06 Ekim 2014

Güzelleme

kim dokunduysa
güzel büyümüş

bir ince çizgiyle
bir güzel çizmiş

havada su sesleri
sarı yıldızları

kim sulamışsa
bakır kumruları

duru su kokusunu
dudakları vapurları

kim öptüyse
güzel öpmüş

bu kadar güzel
pes pembe

ten rengiyle
ne güzel öpmüş


Halim Yazıcı

Alın Yazım

dağlardan uçurtma
uçurtmalardan güvercin

güvercinlerden sen
senden aşk yaptım

bin renkli gülden
devrilen adın

yıldız olsun alnıma
diye kalbime yazdım.


Halim Yazıcı

dokun tenine denizlerimin

kuşlarım konsun üzerine
ki seni seviyorum

kime nereden nasıl
tutunacağım

nasıl anlatacağım
bilemiyorum

kimi nereden nasıl
terk edeceğim

sarmalları kalbimin
nasıl kalır

neden ayakta ölür aylar
kim bilir

inanasım gelmiyor
bir bebek nasıl büyür

bir aşk nasıl dirilir
sesim olur.


Halim Yazıcı

Sana

her kuş damlasının
bir adı olmalı

yere düşünce boynu ince
kıvılcım halinde

öylece bakakalmalıyım ardından
küçücük ay şeklinde ellerine

kimine horoz şekeri almalıyım
saydam gül tadında

kimine ölüm kokusu
vurulup düşen adını senin

tek bir toz zerreciği ile bile
seni düşünebilmeliyim

sana ait olan
ne varsa ömrümden

dönüp yeniden
sana ait olabilmeliyim.


Halim Yazıcı

Hoşçakal Vapur

-beyaz bir martı süzülür
ve günışığı usulcacık dokunur
teleğine denizin-

kadın arabalı vapurda
gözlerinde köpükleri ihanetin

çaycı çocuk tepside
taşımakta kılcal damarlarını yeni aşkların

...

hoşçakal vapur.


Halim Yazıcı

Başına neden böyle bir felâket geldiğini anlayamıyordu. Yenik, yılgın, üzüntülüydü.

Tanabay upuzun bir ağaç tekneye parça parça kaya tuzu dökerdi. Atlar tuz yalamayı pek sever ve bunu bir ziyafet sayarlardı kendileri için. Ama, işte bu tuzu yalamak Gülsarı'ya bir felâket getirdi.

Bir gün Tanabay boş bir kovaya vurarak "po! po! po!" diye atları tuz yalamaya çağırdı. Atlar koşup geldiler ve başladılar tuz yalamaya. Gülsan da onların arasındaydı ve tadını çıkara çıkara tuz yalıyordu. İşte o sırada sahibi ve onun yardımcısı, ellerinde ucu kementli sopalarla yaklaştılar. Gülsan hiç umursamadı. Çünkü bu kementler binek atlan-nı, sağılacak kısrakları yakalamak için kullanılırdı. Ona hiç dokunmazlardı. Ama onun yanına sokulup, başını okşadılar ve at kuyruğundan yapılmış ilmiği boynuna geçiriverdiler. Gülsarı tuzağı anlayamamış, tuz yalamaya devam ediyordu. Öteki atlar boyunlarına kıl kement geçirilince huysuzlaşır, şaha kalkarlardı, ama Gülsarı hâlâ kılını
kıpırdatmıyordu. Epeyce tuz yaladığı için susamıştı. Atların arasından kendine yol açıp su içmek için çaya gitmek istedi. İşte o zaman boynundaki ilmik sıkıldı ve Gülsarı neye uğradığını anlamadan irkildi. Hiç böyle bir şey gelmemişti başına. Hırıldadı, tepindi, şaha kalktı. Öteki atlar kaçıştılar. Sonunda kendini tuzağa düşürenlerle başbaşa kaldı. Sahibi önünde, yardımcısı da ardındaydı. Bu arada çocuklar da koşup geldiler. Bunlar, dağa sonradan gelen yılkıcıların çocuklarıydı. Her zaman ata biner, oralarda dolanıp Gülsarı'yı rahatsız ederlerdi. 

Yorga dehşete düştü. Kurtulmak için tekrar tekrar şaha kalkıyordu. Güneş gözüne vuruyor, gözünü kamaştıran halkalar oluşuyordu önünde. Dağlar yıkılıyor, yer sarsılıyor, insanlar birbirlerinin üzerine yığılıyordu sanki. Birden her yanını saran koyu karanlığı ön ayaklarıyla delmeye çalıştı. 

Ama o ne kadar çırpınsa, ilmek de o kadar boynunu sıkıyor, soluk almaşım zorlaştırıyordu. Sonunda adamları uzaklaştırmak için kendini onların üzerine attı. O sırada boynunu sıkan ip biraz gevşedi ve Gülsarı ipin ucunu tutan adamları sürüklemeye başladı. Kadınlar bağırıp çağırarak çocuklarını çadırlara doğru kovaladılar. Ama adamlar tekrar ayağa kalktılar ve ilmek Gülsarı'nın boynunu yine ve daha çok sıkmaya başladı, nefesi kesildi, başı döndü.

