01 Kasım 2014

kasîde der tevhîd-i hazret-i bâri

قاصیده در توحید حضرت باری

gül faslı gelip oldu gönül bülbül-i şeydâ
hem başladı efgâne görüp bir gül-i ra’nâ

گل فصلی کلوب اولدی کوکول بلبل شیدا
هم باشلادی افغانه کوروب بر کل رعنا 

gül aşkına eylerse anâdil bu figânı
ey gonca-i ra’nâ ne içün sende bu sevdâ

کل عشقینه ایلرسه اکادل بو فغانی
ای غنجه رعنا نه ایچون سنده بو سودا 

çün bülbül-i şeydâ güle etdikçe temennâ
gül bülbüle eyler nice min türlü müdârâ

چون بلبل شیدا کله ادتیکجه تمنی
کل بلبله ایلر نیجه من طورلو مداری 

bildim nedir esbâb-ı temâyül sana ey gül
sen kim olasın hüsn ile mümtâz ü müberrâ

بیلدیم ندیر اسباب تمایل سنه ای کل
سنکیم اولاسن حسن ایله ممتاز و مبرّا

düşmezdi gülün pâyine bir lahza şekâyık
bin secdesi var nâfe-i yâr aşkına illâ

دوشمزدی کلک پاینه بر لحظه شقایق
بن سجده سی وار نافه یار عشقینه الا

bin nergis ü gül eyledi etrâfı müzeyyen
min ba’di hemân şâd olasın âşık-ı şeydâ

بن نرکیس و کل ایلدی اطرافی مزین
من بعد همان شاد اولاسین عاشق شیدا

dil çünki güle eyledi şefkatle teveccüh
gül bergi gibi titreyip âh eyledi imlâ

دل چواکه کله ایلدی شفقتله توجه
کل برکی کبی تیتریوب آه ایلدی املا 

gülşen ki safâ-bahş olur âşıklara ey dil
servî bu gönül mülküne çekmiş yine tuğrâ

کلشن که صفابخش اولور عاشقلره ای دل
سروی بو کوکول ملکنه جکمیش ینه طغرا 

serhoş bu cihan halkı kadeh döndüğü demdir
bülbül dahi serhoş ki açılmış gül-i zîbâ

سرخوش بو جهان خلقی قدح دوندیکی دمدیر
بلبل دخی سرخوش که آجیلمش کل زیبا

dil havf ü recâ eyleyüben kıldı nidâ ki
gönlüm yine müştâk-ı füyûzât-ı temâşâ

دل خوف و رجا ایلیوبک قیلدی ندا که
کوکلوم ینه مشتاق فیوضات تماشا 

vuslat günü bed-mest idi rûhum yine cânâ
aşkın ile mestem ki ayılmaz gönül aslâ

وصات کونی بدمست ایدی روحم ینه جانا
عشقین ایله مستم که آیلمز کوکول اصلا 

aşkın kadehin ben senin içdikçe susar can
sâgar ne boşalmış ne de kanmış gönül ammâ

عشقین قدحین بن سنین ایجدیکجه صوصار جان
سعار نه بوشالمش نه ده قانمش کوکول اما 

ben ki seni andıkça figân eylerem ey yâr
bir dem gelesin gönlüme pinhân ü hüveydâ

بن که سنی آندیقجه فغان ایلریم ای یار
بر دم کله سن کوکلومه پنهان و هویدا 

eyler dil-i şeydâ seni tenzîh ile her bâr
cevr eylediğinçün sana senden dahi şekvâ

ایلر دل شیدا سنی تنزیه ایله هر بار
جور ایلدیکیکچون سنه سندک دخی شکوی 

çokdur dil-i zârın sana ey yâr niyâzı
lâkin ne aceb kim edebilmez sana inhâ

چوقدر دل زارک سنه ای یار نیازی
لکن نه عجبکیم ایدبیلمز سنه انهی 

cânâ senin aşkın beni sahrâlara saldı
devrân bu kılmış beni mecnun seni leylâ

جانا سنک عشقک منی صحرالره صالدی
دوران بو قیلمش منی مجنون سنی لیلی 

gayri bu gönül eylemez ağyâre müdârâ
minba’d gönül eylesin ol yâre temennâ

غیر بو کوکول ایلمز اغیاره مداری
من بعد کوکول ایلسک اول باره تمنّی 

çün bülbül-i şeydâ da bu âhenk ile serhoş
yâr eyledi gülşende gül-i sürhe tecellâ

