Gece bitkilerinden korkuyorum,
Hayır, geceleri bitkilerden!
Gizlenirken vurulmuş ulaklara ağıttır
Bana açtığın her telefon.
İki kalp arasında en kısa yol:
Birbirine uzanmış ve zaman zaman
Ancak parmak uçlarıyla değebilen
İki kol.
An ki fıskıyesi sonsuzluğun
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
29 Kasım 2014
Son Çiçekler Hep En Tatlısıdır
Son çiçekler, hep en tatlısıdır,
Ovaların süslü goncalarının.
Onların da ardından anılar,
Hep hüzünlü, ama canlı kalır.
Bir acı ayrılığın anısının, bazen,
Sevecen bir buluşmanınkinden,
Çok daha canlı kalması gibi.
Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1825
Puşkin bazı şiirlerine başlık koymuş, bazılarını ise başlıksız bırakmış. Bu şiirler, genellikle Rusya'da ilk dizeleri ile anılır ya da adlandırılırlar, ama başlıksız basılırlar. Ben bu şiirleri ilk dizeleri ile başlıklandırdım.
http://www.ateslekarsilikveren.com/
Ovaların süslü goncalarının.
Onların da ardından anılar,
Hep hüzünlü, ama canlı kalır.
Bir acı ayrılığın anısının, bazen,
Sevecen bir buluşmanınkinden,
Çok daha canlı kalması gibi.
Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Seçme Şiirler
1825
Puşkin bazı şiirlerine başlık koymuş, bazılarını ise başlıksız bırakmış. Bu şiirler, genellikle Rusya'da ilk dizeleri ile anılır ya da adlandırılırlar, ama başlıksız basılırlar. Ben bu şiirleri ilk dizeleri ile başlıklandırdım.
http://www.ateslekarsilikveren.com/
Kiraz Çiçekleri
Bu güzel bahar gününde
Niye bize acı veriyorsun
Bu kadar hızlı yapraklarını döküyorsun?
Güzel kiraz çiçekleri
Biraz daha kalarak dalınızda
Sevindirsenize bizleri?
Ki-No Tomonori
Niye bize acı veriyorsun
Bu kadar hızlı yapraklarını döküyorsun?
Güzel kiraz çiçekleri
Biraz daha kalarak dalınızda
Sevindirsenize bizleri?
Ki-No Tomonori
Eylülde Unut Bunları Çocuk (Hafıza Kayıpları)
acı bir çaresizliktir gülümsemek dedim
küskün yanlarına mütercim sözlerin kanadı
güldün
acın büyüktür aklına çocuk
acın; acımdır gülüşlü felaketim
say ki bir babayım ve muğlaktır hüzünlerim
düşün ki iliğim
hüzünlü bir kızın yağmurlu sunağıdır
muğlak bir acı ne kadar büyütebilir ki seni
unutma;
acısını anlamsız şiirlerin yüklendiği şairler
Allah'tan almışlardır renklerini
ki Allah'ı severim
ve yine unutma;
şiir bedbahtların işidir
gül kırmızıysa ten ıslıklı bir felakettir
gül varsa...
eşkiya yüreklerini
çocuklukla bezemiş şairler de vardır
ve benim hiçe dair devinmelerimde
şaire ve acıya öykünen sayrı sanrılarım
dedim ya severim Allah'ı
unutma ki;
şiir deliler içindir
gülleri sevme çocuk! onlar kıskansın
yedi karanfilin olsun
düğümlerine aklını verdiğin
telaş bilmez mevsimlerin olsun..
benim de her şeye verecek bir kirpiğim vardır
gözlerimse sana
bütün aylar eylül gelsin diye gelip geçerler
bundandır telaşları
gözlerim eylüldür ve sana kurbandır çocuk!
eylül gelir kalmaz gider
sevimli tortuları gözlerimizde kalır
söyle şimdi;
kuruyan hangi gözlerimi
bir bahara fahişe eskisi diye sunsam iflah olurum
fahiş yanlarımı mukaddes bir kelamla süslesem
ve gözlerimi her defasında
yalancı ve müntehir çiçekler gibi kurban etsem sana
eylül gelir mi yeniden gelirse ölürüm
gelmezse..çocuk gelmezse! !