Sahibi, tuttuğu ipi koluna dolayarak yan taraftan yaklaştı. Gülsan tek gözüyle gördü onu. Adamın üstü başı yırtılmış, ağzı yüzü berelenmiş, toz toprak içinde kalmıştı. Ama gözlerinde bir kızgınlık, bir öfke yoktu. Soluk soluğa kalmıştı. Kan sızan dudaklarını kımıldatarak, yavaş yavaş ve olabildiğince yumuşak bir sesle onu yatıştırmaya çalışıyordu.

- Gel Gülsarı. Korkma, hiç korkma, rahat dur! Efendisinin ardından, ipi sımsıkı tutan yardımcısı da
geldi. Tanabay bir elini atın başına uzattı, onu okşadı ve geriye bakmadan yardımcısına seslendi:

- Yuları, gemi ver bana!

Yardımcısı atın başına geçirilecek takımı verdi.

Sakin ol Gülsarı, sakin ol! Korkma!

Yorganın gözünü bir avucu ile kapatıp başlığı kafasına geçiriverdi. Şimdi gemi ağzına geçirmek, eyeri sırtına vurmak gerekiyordu. Kafasına başlık geçirilince yine hırıldamaya, tepinmeye başlamıştı ama Tanabay onun üst dudağını sımsıkı yakalamıştı.

- Bükmeyi ver! dedi yardımcısına.

Yardımcısı yorganın üst dudağının altına hemen kayış bükmeyi geçirdi ve çevirmeye başladı. Yorga acılar içinde arka ayaklarının üstüne çöktü ve artık direnemedi. O anda soğuk demir ağızlık dişlerine çarparak şıngırdadı, sonra kilitlenmiş gibi çakılıp kaldı ağzında. Adamlar şimdi sırtına bir şeyler koyuyor, göğüs altından kayışlar geçirip sıkıyorlardı. Kayış sıkıldıkça canı yanıyordu ama asıl acı veren ağzındaki o bükme, o demir ağızlık idi. Bu acı ile gözleri yuvalarından fırlayacaktı nerdeyse. Kıpırdayamıyor, soluk alamıyor, canı müthiş yanıyordu. Bu acıdan, sahibinin üstüne nasıl bindiğini, ne zaman bindiğini anlayamamıştı. Yalnız ağzından o bükmeyi, o buruklukça acıtan şeyi çıkardıkları zaman biraz kendine geldi. 

Bir an yine başı döndü ve sonra donup kaldı. Her yanı kayışlarla sarılmış, sırtına bir ağırlık çökmüştü. Yan gözle geriye bakınca, sırtında bir adamın oturduğunu gördü. O adamı silkinip atmak istedi sırtından. Ama o zıpladıkça ağızlık ağzını yırtacak kadar sıkılıyor, üzerine oturmuş adamın topukları karnına batıyordu. Çaresizdi. Yine de kişneyerek olanca gücüyle şaha kalktı. Sonra başını öne eğip arka ayaklarım havaya kaldırdı, yana sıçradı, silkindi. Ama başka bir atın üzerinde olan ikinci adam yularının uzun ipini çekiyor, kaçıp gitmesini engelliyordu. O zaman o adamın çevresinde bir daire çizmeye başladı. O çember yolun bir noktada açılacağını ve oradan son hızla uzaklaşacağını umuyor, dönüyor, dönüyor, ama çember açılmıyor, çözülmüyordu. Döndü, yine döndü, durmadan döndü. Adamların isteği de buydu zaten. Sahibi kamçısını şaklatıyor, çizmesinin topuğuyla durmadan karnına vuruyordu. Yorga, onu sırtından iki kez atmayı başardı, ama iki defasında da adam kalkıp yine bindi üstüne. 

Bu zorlu, eziyetli koşu sürüp gitti. Gülsarı'nın gözleri kararıyor, başı dönüyor, dünya dönüyor, keçe çadırlar dönüyor, merada otlayan atlar dönüyor, dağlar, gökteki bulutlar, her şey dönüyordu. Yorga yoruldu, yavaşladı, yürümeye başladı. Ter içinde kalmış, çok da susamıştı. 

Adamlar ona su içirmediler. Akşam olunca eyerini de almadılar üzerinden. Yalnız kolanlarını gevşeterek bir ağaca bağlayıp bıraktılar. Gemin dizgini iki taraftan gerilip eyerin başına bağlandığı için başını dik tutmak zorunda kalıyor, sağa sola çeviremiyor ve uzanıp yatamıyordu. Üzengiler toplanıp eyerin kaltağına bağlanmıştı. 