چون بلبل شیداده بو آهنک ایله سرخوش
یار ایلدی کلشنده کل سرخه تجلّی 

aks eyledi her berg-i çemen içre cemâli
yûsüf gibidir gül nitekim lâle züleyhâ

عکس ایلدی هر چمن ایجره جمالی
یوسف کبیدر کل نتکیم لاله زلیخا 

çün yâri nikab açsa yakar âşıkı nûru
lutf eylemiş olmuş bu mecâz-i gül-i hamrâ

چون یاری نقاب آجسه یاقار عاشقی نوری
لطف ایلمش اولمش بو مجاز کل خمرا 

bildim kil ü hâk ol güle bâis olabilmez
ârâyiş-i gülzare gül açmış bu dil-ârâ

بیلدیم کیل و خاک اول کله بعث اولابیلمز
آرایش کلزاره کل آجمش بو دل آرا 

gül remz-i cemâl-i gül-i ruhsârı o yârin
ol yâr-i cemîl-i gül-i vahdet gibi yektâ

کل رمز جمال کل رخساری او یارک
اول یار جمیل کل وحدت کبی یکتا 

bir gonca gibi râzını ifşâ ederek bes
her şey bu cihanda seni eyler bana îmâ

بر غنجه کبی رازیک افشا ایدرک بس
هرشئ بو جهان ده سنی ایلر منه ایما 

gördüm nitekim hüsnünü bir gül gibi ey yâr
bir gül açarak güldü gönül pâk ü musaffâ

کوردم نتکیم حسنک بر کل کبی ای یار
بر کل آجارق کولدی کوکول پاک و مصفّا 

bin kevkeb ü eflâki yaratdın mütenâsib
taktın yine sen gerden-i eflâke süreyyâ

من کوکب و افلاکی یاراتدوک متناسب
طقتک ینه سن کردن افلاکه ثریّا 

birsin ki senin birliğine ben de delîlim
mâni olamaz vahdetime kesret-i âzâ

برسن که سنک برلیکینه من ده دلیلم
مانع اولامز وحدتمه کسرت اعضا 

bir sun’-i kemâli beni ihyâ eden allâh
bir lutfu nasîb eylemek inşâd-ı muallâ

بر صنع کمالی منی احیا ایدک الله
بر لطفی نصیب ایلمک انشاد معلا

zikr eyle de allâhı gönül aşk ile billâh
ver kalbe cilâ rûha gıdâ derde müdâvâ

ذکر ایله ده اللهی کوکول عشق ایله بالله 
ویر قلبه جلا روحه غذا درده مداوا

ma’nî-i kelâm şâhid mazmûn-i hüdâdır
gönlüm sadefinden olur azrâ gibi peydâ

مانع کلام شاهد مضمون خدادر
کوکلوم صدفکدک اولور ازرا کبی پیدا 

ey âşıg-ı şeydâ ola makbûlü niyâzın
hayr eyleye encâmını allâhü teâlâ

ای عاشق شیدا اوله مقبولی نیازک
خیر ایلیه انجامنی الله تعالی 



Şahin Uçar
Çeviren: Kaan Dilek

Müslümanlık Nedir

Bir vaiz sordu oğluna
Müslümanlık nedir, bilir misin?
Sadakat, insanları rahatsız etmemek, halka hizmettir müslümanlık
Bir de ibadet, hayatın anahtarıdır
Oğlu dedi: bu kriter ile şehrimizde sadece bir Müslüman var, o da ermenidir!

Pervîn-i İ’tisâmî


واعظی پرسید از فرزند خویش
هیچ میدانی مسلمانی به چیست؟
صدق و بی آزاری و خدمت به خلق
هم عبادت،هم کلید زندگیست
گفت: “زین معیار اندر شهرما، یک مسلمان هست آن هم ارمنیست”!



