Vaktinize hazır olun,
Ecel varır gelir Birgün
Emanettir kuşa canın
Sahib vardır alır birgün
Nice bin kerre kaçarsın
yedi deryalar geçersin
pervaz vuruban kaçarsın
Ecel seni bulur birgün
iş bu meclie gelmeyen
anıp nasihat almayan
eliften bayı bilmeyen
okur kişi olur birgün
tutmaz olur tutan eller
çürür şu söyleyen diller
sevip kazandıgın mallar
varislere kalır birgün
Yunus sözün bunu söyler
aşkın Deryasını boylar
Şu yüce köşkler saraylar
Viran olur kalır Birgün
Yunus Emre
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
09 Ekim 2014
07 Ekim 2014
Şairin Açmazı
aynur
diyelim ki onbeşinde bir oğlan
aşık oldu sana
bir ilkyaz ırmağı gibi
deli dolu
gözü kara
deniz sandı seni
ne yanıt verirsin
der misin "git oğlan işine
on mayısta otuzuma girdim
onbeşimde doğursaydım
anan olurdum"
dersin belki de
"olgun kadın" diliyle
ne de olsa "makul yaş"
peki ya onyedisinde bir kız
bana aşıksa
ben ne derim
ben bir şairim
nasıl derim "git işine
karım var kahve fincanı
bir de oğlum gül fidanı
yaşım 'yolun yarısı'nda
hadi bas git
çağım geçti
asıldığın bir mapus eskisi
kocamış bir it..."
kırar boynunu
gider belki de
ama
incinmez mi
jilet vurulmuş gibi
yanaklarına
üşümez mi
yeni açmış goncaları
ve memeden kesilmiş
bir çocuk gibi
bütün dünyaya
küsmez mi
en kötüsü de kalbi
elimde
sıkılmış nar suyu dolu
bir sırça bardak gibi
düşüp parçalanmaz mı
ve bana
çıplak bir düşle
mantıklı bir yürüyüşle
cam kkırıklarına
basıp geçmek kalmaz mı
hem
karacaoğlan'a
nazım'a
bilcümle şair erenlere
kim hesap verir
benim yerime
haydi de bana
nedir çözüm
siyah üzüm
iki güzüm
aynur...
Ali Biçer
diyelim ki onbeşinde bir oğlan
aşık oldu sana
bir ilkyaz ırmağı gibi
deli dolu
gözü kara
deniz sandı seni
ne yanıt verirsin
der misin "git oğlan işine
on mayısta otuzuma girdim
onbeşimde doğursaydım
anan olurdum"
dersin belki de
"olgun kadın" diliyle
ne de olsa "makul yaş"
peki ya onyedisinde bir kız
bana aşıksa
ben ne derim
ben bir şairim
nasıl derim "git işine
karım var kahve fincanı
bir de oğlum gül fidanı
yaşım 'yolun yarısı'nda
hadi bas git
çağım geçti
asıldığın bir mapus eskisi
kocamış bir it..."
kırar boynunu
gider belki de
ama
incinmez mi
jilet vurulmuş gibi
yanaklarına
üşümez mi
yeni açmış goncaları
ve memeden kesilmiş
bir çocuk gibi
bütün dünyaya
küsmez mi
en kötüsü de kalbi
elimde
sıkılmış nar suyu dolu
bir sırça bardak gibi
düşüp parçalanmaz mı
ve bana
çıplak bir düşle
mantıklı bir yürüyüşle
cam kkırıklarına
basıp geçmek kalmaz mı
hem
karacaoğlan'a
nazım'a
bilcümle şair erenlere
kim hesap verir
benim yerime
haydi de bana
nedir çözüm
siyah üzüm
iki güzüm
aynur...