(bu nasıl yutkunmadır Allah’ım)
severim çünkü boğazımdaki düğümü
’gözlerim yaşlıyken tapılasıdır ve sana kurbandır ‘
kurbandır ellerine ki ellerin yüzümdür
der ve susarım
yoksa bu figan ve öykü içinde iyimser cümleler de kurarım
çıplak ve küfürlü bir bedensin sen bana çocuk!
bense grisiyim eyyamcı eylüllerin
ve rehinesiyim sırtı yokuş takvimlerin
aşığım ve esirgerim fahişeliğimi
hiç bir dudakta yok ağzımın yeri..
'çıt' diye kırılıp düşen bir karanfil kadar kırılganım
unutma çocuk!
şiir şairin fahişe yanıdır
Allah olmasa, kanamaz yaralarım
Hasan Tan
küskün yanlarına mütercim sözlerin kanadı
güldün
acın büyüktür aklına çocuk
acın; acımdır gülüşlü felaketim
say ki bir babayım ve muğlaktır hüzünlerim
düşün ki iliğim
hüzünlü bir kızın yağmurlu sunağıdır
muğlak bir acı ne kadar büyütebilir ki seni
unutma;
acısını anlamsız şiirlerin yüklendiği şairler
Allah'tan almışlardır renklerini
ki Allah'ı severim
ve yine unutma;
şiir bedbahtların işidir
gül kırmızıysa ten ıslıklı bir felakettir
gül varsa...
eşkiya yüreklerini
çocuklukla bezemiş şairler de vardır
ve benim hiçe dair devinmelerimde
şaire ve acıya öykünen sayrı sanrılarım
dedim ya severim Allah'ı
unutma ki;
şiir deliler içindir
gülleri sevme çocuk! onlar kıskansın
yedi karanfilin olsun
düğümlerine aklını verdiğin
telaş bilmez mevsimlerin olsun..
benim de her şeye verecek bir kirpiğim vardır
gözlerimse sana
bütün aylar eylül gelsin diye gelip geçerler
bundandır telaşları
gözlerim eylüldür ve sana kurbandır çocuk!
eylül gelir kalmaz gider
sevimli tortuları gözlerimizde kalır
söyle şimdi;
kuruyan hangi gözlerimi
bir bahara fahişe eskisi diye sunsam iflah olurum
fahiş yanlarımı mukaddes bir kelamla süslesem
ve gözlerimi her defasında
yalancı ve müntehir çiçekler gibi kurban etsem sana
eylül gelir mi yeniden gelirse ölürüm
gelmezse..çocuk gelmezse! !
(bu nasıl yutkunmadır Allah’ım)
severim çünkü boğazımdaki düğümü
’gözlerim yaşlıyken tapılasıdır ve sana kurbandır ‘
kurbandır ellerine ki ellerin yüzümdür
der ve susarım
yoksa bu figan ve öykü içinde iyimser cümleler de kurarım
çıplak ve küfürlü bir bedensin sen bana çocuk!
bense grisiyim eyyamcı eylüllerin
ve rehinesiyim sırtı yokuş takvimlerin
aşığım ve esirgerim fahişeliğimi
hiç bir dudakta yok ağzımın yeri..
'çıt' diye kırılıp düşen bir karanfil kadar kırılganım
unutma çocuk!
şiir şairin fahişe yanıdır
Allah olmasa, kanamaz yaralarım
Hasan Tan
Yutkunma Resimlerimin Öyküsü
boğazıma yutkunma resimleri çiziliyor durmadan
bu tren şu çocuk mavide uzaklaşan o vapur
ayıp ayıp gülümseyen
memeleri çorak kızdan söz etmemi beklemeyin
utanıyorum ötede mızıka çalan yaşlı adamdan
(daha önce de yutkunmuştum
martılar gülümserken)
titrek bir yutkunmak gibi duruyor
karşımda oturan yaşlı kadın
seğiren sol gözüne bin yılların yazgısını saklamış sanki
esaslı ve mahcup törelerden çıkıp gelmiş belli
hâlâ seğiriyor sol gözü
hâlâ mahcup ve hâlâ görücü usulü
(anneme benzetmek istiyorum kadını..