Vaiz-i pursid ez ferzand-e hîş
Hiç midani müsilmani be çist?
Sedk-ü bi-azari-yo hidmet be halk
Hem ibadet, hem kilid-i zindegist
Goft “zin me’yar ender şehr-i ma, yek Müslüman hest, an hem Ermenist!”





Birinden artık hoşlanmadığımda ona karşı duygularımda ölmeye başlıyor

-Herkes beni dövüyor. Bunların en başında da babam geliyor ama sorun değil... Onu öldüreceğim, zaten başladım bile...
-Ne, babanı öldüreceğini mi söyledin?
-İçimde ölecek. Birinden artık hoşlanmadığımda ona karşı duygularımda ölmeye başlıyor.
-Anlıyorum...



31 Ekim 2014

Masalcı

Masalcı, bize bir masal anlat hiç bitmesin
Eski zamanların insanlarını
1001 gece masallarını
Ghoul'un kızı Lunja'yı
Ve Sultan'ın oğlunu anlat

Masal anlat bize yeniden
Bizi bu dünyadan çok uzaklara götürecek
Masal anlat bize yeniden
Herkesin yüreğinde yer edecek

Anlat ve unuttur yaşımızı
Farzet ki genciz
Bize cennet ve cehennemden bahset
Ve hayatı boyunca hiç uçamamış bir kuştan
Çözmemizi sağla
Nedir bu hayatın anlamı?

Masalcı, sana nasıl anlattılarsa öyle anlat
Ne eksik ne fazla
Ki biz de içinde olalım onun
Bu zamanı unutturmak için anlat
Bizi zamanın birinde bırak



راوي


يا راوي حكي حكاية
مادابك تكون رواية
حكي لي على ناس الزمان
حكي لي على ألف ليلة وليلة
وعلى لنجة بنت الغولة
وعلى ولد السلطان

حانجيتك مانجيتك
دنا بعيد من هادي دنيا
حاجيتك ماجيتك
كل واحد منا في قلبه حكاية

حكي وانسى بلي احنا كبار
في بالك رانا صغار
حكي لنا على الجنة حكي لنا على النار
على طير عمره ما طار
فهمنا معانى الدنيا

يا راوي حكي كما حكوا لك
ما تزيد ما نقص من عندك
كاين نشفوا على بالك
حكي لنسينا في هاد زمان
خلينا في كان يا ما كان

6000. Paylaşım

Aşk Şiiri

Bu bedeni ben taşıyacağım yıllar yılı
Sen arkamdan geleceksin..
Ben yorgun düşeceğim aşkdan
Kalbimi sen yükleneceksin...

Aynur Şakman

Çağrı Dergisi / Sayı 20 / Ağustos 1959

Bir Yabanînane

Iğdır'da büyümeyi bırakmış
Kardeş bir yabanînane düşünüyordu.
Aynı arz dairesinde New-York, San Fransisco, Çin ve Japonya vardı.
Hepsi de gayet yakınlarındaymış gibi Iğdır'dakini görüyorlardı.
Çin'de birtakım yabanînaneler vardı ki
Iğdır'dakini düşünerek büyüyorlardı.
Sonra nehirler vardı dünyada steplere doğru akmak isterlerdi
Dünya son derece büyüktü, nerde başlar, nerde biter, bilinmezdi
Ama bu mühim değildi,
Öyle topraklar vardı mesela pırıl pırıldı
Öyleleri de vardı ki karanlık mı karanlık.

Topraklar ki bir gökyüzü altında kayar dururdu
Ağaçlar, nehirler kayar dururdu.
Ama öyle insanlar vardı ki dünyada,
Yeryüzünün bir köşesinde büyüyen buğdaylarla yürekleri,
Beraber durur
Beraber atardı.
Yine öyle nehirler, öyle ağaçlar, öyle insanlar vardı ki dünyada
Dünyasız olamazlardı.
Bir karınca doğsa cihanda
Bilmelilerdi.
Ölse,
Bilmelilerdi.
Öyleleri de vardı ki
Paris'te işçilere haksızlık ediyorlar diye yas tutarlardı
Her şeyin bir hayatı vardı onlarca
Her şeyin dünya yüzünde.
Iğdır'daki yabanînane
Dünyada yalnız olmadığını bilse
Düşünmeyi bırakıp büyüyecekti.