Ali Biçer
Mahkum ve Kadın
öpmedim hiç bir kadını
onbeş yıl
kendi halimce onlardan habersiz
aşık olduğum
kimi kadınların adlarını bile unuttum
bir kaçının adıysa
çıplak ve serin bir rüzgar gibi hala
durmadan eser düşlerimde
onlarla ilgili
masallar uydurdum
umutlar büyüttüm
alıp koynuma uyudum hüzünlü seslerini
kadınlar nasıl kokar
çiçeklerden farkları
avuçlarının arasına aldığımda
gögüsleri
bir güvercinin kalbi gibi mi çırpınır
bir kadının erkeklerle ilgili duygularını
bilmek isterdim
gerçekte
TV
magazin programları
boyalı gazete eklerinde
anlatıldığı gibi mi
düşünüyorum da
anlamaktan
öyle uzağım ki
ama biliyorum
bir erkek kırk gün hatta elli gün
"gık" demeden aç kalabilir
onbeş, yirmi yıl mapus yatabilir
davasından dönmeden
ama tek bir gün bile
bir kadını düşte de olsa
dizinde yatırmadan
bağı-bostanı sulamaktan dönen
yaşlı bir köylü gibi
gece
kafasını yastığına korken
mutluluk gemisini demirleye bilir mi
öyle gecelerde uykularım
avcıların köpek sürüleriyle
karaçalılara sürdüğü
bir ceylan yavrusu gibi
çaresiz ve yaralı kalır.
Ali Biçer
onbeş yıl
kendi halimce onlardan habersiz
aşık olduğum
kimi kadınların adlarını bile unuttum
bir kaçının adıysa
çıplak ve serin bir rüzgar gibi hala
durmadan eser düşlerimde
onlarla ilgili
masallar uydurdum
umutlar büyüttüm
alıp koynuma uyudum hüzünlü seslerini
kadınlar nasıl kokar
çiçeklerden farkları
avuçlarının arasına aldığımda
gögüsleri
bir güvercinin kalbi gibi mi çırpınır
bir kadının erkeklerle ilgili duygularını
bilmek isterdim
gerçekte
TV
magazin programları
boyalı gazete eklerinde
anlatıldığı gibi mi
düşünüyorum da
anlamaktan
öyle uzağım ki
ama biliyorum
bir erkek kırk gün hatta elli gün
"gık" demeden aç kalabilir
onbeş, yirmi yıl mapus yatabilir
davasından dönmeden
ama tek bir gün bile
bir kadını düşte de olsa
dizinde yatırmadan
bağı-bostanı sulamaktan dönen
yaşlı bir köylü gibi
gece
kafasını yastığına korken
mutluluk gemisini demirleye bilir mi
öyle gecelerde uykularım
avcıların köpek sürüleriyle
karaçalılara sürdüğü
bir ceylan yavrusu gibi
çaresiz ve yaralı kalır.
Ali Biçer
İki Şey
Silmeye çalışma yavrum
lekeni gözyaşlarınla,
çünkü bitektir leke
taşır görkemli düşlere
mahvolmaz renklerini dehşetin
karanlık yol açıp kendine
en yalın suda bile
bir uçurum özü tanır
güvenli derbentlere,
sıfatıdır ölüm
kavrulan işçi arının
azgın peteğinin içinde,
sayıklasa da ağaç
gövdesine kazılı adı
sürecektir yaprağını
bucurgatların sesine,
ve ay soğutacaktır
kıkırdağını
uçarı, gergin tayların,
silmeye çalışma yavrum
bir bildiridir leke
günden ve bedenden
yüreğe ve kansere
Sivas'ta mı Malatya'da mı
bir çocuk görmüştüm eskiden
kaşları uzaklardan geliyor
sımsıcak bitişiyordu alnında,
dişlerinde boylamların serinliği,
tam ben uyanıp
bir iki çift söz
söyleyecektim ki
bir şey oldu birden
nasıl oldu bilmiyorum
bir anda
çarpıtıverdi yeryüzünü
bir kelime mi söylemişti?
Bir şeye dikkat mi ettimşti?
Sivasta'mı Malatya'da mı_
baktım
her yaprak sarartıyordu şehri,
güz kanıtlarıyla işleyen bir kış
düzlükleri tutmak üzereydi,
baktım
mekkareleri güneşin
çekip götürüyordu patikalardan
saçı sakalına karışmış dağlara
ağır ağır bir ikindiydi.
