29 Kasım 2014

Ayaküstü Arabesk Sayıklamalar

Uçuruma yazıyorum artık her şiiri
şuaranın duyum eşiğine
sarısına eylülün; ter ve şehvet kokan
usulca aralansın diye gizemin perdeleri
adınla başlıyorum her sabah hayata
ölümse imgenin ayrılığa durduğu anmış
senden sonra maverada diz çökmüşüm leylican

Gidersen annesiz kalırım demiştim
gittin geceyi örterek titrek öksüzlüğüme
gül de esirgiyor artık soluğunu
manolyalar küsmüş bir de krizantem çiçekleri
ayın da yarısı tutsak bu gece
alıp gitmiş başını bahçıvan
şakağı acıdan kararsız bir çocuğum artık
öyle yadırgı bakma bakma nolur leylican

Sığın şimdi felsefeye
gitarların mistik tellerine sığın
ve unut tebessüm isteyen renkleri
şehrin kasıklarını göm asi gözlerine
ve şiirde unut perçemi kanlı çocuğu
elbet uçurtmalara yataklık eder uçurumlar
ve elbette yürek mumuna teslim olur rüzgarlar
ne de olsa vefa denince dağ gelir akla
İhanet denince insan
kırdın beni küstürdün gözlerimi
zeytin dalı hançer yedi leylican

dövün şimdi ve yol saçlarını hicranın
suların bıçkılanmış ezgisini söylesin gözyaşların
çağır bütün imgeleri ve kırık ezgilerini gitarların
ki saçlarında umudu saklasın şiir
ve çağır bütün mısralarını şairlerin
anladım ki en çok seslenirken acizdir insan
ve anladım ki zamanın yankısız çehresidir ömür dediğin
belki bulur aksini bir yerlerde sesin
hangi kırık ezgide akort bulabilir ki tenin
ben susmuşum
erinme sen giderayak şarkı söyle
madem gittin güle güle leylican

nasıl yakışırsa bir çocuğun ağzına anne sözcüğü
öyle sayıklayacağım gözlerini
yine de hiçbir sağanakta ıslanmaz gül kurularım
nasıl sevimliyse bir fahişenin ağzında ilahi bir tebessüm
ve nasıl küserse Allah’a bir insan
ben de öyle küsmüşüm
işte öyle leylican….


Hasan Tan




Su

Taşlanan kadınlar yankır
girdap duvarda ve sırları çözük aynalar
bir aynanın civarda hayvan otlağındaki benzeri
yüzler kuyuya inen gözü terkeder
sıcaktır orfe yaklaşır
kavalsız ve çılgınca döner kaderine bir kez daha bakar
açlığa üşümeye kartalın alnında duran yıldıza
bir  kere daha daha yalnızlığa
kati ve aşk geçerliliğini ortaya koyarak
ulusal ve benci iki  çingene arasında
bir kere daha yalnızlığa
atılarak

Yerin içinde yüzlerle hücum
bütün özentili yekinmelere doğru karşı
bütün nedensiz gençliklere doğru karşı
bütün...............doğru karşı
aç olan karın
soylu olan yoksulluk
ve mızrakla gelen alın

yerin gezisinde insan vardır
ağulu bir diş put taşında
doğacak çocukların toplandığı çadır taşında
ava çıkmıştır

Aşk tunç çekmiştir bizle olan sırttına
birbirini çaresiz bırakan çehrelerin
yaralı ceylanı bulup tepindiği
(Fırat birden bire kaybolur bir mağarada)
sevenin kurbanla alınıp kurbanla ödendiği
güneşin aşktan sudan ve topraktan
daha hızlı yöneldiği

raskolnikof
müthiş bir iman ağrısı çekmektedir.

Güvercinler toplandı sofralar kuruldu
Ağaçlar bahçede kızgın güneşle çatıldı
Elma tadları ağır ayrılık tadları
Yalnızlıkla toprağa savruldu

Katerin açık kollarıyla yaklaştı üç tuzaklı odalarıyla
mükemmel bir karpuza yaslanmak
suya çağrılmak
bir de içindeki ziynetleri hor görmek iyice

oysa güneş ağırlaşsın siyah saçımız uzayan başımızda
alnımızın dibinde kalsın seçkin ve Horasanı kayıran
                                                        gözlerimiz
Hiç akla gelmedi
Beraber kırları hüznü  atmaya yarayan bir  annenin
dallara takılıp ağrıyan yaralarıyla yattığı

gerçekten canlı göğsü boğucu çaylarıyla
akşam suyunda bir sütun mermer içmiş
her erkeğe bir yılan üfürmüş

2

Ciğerlerde ölüm akar
Çeşme
İnsan hesapsız çocuk üfürük
kendinde olmayan gürz kapanan ayna

mektep taze ekmek dilimi zeytinin içindeki bağırgan
ölüm
sıkışmış aramıza
sandalyenin dibinde mi
dudak sıcak çay bardağına kapanırken
salıncak onunla içten içe anlaşma
cevizin ipi tıtan çocuğu kayıran dallarında
yeşil yaprakta veba
ölüm evin hangi bilinmezinde ya da açıkca
küçük kardeşin avucunda mı

uzak insan sahillerine
kelimeyi dolanan dillere
taşıdılar zeytin
kahvaltı ve zeytin
sofrada üç büyük zeytin üç kanlı bakış

Ölünün ağzına zeytin kondu
şiş dudakların arasına
sonra geniş omuz yaralarında
adamlar kırılan camlar taktılar