İlhan Berk

Öykü

İşsizlik kötü şey vesselam. İşsizliğin kötü olduğunu da yalnız aç kaldığım zamanlar, düşünüyorum. Can sıkıntısından bunaldığım sıralarda da düşünsem ya. Olmuyor. Bu bahçeye de hep böyle zamanlarımda gelirim. Neden acaba? Etraftakilerin de çoğu işsiz.

Bu bahçe sadece kaderleri bu yolda ortak olanları mı çekiyor dersiniz. Olabilir. Vakit öğleyi geçiyor. Açlıktan bahsettim ama pek de aç değilim. Bununla beraber, neden bilmem, etrafımdakilerden utanıyorum. Herkesin yemeğe gittiği bir saatte benim, parasız pulsuz buralarda dolaşmam bir suçmuş gibi geliyor bana. Boş sıralardan birine oturdum; düşünmeye başladım. Bereket versin sigaram var. O da olmasa felaket.

Bilmem ne dağındaki petrol arama kampında bir iş teklifi etmişlerdi. Gitseydim kötü mü olurdu sanki. Enayilik işte, parayla pulla değil ki. Bir odam olurdu, hiç olmazsa; ev kirası düşünmezdim. Sabahları acı kahvemi içebilir, öğle, akşam yemeklerini kampın tabldotundan yiyebilirdim. Tabldotu düşünür düşünmez karnım guruldamaya başladı, demek acıkmıştım. Şu yemek denilen şey de tuhaf bir şey. İnsanlar neler icat etmişler! Düpedüz ot yemek, yahut çiğ çiğ et yemek dururken, neler çıkarmışlar ortaya! Balığı denizden tutacaksın. Başka çeşidi olursa olmaz, levrek olacak. Ateşi yakacaksın, suyu kaynatacaksın, levreği içine atacaksın, haşlandıktan sonra çıkaracaksın, bir tabağa koyacaksın, soğutacaksın, başka bir kabın içine tavuktan çıkan yumurtayı kıracaksın, başlayacaksın çalkalamaya, yumurta hep aynı tarafa doğru çalkalanacak, bir yandan ince ince zeytinyağı dökeceksin, zeytinyağı iplik gibi dökülecek. Zeytinyağının da hikâyesi ayrı Zeytini daldan koparacaksın, ezeceksin, yağını alacaksın. Mutlaka zeytin olacak. Fındık olsa olmaz, susam olsa olmaz, pamuk olsa olmaz, zeytin. Zeytinyağı iplik gibi dökülecek. Yumurtayla zeytinyağı kıvamını bulunca bir kaşıkla onu soğumuş levreğin üstüne gezdireceksin. Oldu mu sana mayonezli levrek? Kim bilir belki de olmadı. Olmazsa olmasın, ahçı değilim ya.


Mayonezli levreğin de ne hoş bir kokusu vardır! Acı cevize benzer. Lezzetle kokunun birbirine benzediğini de ilk defa düşünüyorum. Hem, birader, nene lâzım senin mayonezli levrek? Onu düşüneceğine ekmek düşünsene! Oh, canım ekmek! Sıcak ekmek! Taze ekmek! Yeni çıkarken ne güzel kokar fırınların önü! Fırından yeni çıkmış ekmek ne güzel yakar insanın elini!