İki şey: aşk ve şiir
bunlar kuşkuyla çiftleşir
bir şey eksiktir sanki
ve vakit vardır daha,
ikircikler içinde
sallamaz Eflatun'u
çünkü pazarlık
birazbilgi işidir,
çığlık çünkü
avurtlarından değil
iliklerinden kopar
öksüz çocukların,
Ferazdak'ın savunması gibi
şeytansı, cesur,
silmeye çalışma yavrum,
iki şey: aşk ve şiir
mutsuzlukla beslenir biri
biri ona dönüşür
ikisi de
düzeltilmez
gelişir
Cemal Süreya
lekeni gözyaşlarınla,
çünkü bitektir leke
taşır görkemli düşlere
mahvolmaz renklerini dehşetin
karanlık yol açıp kendine
en yalın suda bile
bir uçurum özü tanır
güvenli derbentlere,
sıfatıdır ölüm
kavrulan işçi arının
azgın peteğinin içinde,
sayıklasa da ağaç
gövdesine kazılı adı
sürecektir yaprağını
bucurgatların sesine,
ve ay soğutacaktır
kıkırdağını
uçarı, gergin tayların,
silmeye çalışma yavrum
bir bildiridir leke
günden ve bedenden
yüreğe ve kansere
Sivas'ta mı Malatya'da mı
bir çocuk görmüştüm eskiden
kaşları uzaklardan geliyor
sımsıcak bitişiyordu alnında,
dişlerinde boylamların serinliği,
tam ben uyanıp
bir iki çift söz
söyleyecektim ki
bir şey oldu birden
nasıl oldu bilmiyorum
bir anda
çarpıtıverdi yeryüzünü
bir kelime mi söylemişti?
Bir şeye dikkat mi ettimşti?
Sivasta'mı Malatya'da mı_
baktım
her yaprak sarartıyordu şehri,
güz kanıtlarıyla işleyen bir kış
düzlükleri tutmak üzereydi,
baktım
mekkareleri güneşin
çekip götürüyordu patikalardan
saçı sakalına karışmış dağlara
ağır ağır bir ikindiydi.
İki şey: aşk ve şiir
bunlar kuşkuyla çiftleşir
bir şey eksiktir sanki
ve vakit vardır daha,
ikircikler içinde
sallamaz Eflatun'u
çünkü pazarlık
birazbilgi işidir,
çığlık çünkü
avurtlarından değil
iliklerinden kopar
öksüz çocukların,
Ferazdak'ın savunması gibi
şeytansı, cesur,
silmeye çalışma yavrum,
iki şey: aşk ve şiir
mutsuzlukla beslenir biri
biri ona dönüşür
ikisi de
düzeltilmez
gelişir
Cemal Süreya
Naat
Dinleyin ey vakti duymak doruğuna varanlar
Falları grafiklerde bakılanlar siz de işitin..
Külden martı doğuran odalıklar
Ve kahyalar
Kara pıhtılarıyla damgalanmış veznelerde dili
Şehvetsiz çilingirler, yaltak çerçiler
Celepler ki sıvışık, natırlar ki nadan
Ey hayat rengini sazendelik sanan
Yırtlaz kalabalık!
Dinleyin bendeki kırgın ikindiyi,
Hepiniz kulak verin.
Güneşin
Koskoca beldeye suskunluk yaygısını serdiği
Yazlar yok
Yok artık altında suskun yolları saklı tutan
Karla örtülmüş kırların kışı
Gitti giden, yerine gelmedi başka biri
Orada
Duyumsatmadı kendini hiçlik bile
Belli ki son yüzyılımız göğsümüzden
Varla yok harman eden sesi uçursak
Diye bize verildi
Yetti bir yüzyıl böcekler ve otlarda
Soluyuş izlerimiz silmek için
Ne yesek
Lokmaya vurulur gibi değil
Yuduma gelmiyor içtiklerimiz
Dernekler toplanıyor dışta tutmak için
Kanat vuruşlarını yumuşak tutan etkeni
Utançlı sessizliği tanımaz kalemlerle
Kapanıyor bilanço
Top mermisi, kör testere
Defalarca boyanmış çaput parçaları
Sıkıştırdık günlerimiz arasına ki
Serazat kahkahalar atalım
Yapmacıktan nefretimiz
Sebep olsun kavgamıza
Bekleyiş arzından kovsunlar bizi
Ne yemen biraz öncemiz diyelim
Ne biraz sonramız meksika
Canı pek bir dünya son yüzyılda yaşadığımız
Yüzü perdahla kavi, peçesi paramparça
Üstü başı kükürtlü bu dünyadan
Kancıklık
Sıçradı çevirdiğimiz sayfalara
Artık kimse bize haber vermeyecek
Hemen şu tepenin ardında
Saldırmaya hazır ve müsellah
Bir düşman taburu durduğunu
Çünkü gerçekten yok
Böyle bir ordu
Bir düşmanımız kaldı
Kendi
Dudaklarımız
Arasında.