göz seğirmesini)
sarışını kirli çocuk yara bandı satıyor esrik sesiyle
ekmek parası kazanacak; kaygılı
her sattığı dipsiz bir yara açıyor ruhunda
bense sevgilimin göğsünden emiyorum hayatı
bir parazit gibi deviniyorum bu hengamede
ve nerde mahzun bir çocuk görsem
bir suç gibi üstleniyorum her çıkmazı
sevdiğimin saçlarını kuşanıyorum çaresiz;
(çocukların yaralarını kim saracak?
telaştandır soruların bazısı)
'rayını sevmez ve terkedemez bir sürgündür'
demiştik tren için onu geçelim
maviyi yardıkça yaralanan vapur yalnız bir adam hüznüdür
en çok da bir kız çocuğu, 'memeleri çorak'
çocuksa yetim ve işporta bir devinim
(parantez içre yaşam dedik çocuğa
parantezin içi dışından güzeldir bilirim)
işte yutkunma resimlerinin hülasası;
bu tren şu çocuk uzaklaşan o vapur
anneme benzettiğim bir göz seğirmesi
mızıka çalan adam, fakir ama vakur;
ayıbına vurulduğum kızdan söz etmeyeceğim...
Hasan Tan
bu tren şu çocuk mavide uzaklaşan o vapur
ayıp ayıp gülümseyen
memeleri çorak kızdan söz etmemi beklemeyin
utanıyorum ötede mızıka çalan yaşlı adamdan
(daha önce de yutkunmuştum
martılar gülümserken)
titrek bir yutkunmak gibi duruyor
karşımda oturan yaşlı kadın
seğiren sol gözüne bin yılların yazgısını saklamış sanki
esaslı ve mahcup törelerden çıkıp gelmiş belli
hâlâ seğiriyor sol gözü
hâlâ mahcup ve hâlâ görücü usulü
(anneme benzetmek istiyorum kadını..
göz seğirmesini)
sarışını kirli çocuk yara bandı satıyor esrik sesiyle
ekmek parası kazanacak; kaygılı
her sattığı dipsiz bir yara açıyor ruhunda
bense sevgilimin göğsünden emiyorum hayatı
bir parazit gibi deviniyorum bu hengamede
ve nerde mahzun bir çocuk görsem
bir suç gibi üstleniyorum her çıkmazı
sevdiğimin saçlarını kuşanıyorum çaresiz;
(çocukların yaralarını kim saracak?
telaştandır soruların bazısı)
'rayını sevmez ve terkedemez bir sürgündür'
demiştik tren için onu geçelim
maviyi yardıkça yaralanan vapur yalnız bir adam hüznüdür
en çok da bir kız çocuğu, 'memeleri çorak'
çocuksa yetim ve işporta bir devinim
(parantez içre yaşam dedik çocuğa
parantezin içi dışından güzeldir bilirim)
işte yutkunma resimlerinin hülasası;
bu tren şu çocuk uzaklaşan o vapur
anneme benzettiğim bir göz seğirmesi
mızıka çalan adam, fakir ama vakur;
ayıbına vurulduğum kızdan söz etmeyeceğim...
Hasan Tan
Çocuğan
bu bir geç kalıştır.