Evet, petrol kampına gitmeliydim. Gerçi şehirden, tanıdıklardan uzak kalacaktım. Ama ne çıkar? Orada da ahbaplar bulamaz mıydım? Bir petrol kampında ne gibi ahbaplar bulunabilir, şimdi de onu düşünüyorum. Mesela Amerikalı bir mühendis bulunabilir. Mesela Teksaslıdır. Macera dolu bir hayatı vardır. Kimse bilmez. Jeoloji kaidelerine göre bir yerde petrol damarına rastlamak gerekir; araştırmalara girişilir; yıllarca uğraşılır, bir şey çıkmaz; petrol, yüzyıllarca evvel, oradan kaçmış; başka yere gitmiştir. Buna karşılık hiç umulmadık bir yerden de günün birinde petrol çıkıverir. İnsan bütün ömrünü bir hayal peşinde tüketebilir yahut bir anda zengin olabilir. Petrol, büyük bir at yarışıdır. Macera işidir, kumar işidir. Hayatı macerayla dolu Teksaslı da bir kumarbazdır. İhtimal içki de içer. İçki ile kumara fazla düşkün insanların karıları biraz uçarı olur. İhtimal... Neyse, geçelim bunları. Ağzı biraz içki kokan, tütün kokan, günün birinde bir kumar masasından milyonlar vurarak kalkacak bir erkeğin de, bir kadın için; çekici tarafı yok mu? Ama Teksaslı kimden vuracak milyonu? Bizden mi? Kondu öyleyse yağlı kuyruğa. “Ulan, a kerata! Kumar düşüneceğine karnını doyur!” dese haksız mı?

Bir kundura, boyacısı geldi, gözü ayakkaplarımda, “boyayalım, beyim!” dedi. “Eşşoğlu eşek! Ben şimdi boya mı düşünüyorum? Çek bakalım arabanı şuradan” diyecektim, diyemedim. Kibarlığım bırakmadı. “Hayır, kardeşim, istemez” diye tatlıya bağladım.

İhtimal başka ahbaplar da bulurdum petrol kampında. Mesela, yaşlı bir muhasebeci. Biraz alaturka, biraz ehlikeyf, hayvan meraklısı bir adam. Mesela, kedi besler. Kedisinin bir adı vardır. Mesela, Pamuk. Ya kendi adı? Kendi adı Ethem Bey olmalı. Ethem Bey'in aksine pek alafranga bir de genç bulunmalı kampta. Mevkii şef olmalı. İngilizce bilmeli. Ethem Bey'e inat, Erdoğan köpek beslemeli. Erdoğan da kim? Ha! Erdoğan da işte o gencin adı. Köpeğinin de bir adı olmalı. Ne olmalı? Ethem Bey'e inat, alafranga bir isim. Mesela Robinson. Gerçi petrol kampından deniz görünmez. Ama ne çıkar, köpeğin adı Robinson olsun.

Erdoğan biraz şiirle uğraşmalı. Yazmamalı da konuşmalı. Ara sıra mısralar okumalı. Ne iyi olurdu! Onunla hep şiirden söz açardık. O, ihtimal, giyimi kuşamıyla modern bir genç olmasına rağmen, kafasıyla bir hayli eski olacaktı. Mesela, şair olarak Haşim'i severdi. Hatta Haşim'i sevmeyi bir ilerilik bile sayabilirdi. O bana “Şiirle maddenin bağdaşmayacağını, şiirin görünmez parmakların içimizdeki tellerden çıkardığı ilahi nağmeler olduğunu” söylerdi. Zavallı ben, bu sözlerle ne demek istediğini sormaya bile cesaret edemezdim. Onun inancını sarsmaya gücüm yetmezdi ki. Ama ne olursa olsun, bütün softalar gibi, bu delikanlının da sevimli tarafları olabilirdi. Kendisini öğrendiklerinden geçirmeye gücüm yetmeyeceğini bildiğim halde onunla şiir tartışmalarına tutulmaktan da alamazdım. Benim şair Orhan Veli olduğumu da herhalde öğrenmemeliydi. Gözünden fena düşerdim yoksa. Hatta aleyhimde atıp, tuttuğunu bile duysam kendimi tanıtmamalıydım. Varsın o rahat konuşsun. Desin ki Orhan Veli mi? Onlar da mı şair? Bırak şu hopstilleri Allahaşkına! Bu türlü maskaralıklar Avrupa'da çoktan geçti. Yazsalar ya vezinli, kâfiyeli, doğru dürüst şiir. Yazsalar ya! Sıkı mı? Yazamayınca ne yapacaklar? Tabii böyle bin bir şaklabanlıkla nazarı dikkati celbetmeye çalışacaklar. Kolay iş bunlar, kardeşim, kolay iş. Hâlbuki sanat o kadar kolay değil.” Varsın söylesin Erdoğan. Söylesin. Boşaltsın içini. Tutup ona şiir nazariyeleri döktürecek değilim ya. Hem ne işe yarar zaten? Karşı gelebilir miyim peşin hükümlere?