Biliyoruz günden güne çopurlaşan yer yuvarlağında
Bizleri yan çizen birer hemşehri haline sokan nedir
Çırpını çırpını giden atlardan indik
Girmek için patavatsız yurttaşlar sırasına
Zihnimiz, acizlerin şikayetleri sığacak kadar
Kanırtılırken ses etmedik
Öcümüz alınacak korkusuyla irkildik
Kaldıysa bir soru içimizde
O da birşey:
Nerdedir yerle gök arasındaki ulak,
Nerde biz? .
Kimseden bir işaret gelmeyecek
Bir melek kimsenin alnını sıvazlamazsa
Söylemez size kimse dünyadaki ömrü boyunca
Hiçbir insana yan bakışı olmayan kimdi
Kimdi yan gözle bakmadı kır çiçeklerine bile
Öğretmek için cephe nedir
Kıyam etti
Torunu kucağında
Dönünce bütün gövdesiyle döndü
Bir bu anlaşılsaydı son yüzyılda
Bir bilinebilseydi
Nedir veche..
Dinleyin ey vakti duymak doruğuna varanlar
Sıyırın kahkaha sırçasını cildinizden
Omzunuzdan vaveyla heybesini atın
Boşa çıksın reislerin, kahinlerin, şairlerin kuvveti
Güler yüzlü olmak neydi onu hatırlayın
Neydi söğüt gölgesinde gülümsemek
Ağız dolusu gülmeden taşlıkta...
İsmet Özel
Falları grafiklerde bakılanlar siz de işitin..
Külden martı doğuran odalıklar
Ve kahyalar
Kara pıhtılarıyla damgalanmış veznelerde dili
Şehvetsiz çilingirler, yaltak çerçiler
Celepler ki sıvışık, natırlar ki nadan
Ey hayat rengini sazendelik sanan
Yırtlaz kalabalık!
Dinleyin bendeki kırgın ikindiyi,
Hepiniz kulak verin.
Güneşin
Koskoca beldeye suskunluk yaygısını serdiği
Yazlar yok
Yok artık altında suskun yolları saklı tutan
Karla örtülmüş kırların kışı
Gitti giden, yerine gelmedi başka biri
Orada
Duyumsatmadı kendini hiçlik bile
Belli ki son yüzyılımız göğsümüzden
Varla yok harman eden sesi uçursak
Diye bize verildi
Yetti bir yüzyıl böcekler ve otlarda
Soluyuş izlerimiz silmek için
Ne yesek
Lokmaya vurulur gibi değil
Yuduma gelmiyor içtiklerimiz
Dernekler toplanıyor dışta tutmak için
Kanat vuruşlarını yumuşak tutan etkeni
Utançlı sessizliği tanımaz kalemlerle
Kapanıyor bilanço
Top mermisi, kör testere
Defalarca boyanmış çaput parçaları
Sıkıştırdık günlerimiz arasına ki
Serazat kahkahalar atalım
Yapmacıktan nefretimiz
Sebep olsun kavgamıza
Bekleyiş arzından kovsunlar bizi
Ne yemen biraz öncemiz diyelim
Ne biraz sonramız meksika
Canı pek bir dünya son yüzyılda yaşadığımız
Yüzü perdahla kavi, peçesi paramparça
Üstü başı kükürtlü bu dünyadan
Kancıklık
Sıçradı çevirdiğimiz sayfalara
Artık kimse bize haber vermeyecek
Hemen şu tepenin ardında
Saldırmaya hazır ve müsellah
Bir düşman taburu durduğunu
Çünkü gerçekten yok
Böyle bir ordu
Bir düşmanımız kaldı
Kendi
Dudaklarımız
Arasında.