akşam duruşlarında
alna vuran ürpertinin
direklere benzeyen düzenli
gizlenik adamında bir kadın
bir geç kalıştır
taş kapıdan ürkek bir güvercin
aşağı sokaklara uçuşan saçlarıyla
ilk akşam vuruşuna kadar
ardında gizlenir bütün seslerin
bu koşu büyür elbet
geçmiş bilinen çehreler sırasından
açıkça saçları belirir
bir gözleri bakar
dudakları gizlenir ağzına
burada yoğun bir savaştan
inmek gerekiyor
Taşlarla koşuyu
en yakın sonuna
örtmeli
güçleri buğudan atları
kırbaçlarla
kavga gider yol uzayınca
bitirir şarkıyı şapkayla
şaraba sabahsız
uzanan ellere
bir keklik dimdik bakınır
bir kazanca dokunur aklıyla
Dünya
sırtına çevrilmiş hamalın
yorgun kalkışı
şehrin torbalanmış sıcağına
kalabalık bir şaldasın
arkandan bir şovalye gelir
üzgün ve eski
zincirlere benzeyen yanlışlarıyla
tutarsa kolunu özgürlüğüne tutar
sen savrulup gülmektesin
dağı anlarım durur kızmadıkça
dağılır buzlar yolları kesilince
akla dümdüz
demir atıp ancak durulan
sedirsiz taş kapıda
sevecen gezdirir ellerini
sürdürür çocuğan çağında
sürmeli
açar ordularını sevgilimdir
kurar çadırını bir tiyatro kahvesine
altıncı kata bir denize yükselir
anlatır haftalarca
telefonda susta duran
kapıda bir saat vuruşunun önünde
silahsız duran serçeyi
sen
bir şehir açsında çevrilensin
bu koşan eski ve solgun
Aşkın
ikinci serpilişin bir yüreğe
tuzaktır adını bildirmek
ama bir şarkıda geçer adımız
sahipsiz vuruşuyla ispanyolun biri
bir balıkla yan yana sorulur
barıştıramazsa bizi
denizler adına ne duymuşsa
hepsini çizdirir ve üzgün
bir kalkışla çıkar karşımıza
Cahit Zarifoğlu
akşam duruşlarında
alna vuran ürpertinin
direklere benzeyen düzenli
gizlenik adamında bir kadın
bir geç kalıştır
taş kapıdan ürkek bir güvercin
aşağı sokaklara uçuşan saçlarıyla
ilk akşam vuruşuna kadar
ardında gizlenir bütün seslerin
bu koşu büyür elbet
geçmiş bilinen çehreler sırasından
açıkça saçları belirir
bir gözleri bakar
dudakları gizlenir ağzına
burada yoğun bir savaştan
inmek gerekiyor
Taşlarla koşuyu
en yakın sonuna
örtmeli
güçleri buğudan atları
kırbaçlarla
kavga gider yol uzayınca
bitirir şarkıyı şapkayla
şaraba sabahsız
uzanan ellere
bir keklik dimdik bakınır
bir kazanca dokunur aklıyla
Dünya
sırtına çevrilmiş hamalın
yorgun kalkışı
şehrin torbalanmış sıcağına
kalabalık bir şaldasın
arkandan bir şovalye gelir
üzgün ve eski
zincirlere benzeyen yanlışlarıyla
tutarsa kolunu özgürlüğüne tutar
sen savrulup gülmektesin
dağı anlarım durur kızmadıkça
dağılır buzlar yolları kesilince
akla dümdüz
demir atıp ancak durulan
sedirsiz taş kapıda
sevecen gezdirir ellerini
sürdürür çocuğan çağında
sürmeli
açar ordularını sevgilimdir
kurar çadırını bir tiyatro kahvesine
altıncı kata bir denize yükselir
anlatır haftalarca
telefonda susta duran
kapıda bir saat vuruşunun önünde
silahsız duran serçeyi
sen
bir şehir açsında çevrilensin
bu koşan eski ve solgun
Aşkın
ikinci serpilişin bir yüreğe
tuzaktır adını bildirmek
ama bir şarkıda geçer adımız
sahipsiz vuruşuyla ispanyolun biri
bir balıkla yan yana sorulur
barıştıramazsa bizi
denizler adına ne duymuşsa
hepsini çizdirir ve üzgün
bir kalkışla çıkar karşımıza
Cahit Zarifoğlu