Önümden, temiz pak giyinmiş bir kızla, kılpıranga kızıl çengi bir delikanlı geçiyor. Ellerinde küçük bir kesekâğıdı var. Şamfıstığı yiyorlar. Öğle vakti şamfıstığı! Ekmek yiyin be, ekmek! Şamfıstığının sırası mı şimdi?

Odamız, yaz günleri, çinkodan damın altında yanar durur. Havada bir petrol kokusu vardır. Akşamüzerleri, kulelerde çalışan işçilerin gündeliklerini dağıtırım. Gün battıktan sonra ortalık biraz serinler. Külrengi dağlara karşı düşüncelere dalmak hoş olabilir. Geceleri portatif karyolamda huzur içinde yatarım. Sabahları Şehmus'un beyaz dişli kızı Meryemke süt getirir. Kirli çamaşırlar varsa alıp yıkamaya götürür. Aylarca kadınsız yaşamışızdır. Meryemke'nin göğsüne, kalçalarına baktıkça aklımdan kötü kötü şeyler geçer. Ama tutarım kendimi. Tutarım, elimden bir kaza çıkmasın diye.

Ara sıra vilayet merkezinden kamyon gelir. Kamyoncuya mektup sorarız; “yok!” der. “İyi su geldi mi?” deriz, “Gelmedi!” der. İshal oluruz. İlaç ısmarlarız. İlaç gelinceye kadar iyileşemeyiz. Apteshaneler, bir hayli uzaktadır. Koşup apteshaneye gitmek bir meseledir. Onun için odalarda oturak bulundururuz. Ben Erdoğan'la aynı odada yatarım. Akşamları ya kâğıt oynarız, ya şiirden bahsederiz. O yine Haşim'i tutturur. Ben kabul etmek istemem; o kızar. “Haşim, Haşim!” derken birdenbire karnı ağrımaya başlar. Oturduğu yerden “oturak” diye bağırarak dar atar kendini. Telaştan yüzü mosmor kesilmiştir. Karyolanın altından oturağı çeker; oturur üstüne. Yüzüne hemen bir sükûnet gelir. Rahatlar. Biraz evvelki karın ağrısını bir anda unutur. Gözleri, uzak bir noktada, dalgın, düşünür. Sonra bana döner; bütün fikirlerini özetleyen bir mısra mırıldanır;

“Melâli anlamayan nesle âşina değiliz.”

Oturduğum sıradan kalktım. Bahçe biraz daha kalabalıklaşmıştı. Başkalarının oturduğu sıraların önünden geçerek kapıya doğru yürüdüm. Herkes başka bir şey konuşuyor. Her önünden geçtiğim insanın söylediklerine kulak misafiri oluyorum. Söylenenlerin pek azını duyabiliyorum. Biri şey diyor “... Ben, diyor, malımı bilirim. Onun yiyeceği halt...” Geçiyorum. Yaklaştığım sıradan başka kelimeler duyuyorum “... tayin emri imzadan çıkıncaya kadar biçare...” Geçiyorum. Her geçtiğim sıradan kulağımda birkaç kelime kalıyor. Bir filmi orta yerinden ve gözlerim kapalı seyreder gibiyim “... Sultan Hamit devri daha iyi imiş...” “...ceketi tersyüz ettirmeden önce bizim birader...” “... kadar döviz getirir. Vakıa hariciyede...” “... ikinci penaltı haksızdı ama...” “... burada da sivil memurlar ürkütmeden sayılmıyor...” “... yemek üstüne hazmettirir...”


Burnuma esaslı bir et kokusu geldi. Hayal filan değil, sahici kokuydu. Bir yerde köfte filan kızartılıyordu herhalde. Birden, sesleri duymaz oldum. Sağa sola bakınmaya başladım. Bu kokunun bir de dumanı olacaktı elbet.


(Yaprak, Sayı 11, 1949)

Orhan Veli Kanık