya da sevmedim. Ama ara ara
sevildim. Bana da neşe
kattı: ilkbahar, tutuşan eller,
mutluluğa özgü tüm şeyler.
İşte böyle olmalı insan!
(Burada bir kuş yatıyor.
Bir çiçek.
Bir keman.)
İlk Buluşmalar
Birlikte olduğumuz her an
bir şölendi, newroz şenlikleri gibi,
koca dünyada bitek ikimize. Sen
pervasız ve hafiftin kuş kanadından bile,
bir rüzgar gibi inerdin merdivenlerden
ikişer ikişer aşıp basamakları, bir çırpıda
nemli leylakların arasından kendi
topraklarına alırdın beni, aynanın öte yanına.
Gece olunca haz bahşedilirdi bize
açılırdı kutsal kapıları tapınağın
karanlıkta ışıldar, ağır ağır
aramıza uzanırdı çıplaklığımız.
Uyanınca varlığına şükrederdim, yine de bilirdim
minnettarlığımın karşılıksız kalacağını. Sen
uyurdun ve o göksel mavilikleriyle
okşayabilmek için kirpiklerini, masadan üzerine eğilirdi leylaklar,
o mavilikle okşanan kirpiklerin
dingin olurlardı ve ellerin hep sıcaktılar.
Nehirler çağıldardı elindeki kadehin içinde,
dağların başı dumanlanırdı,
yakamoza boğulurdu denizler,
sonra sen elinde o camdan atmosfer,
tahtında uyuyakalırdın
ve Aman Allahım!, sen yanımdaydın.
Uyanırdın ve biçim alırdın,
insanların her gün söylediği sözcüklerin,
ağızlardan taşan şen şakrak
sözlerin biçimini alırdın; ve sen kelimesi
yeni anlamına bürünürdü: artık “çar”ımdın.
Seninle tüm alem başka bir şeye dönüşürdü,
sıradan şeyler bile biçim alırdı bir anda,
her şey; testimiz, kadehler -nöbetçi
gibi dururken aramızda ve bir biçim alırdı
o durgun sıvı, katman katman lakin çetince.
Sürüklenirdik, nereye olduğunu bile bilmeden,
ve seraplar misali;
masalsı şehirler açılırdı önümüze
ayaklarımızın altına serilirdi kuzu kulakları,
kuşlar aynı rotayı izlerdi bizimle
akıntıya karşı yüzerdi balıklar nehirde
ve gökyüzü gözlerimizin önüne sererdi her şeyini.
Bunlar olurken, kader hiç bırakmazdı peşimizi,
elinde usturasını bileyen o manyak hep izlerdi bizi.
bir şölendi, newroz şenlikleri gibi,
koca dünyada bitek ikimize. Sen
pervasız ve hafiftin kuş kanadından bile,
bir rüzgar gibi inerdin merdivenlerden
ikişer ikişer aşıp basamakları, bir çırpıda
nemli leylakların arasından kendi
topraklarına alırdın beni, aynanın öte yanına.
Gece olunca haz bahşedilirdi bize
açılırdı kutsal kapıları tapınağın
karanlıkta ışıldar, ağır ağır
aramıza uzanırdı çıplaklığımız.
Uyanınca varlığına şükrederdim, yine de bilirdim
minnettarlığımın karşılıksız kalacağını. Sen
uyurdun ve o göksel mavilikleriyle
okşayabilmek için kirpiklerini, masadan üzerine eğilirdi leylaklar,
o mavilikle okşanan kirpiklerin
dingin olurlardı ve ellerin hep sıcaktılar.
Nehirler çağıldardı elindeki kadehin içinde,
dağların başı dumanlanırdı,
yakamoza boğulurdu denizler,
sonra sen elinde o camdan atmosfer,
tahtında uyuyakalırdın
ve Aman Allahım!, sen yanımdaydın.
Uyanırdın ve biçim alırdın,
insanların her gün söylediği sözcüklerin,
ağızlardan taşan şen şakrak
sözlerin biçimini alırdın; ve sen kelimesi
yeni anlamına bürünürdü: artık “çar”ımdın.
Seninle tüm alem başka bir şeye dönüşürdü,
sıradan şeyler bile biçim alırdı bir anda,
her şey; testimiz, kadehler -nöbetçi
gibi dururken aramızda ve bir biçim alırdı
o durgun sıvı, katman katman lakin çetince.
Sürüklenirdik, nereye olduğunu bile bilmeden,
ve seraplar misali;
masalsı şehirler açılırdı önümüze
ayaklarımızın altına serilirdi kuzu kulakları,
kuşlar aynı rotayı izlerdi bizimle
akıntıya karşı yüzerdi balıklar nehirde
ve gökyüzü gözlerimizin önüne sererdi her şeyini.
Bunlar olurken, kader hiç bırakmazdı peşimizi,
elinde usturasını bileyen o manyak hep izlerdi bizi.
(1962)
Arseni Aleksandroviç Tarkovski
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