Toprak
Babam hemen hakanolur
kervan yüklü geceyi taşıyan ormanda
bar bar bağırır develerini
Durmaz babam
Öncü seher yıldızından
apaydın olan başını
savaş uçlarında
ölçer soylu oyunlarıyla
düşmanın güzel borazan seslerini
Savaşa gerilir babam
elinde bir karanfille bekler
atılır kentlere
Sular direnir
Çünkü padişah hala güneşe bakar
Akşam geç yürür denize
sonsuz savaşlar kaçan atlar
yük bilek sayısız güçle
açılan bir saray kapısını
kapatır ve padişahlar
sorarlar ava koşan avdan dönen
kanter avda koşan mızraklarını
Sancılı bir duruşla taştan çocukların
serce dolu bavullarını
açarlardı seccadeler şehzadelerin
artist sessizliğine
son büyük soygun son büyük insanın
içinde yaşatmak duran
sayısız ince parmaklarını
medrese parmaklarını
vakıfhan parmaklarını
...ve barış parmaklarını
palyaço resmen saklı maşalarla
taşır sehpalara
oysa babamla bir kraldı anam
ilk ve sonsöz kitap açardı önüne
Adını ona göre koyardı
bir şehrin
ve şehri kendine getirenlerin
İnce ve alabildiğine
giyinip kuşanıp ağlıyan
her bakışın dışında duran kadını
sessiz ölümlere çağıran ben
tık nefes ölümlerimle
sıradaysam vahim bir gerçeği
geçer ve titrek seçişimle
bütün bir insan çarpıntısını
şurda
hani şu dokundukça
yalnızlık değeri azalmayan
bir çocukluk gecesinde gamzeler
bir ilkbahar parçası ve hançerede heceler
senin aklında pusuda serüven
benim beklediğim (şal gezisi
uçurtmaları) seçerler
takarlar peşine
çocuğunu kanla seven
suya karla yürüyen
yağmuru sımsıkı tutan bulutun
bu sal benim canıma yakışan
bir sabaha yaklaşır
gidip alınır bir ev gibi
çağırır barıştığını
şapkalarına atıp hafif
kuş gibi asılan insanların
Kuş
ürpertir ağzında
ağaçsız insanı
imkansız erkek büyük ağlar
buzlarda
baş taşlaşır
ağrıyı kolay kazanır gibi
kadında dur erkekliği söyle
daha su balık ve yosun var
peşinden demir alıp demir atılan
bir takım ürkek beyaz kollardan
çıkan yola koyulan yükselen
yetişen ve koybolan
ne kadar rüzğar varsa
ölülern akan ırmaklarıyla
tekrarlanan dağları
Orada besbelli ölmekle sular boyunca
şaşmadan beklenişin
Ne kadar vardığı onlar varsa
Bütün onlar
fazlasıyla evlerindeler
ve yüksek sarnıçlı kalipsoları
denizin altına bir bulut şeklinde
indirir yağmur
gemileri hesaplayan
şehirde sinsi seslerini insanların
denizin zahmetsiz
hayatın hayuhayhayla tuttuğu
ki onlar süslenme odalarıında
aynaların içinde kendi ölümlerine
Makyaj
Bilmezler
Oysa onlar söylesin
yanılmışların hanisi
hangi vahşi hayvanın
hangisi o kadar benim
Bu bensem
gelişim gidişim bir şikayetse
katlanıp küreye
uzanmış uzun gövdemi bir yatağın
ölümü süsleyen secdesine
durmuşsam kapıya çağrılan karaltının
omuz başından uzakta bir şehir
tastaman bir şehir geliyor omuzlarını titretip
bir yanlış doğru olmayan anne gibi
gizlenmiyor bu asır onun başından
güneşte dipsiz kova beni seçmiş beni seçmiş
canlı canlı ağlayan hücrenin
huyunu ve öz toprağını
yoklayın siz çok yorgunum ben bakınıyorum
saniyen daha solgun daha içinden çıkılmaz
gün doğumuna hazır bir bardak çay
bir büyük bardak mitralyöz
Bir dolmayan yanımız
bir de hergün korkudan bir şeye
dokunup kalıyoruz
kanımızdan zehirli bir iğne geçiyor
ve güneşten korkuyoruz.