3

İnanç yiğit ev sorardı bulup konaklardı
Kanlı göz ufuk tarardı
Cürümlü başta her geyik akışında
Örtülür dudaklar çünkü kalbe çarpılırlar

el gezer tenhaları dolanır ufak tüyler
ve tüyler ki ateşle diklenirler
kendi namlarına egemen olarak
üşüme kabarcıkları tad kabarcıkları

ürpermelerle unutkanlık
yerin bir zaferle doğrulması cürme katık olarak
dantel kalb vurması su kapları
ıslak naylon örtü ve ıslak cimrilikle
ustalıkla yaprağa ilave peçete
yorgun ve evvelden haber
sonra saralar
sıradadırlar

Kapılar baskıyla kapalıdır
onlar yontup hamam kapılarını
kulaklara ses kutuları
Ormanlar avazlarıyla parke taşlar
Kurtlar
Yıldırım
Avizeler

Orada köşelere düşler yerleşir yatakları kollar
Uyku canavar kıvrımlı batarlı saldırır
Ev tilkiyle sarılır kuşatılır
Yorgun bir masal uzakta kaybolur
Kulaklarına yosun ve balık biriken çocuklar
Toprağın rengine katılan
Hızla yorgana atılan
Göğsümüze sırtımızaateş bastıran
Örtünen çıldıran çocuklar
La onlarla alev açıyor her yanımız
Anlaşalım

4

Denizde büyüyen av hayvanı
suları derin denizleri boyıyan mürekkep hayvanı
uzatır  gözlerini ince çalgılar içinde şavaşlarla
tiz sesli yuvarlak ağızlarıyla
bu kez bu alçıyı donduranla
kapalı denizlere kapılıp açık okyanusta
kayalardan inen hızlı koşan bağırlar
ayakta durlar
KALKlar

oturun babamı
ben güvercin saçlı çocuktum
buzlardan başlayıp vurdular
dağların yabani timsahında

sanatın fiziksel geçerliliğe kadar
vurdular
babam up uzun yatandı kumda
ölü ve uzaması birden duran saçlarıyla
çünkü öylesine kendi ölümü

başını yastıklardan kaçıran uykulu başını cümle odalardan
hep kumlar vardı çünkü uykuya yaklaşırken
üzülecek ve sevinç duyacak yerlerde
dudakların içinde kulak yollarında
adamın öldürülüş sesi
sofadan sokak kapısından
pencereden kumluğa okyanusa
ahrete olan dostluğumuza yakınlığımıza


Cahit Zarifoğlu

Gülcemal

Gülcemal geçiyor gözümün önünden
Geçip gidip Boğaz’a dalıyor
Arkasından bir sürü martılar
Bir ilkyaz sisi
Ve bir sürü gözyaşları…

Nereye böyle nazlı gemi…

Toplayarak geçmişin bütün izlerini
Bordasına yığarak anıları ve acıları
Daldın yine Boğaz’ın karanlık sularına
Nereye böyle yine
Yine Beykoz’daki evine mi?

Görüyorum gidiyorsun bütün güzelliğinle

Ey Gülcemal!
Adınla yaşa emi… Geçmişin bülbülleri
Çamlıca tepesinden seni gözlüyor
Türküler söylüyorlar, seni seviyorlar
Ey nazlı gemi.. Ey hayalet gemi
Geçmişte bıraktık bütün gidenleri..

Gülcemal…

Adınla çok yaşa emi!


Erdal Ceyhan

Geceyarısı ayazında

Geceyarısı ayazında
Korkuluğun gömleğini giyip
Uyuyacağım.

Matsuo Başo
Çeviren:Erdal Ceyhan

Ve Sonra

Zamanın
o gizemli yolları
yokoldu.

-Geriye bir çöl kaldı-

Tutkuların çeşmesi
kalbim yokoldu.

-Geriye bir çöl kaldı-

Şafağın izleri
ve saf öpücükler yokoldu.

-Geriye bir çöl kaldı
uzayıp gider bir çöl-


Federico Garcia Lorca
Çeviren:Erdal Ceyhan

Yedi Fincan Çay

İlk yudum dudaklarımın ve ağzımın pasını alır
İkincisi yalnızlık üzüntüsünü alır götürür
Üçüncüsü ruhumun kuru kaynaklarını harekete geçirip
…..nice hikayeler anlattırır
Dördüncüsüyle hayatın acıları tenimden ter olur uçar
Beşincisiyle kaslarım dinlenir, kemiklerim yumuşar
Altıncısıyla ölümsüz atalarıma giden yolu bulurum
Yedinci yudum; Almayayım kalsın! Alsaydım
Taze rüzgarın kanatlarımı okşadığını duyacaktım
Penglai‘ye doğru gidecek daha çok yolum var.


Lu Tong
Çeviren: Erdal Ceyhan


    

Uzaklardaki Birine

Seni unutmak istiyorum, fakat boşuna
Bırakıp gitmek istiyorum, fakat yollar kapalı
Omuzlarımda da bir çift kanat yok
Saçlarım zaten beyazlarla kaplı
Öyle durup düşen yaprakları seyrediyorum,
Bazen de kulenin en tepesine çıkıyorum
Akşam karanlığında gölgeler iniyor öylece
Sonsuz bir hüzün gelip oturuyor gözlerime.


Po Chu
Çeviri: Erdal Ceyhan