Biliyoruz günden güne çopurlaşan yer yuvarlağında
Bizleri yan çizen birer hemşehri haline sokan nedir
Çırpını çırpını giden atlardan indik
Girmek için patavatsız yurttaşlar sırasına
Zihnimiz, acizlerin şikayetleri sığacak kadar
Kanırtılırken ses etmedik
Öcümüz alınacak korkusuyla irkildik
Kaldıysa bir soru içimizde
O da birşey:
Nerdedir yerle gök arasındaki ulak,
Nerde biz? .
Kimseden bir işaret gelmeyecek
Bir melek kimsenin alnını sıvazlamazsa
Söylemez size kimse dünyadaki ömrü boyunca
Hiçbir insana yan bakışı olmayan kimdi
Kimdi yan gözle bakmadı kır çiçeklerine bile
Öğretmek için cephe nedir
Kıyam etti
Torunu kucağında
Dönünce bütün gövdesiyle döndü
Bir bu anlaşılsaydı son yüzyılda
Bir bilinebilseydi
Nedir veche..
Dinleyin ey vakti duymak doruğuna varanlar
Sıyırın kahkaha sırçasını cildinizden
Omzunuzdan vaveyla heybesini atın
Boşa çıksın reislerin, kahinlerin, şairlerin kuvveti
Güler yüzlü olmak neydi onu hatırlayın
Neydi söğüt gölgesinde gülümsemek
Ağız dolusu gülmeden taşlıkta...
İsmet Özel
sen kokuyor yüzeyi bedenimin her gözeneği
Bundan böyle baktığımda gömütsü ince boşluğa bilemem martılar neye göre toplanırlar bilemem dizlerim neden çözülür böylesine güçsüzleşir dolaşımı kanımın uyuşurum bunca değişken mavinin görümünde uçarım ve karşı kıyı tehdit okunu kırdıkça sunağım orasıdır pek sık çiçeklerle ve cesetlerle giderim iyice daha sunmaya...
Ödünç aldım kokunu kendi tenimde,
sen kokuyor yüzeyi bedenimin
her gözeneği.
Açar açmaz arkı daldı bir bir kelebek içeri,
Döndün sandım beyazı görünce,
Birleştirerek tenimden yayılan
koku ile
uçanın sonsuzluk imgesini.
Tutuyorum sevi çanını ellerimde,
Vurgusu ben’e dönük, yankısı çocukluğa.
Kendi ışıltısı deviniyor kendinde
katlanarak doyumu
töze doğru yayılıyor
başkayla aramızdaki
kimsesizliğe.
Şimdi hayır derken
sevişiyorum seviyle ben.
Nilgün Marmara
Ödünç aldım kokunu kendi tenimde,
sen kokuyor yüzeyi bedenimin
her gözeneği.
Açar açmaz arkı daldı bir bir kelebek içeri,
Döndün sandım beyazı görünce,
Birleştirerek tenimden yayılan
koku ile
uçanın sonsuzluk imgesini.
Tutuyorum sevi çanını ellerimde,
Vurgusu ben’e dönük, yankısı çocukluğa.
Kendi ışıltısı deviniyor kendinde
katlanarak doyumu
töze doğru yayılıyor
başkayla aramızdaki
kimsesizliğe.
Şimdi hayır derken
sevişiyorum seviyle ben.
Nilgün Marmara
Cam Kelepçeye Evet
Ilık bir süzülüşle
Geri dön hayat,
Bırakma yeryüzü salına
tünemiş pek kara kuşlar
Örtsün bakışımı,
Görmek acısı sürsün
pencere tutsağının
Düşsün hayatı suya...
Geri dön hayat,
Bırakma yeryüzü salına
tünemiş pek kara kuşlar
Örtsün bakışımı,
Görmek acısı sürsün
pencere tutsağının
Düşsün hayatı suya...
Nilgün Marmara
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


.jpg)