Bunlara benzer bir yüzüm var
her virajına insanlar devrilir
ama soylu deyince ben
içerde kalmış bir insanım
Taşırlarınıza bunun için
hem kendim binmiyorum
hem söylemezdim
nedir sormazdım
birşey durunca
kaçarsam su koşmak
bilinen birşey midir
bir köpeğin yeni doğmuş
konuşmayan eniklerini iskelede bir adam
korkunç bir sepete mi koydu
onları
denize o mu götürüyor
peki
ben kimim
Cahit Zarifoğlu
kervan yüklü geceyi taşıyan ormanda
bar bar bağırır develerini
Durmaz babam
Öncü seher yıldızından
apaydın olan başını
savaş uçlarında
ölçer soylu oyunlarıyla
düşmanın güzel borazan seslerini
Savaşa gerilir babam
elinde bir karanfille bekler
atılır kentlere
Sular direnir
Çünkü padişah hala güneşe bakar
Akşam geç yürür denize
sonsuz savaşlar kaçan atlar
yük bilek sayısız güçle
açılan bir saray kapısını
kapatır ve padişahlar
sorarlar ava koşan avdan dönen
kanter avda koşan mızraklarını
Sancılı bir duruşla taştan çocukların
serce dolu bavullarını
açarlardı seccadeler şehzadelerin
artist sessizliğine
son büyük soygun son büyük insanın
içinde yaşatmak duran
sayısız ince parmaklarını
medrese parmaklarını
vakıfhan parmaklarını
...ve barış parmaklarını
palyaço resmen saklı maşalarla
taşır sehpalara
oysa babamla bir kraldı anam
ilk ve sonsöz kitap açardı önüne
Adını ona göre koyardı
bir şehrin
ve şehri kendine getirenlerin
İnce ve alabildiğine
giyinip kuşanıp ağlıyan
her bakışın dışında duran kadını
sessiz ölümlere çağıran ben
tık nefes ölümlerimle
sıradaysam vahim bir gerçeği
geçer ve titrek seçişimle
bütün bir insan çarpıntısını
şurda
hani şu dokundukça
yalnızlık değeri azalmayan
bir çocukluk gecesinde gamzeler
bir ilkbahar parçası ve hançerede heceler
senin aklında pusuda serüven
benim beklediğim (şal gezisi
uçurtmaları) seçerler
takarlar peşine
çocuğunu kanla seven
suya karla yürüyen
yağmuru sımsıkı tutan bulutun
bu sal benim canıma yakışan
bir sabaha yaklaşır
gidip alınır bir ev gibi
çağırır barıştığını
şapkalarına atıp hafif
kuş gibi asılan insanların
Kuş
ürpertir ağzında
ağaçsız insanı
imkansız erkek büyük ağlar
buzlarda
baş taşlaşır
ağrıyı kolay kazanır gibi
kadında dur erkekliği söyle
daha su balık ve yosun var
peşinden demir alıp demir atılan
bir takım ürkek beyaz kollardan
çıkan yola koyulan yükselen
yetişen ve koybolan
ne kadar rüzğar varsa
ölülern akan ırmaklarıyla
tekrarlanan dağları
Orada besbelli ölmekle sular boyunca
şaşmadan beklenişin
Ne kadar vardığı onlar varsa
Bütün onlar
fazlasıyla evlerindeler
ve yüksek sarnıçlı kalipsoları
denizin altına bir bulut şeklinde
indirir yağmur
gemileri hesaplayan
şehirde sinsi seslerini insanların
denizin zahmetsiz
hayatın hayuhayhayla tuttuğu
ki onlar süslenme odalarıında
aynaların içinde kendi ölümlerine
Makyaj
Bilmezler
Oysa onlar söylesin
yanılmışların hanisi
hangi vahşi hayvanın
hangisi o kadar benim
Bu bensem
gelişim gidişim bir şikayetse
katlanıp küreye
uzanmış uzun gövdemi bir yatağın
ölümü süsleyen secdesine
durmuşsam kapıya çağrılan karaltının
omuz başından uzakta bir şehir
tastaman bir şehir geliyor omuzlarını titretip
bir yanlış doğru olmayan anne gibi
gizlenmiyor bu asır onun başından
güneşte dipsiz kova beni seçmiş beni seçmiş
canlı canlı ağlayan hücrenin
huyunu ve öz toprağını
yoklayın siz çok yorgunum ben bakınıyorum
saniyen daha solgun daha içinden çıkılmaz
gün doğumuna hazır bir bardak çay
bir büyük bardak mitralyöz
Bir dolmayan yanımız
bir de hergün korkudan bir şeye
dokunup kalıyoruz
kanımızdan zehirli bir iğne geçiyor
ve güneşten korkuyoruz.
Bunlara benzer bir yüzüm var
her virajına insanlar devrilir
ama soylu deyince ben
içerde kalmış bir insanım
Taşırlarınıza bunun için
hem kendim binmiyorum
hem söylemezdim
nedir sormazdım
birşey durunca
kaçarsam su koşmak
bilinen birşey midir
bir köpeğin yeni doğmuş
konuşmayan eniklerini iskelede bir adam
korkunç bir sepete mi koydu
onları
denize o mu götürüyor
peki
ben kimim
Cahit Zarifoğlu
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