Gülsarı bütün gece öyle durdu. Başına neden böyle bir felâket geldiğini anlayamıyordu. Yenik, yılgın, üzüntülüydü. Başını hafif oynatacak olsa gem ağzını yırtarcasına acıtıyordu. Ağzındaki o demirin tadı da pek kötüydü. Ağzının kenarları yara bere içinde kalmıştı. Kolanların vücudunu sıktığım yerler ve eyerin vurduğu sırtı acıyor, sızım sızım sızlıyordu. Susuzluktan da ölecekti nerdeyse. Derenin öbür yakasında, yılkı, her zaman olduğu gibi yayılmış, otluyordu. Onların kişnemelerini, toynaklarından çıkan sesleri, atlara gece bekçiliği yapan yılkıcıların bağırışlarını da duyuyordu Gülsarı. Keçe çadırların yanında ateşi, ateş başında oturup sohbet eden adamları, çocukların köpek gibi ses çıkararak onları havlattıklarını... her şeyi duyuyordu. Kendisi, öylece duruyordu orada. Onunla kimse ilgilenmiyordu. Sanki herkes unutmuştu onu. 

Biraz sonra ay doğdu, yükseldi. Dağlar gecenin karanlık kuşağından sıyrılıp ay ışığında kendilerini göstermeye, ağır ağır kımıldamaya büyümeye başladılar. Yıldızlar yeryüzüne iyice yaklaşmış, hatta yere inmiş gibi daha çok parıldıyordu. 

Öylece duran Gülsarı'yı o sırada bir arayan vardı. Bu, kulun oldukları zamandan beri onunla koşup zıplayan, onunla otlayan, oynaşan, ufak-tefek alnı sakarlı bir doru kısrak idi. Gülsarı onun kişnemesini işitti. Dişi tay yine Gülsarı ile olmak, onunla koşmak istiyordu. Aygırlar onun peşine çoktan düşmeye başlamışlardı ama, o onlardan kaçıyor, Gülsarı'yı arıyordu. Gülsarı olsa yine onunla koşar, oynar, hep onun yanında olurdu. İkisi de henüz tam ergin çağa gelmiş sayılmazlardı. 

Gülsarı doru tayın sesini pek yakınında işitti, sesini hemen tanıdı. O da kişneyerek cevap vermek istedi ama, ağzını açmak istediği zaman müthiş canı yandı ve kişneyemedi. Sonunda doru tay onu buldu. Alnındaki ak sakar ay ışığında parlıyordu. Yanına sokuldu. Dereyi geçip geldiği için ayaklan ıslaktı. Serin suyun kokusunu da getirmiş oluyordu böylece. Başını Gülsarı'nın boynuna koydu, sımsıcak dudaklarını onun tüylerine dokundurdu, başıyla dürtükledi. Hırıldayarak ve başını sallayarak Gülsarı'yı çağırdı. Oysa Gülsarı kımıldayamıyordu. Bu kez dişi tay onun boynuna asıldı, dişleriyle onu kaşımaya başladı. Yorga da onun boynuna dokunup aynı şeyi yapmak istiyordu ama, başını bile oynatamıyordu. Öyle de susamıştı ki! Ah doru tay ona içecek su getirebilse! 

Gülsarı'dan hiçbir karşılık görmeyen genç kısrak koşup gitti. Derenin öbür yakasına geçip gözden kayboluncaya kadar Gülsarı ona baktı durdu. Sonra, gözünden iri iri damlalar düşmeye başladı. Yorga Gülsarı ömründe ilk kez ağlıyordu.


Cengiz Aytmatov / Elveda Gülsarı

03 Ekim 2014

"o hariç hepsi bizim oldu"

Hiç tanımadığınız bir çocuğun büyüdüğünde tebessümle hatırladığı biri olmak istemez misiniz? Tanımadığınız bir çocuğun başını okşayıp, Bayram harçlığı verin.

Çocukluğumda sokağımızda tek başıma oynarken, uzun boylu bir amca yanıma gelip Bayram harçlığı verdi. Hemen her bayram yâd'ederim. Allah rahmet eylesin. (Kaç lira mı verdi dediniz? Tedavüldeki en büyük madeni paraydı.)

Cuma hutbesinde hocaefendi şu hadisi zikretti: Peygamber Efendimiz kurban kesmişti. Hz. Âişe annemize dedi ki: “Kurban etini ne yaptınız?” “Ya Rasulallah hepsini dağıttık, bir tek şu kürek kemiği kaldı.” “Hayır ya Âişe, o hariç hepsi bizim oldu.”

Babam, bayramda tanıdık-tanımadık her çocuğa az/çok harçlık vermeye gayret ederdi. Kurban etinin de çoğunun dağıtılması hususunda annemi tembihler, sık sık sorardı; "falana da verdin mi, filana verdin mi, az koyma..."

Ne harçlık verme, ne de taksimat hususunda babama çekmek nasip olmamış. Nefsim bunları yapmama mâni oldu. Babamdan miras kalan yeri geldiğinde gözyaşını çekinmeden dökmek. Ben de dün, bu hasletlerin bende olmamasına ağladım.