06 Nisan 2015

Yel Değirmenleri

Yaşamak azaptır çok zaman,
Dualara açıldı ağız.
Tükendi dizlerde derman
Akşamı bulamayacağız.

Sürülerini götürdü Beniisrail
Gitmek düştü adamlara.
İmdada yetişti Ebabil,
Kuşlar vurdu camlara.

Geceye, göklere minnettarım,
Mütarekenin verdiği haz.
............................................
Gün doğarken bozuldu tılsım,
Sokakların çağrısı sabah olur olmaz.

Beni kurtaracak biri yok hazırda,
Ölümün takibi henüz çok geriden.
Mihneti esvap gibi geçirip sırta,
Yel değirmenlerine hücum yeniden.


Behçet Necatigil



Sonraki yıllarda, ilk şiirindeki "azap" için şunları söyleyecektir: "YAŞAMAK AZAPTIR ÇOK ZAMAN. Bu Bir ruh yapısı sorunudur, sonucudur. Ben ilk kitabıma o mısra ile başlarken elbet bilemezdim değişmez doğrultunun bu olacağını, olduğunu, belki bir tesadüfün yüze çıkardığı, demek ki bilinçaltında vardı, yeşerdi, kök saldı." (Bile Yazdı sf 94).

Kahverengi

Ahşabı gıcırdıyor
Efendimiz
Nazik basabilir misiniz kalbime
Sesiniz Gulliver kalıyor
Tahtakuruları inciniyor
Efendimiz
Saat kulesinden atar mısınız sesinizi
Oysa nice şarlatandan ıskartaya ayırmıştım kalbimi
Kutsanmış sokaklarda ayak diredi
Roma'dan kalan eski bir kitabe içinde
Yandı Neron'un emriyle
Öksürdüm efendimiz
Ambara buğday doldurur gibi öksürdüm
Ah bir bilseniz
Çürük ceviz ayıklar gibi baktılar kalbimin içine
Şişş
Sessiz olun
Tahtakuruları inciniyor
Oturma izinleri bitiyor ayın dönümünde
Terkedilmiş sessiz bir mezarlık olacak
Kalbim 'tahtalı köy' kalacak

Bu yazılanlara
En çok kahverengi yakışır efendimiz
Rasyonelliğin göklerinde
Nice mavi-kırmızı yarışırken
Az biraz toprak ve yağmurla dize dizeriz
Dize getiremeyiz, dize geliriz


Ebru Aydoğan

Muhatap

bunda merak edecek ne var
bir mısra, hayat kurtaran bir mısra
a’yı ne kadar uzatacağını bilmeyenlerden şair
intikam alacaktır
tercüme kokan yerli kahpeliklerden
telif olsa da fark etmeyecek
otuzuna gelmiş ama yirmisine gelememiş kızlardan şair
kırkına gelmiş ve adına para bastıramamış erkeklerden
hiç asabı bozulmayan, başka her yeri bozulan
aptallar için tekrar etmek gerekirse
şair intikam alacaktır
küçücük elleriyle büyük davranmaktadır
bunda haklıdır

telefonlar şarzda, her şey yolunda
doğal felaketler ajandalarda özenle işaretli
istatistik tabloları mükemmel görünmekte
çaresizlik eğrisi yükselerek sürmekte
sayfalardan taşan çılgın bir eğri
hızlı bir eğri, renkli, manyak, sapık bir eğri
adı şehvetle tekrarlanan bir eğri
yükselen eğri

tacirler yeteri kadar kurnaz şairler yeteri kadar uykusuz
istiklâlde satılır istiklâl madalyaları en ucuz
etler ve oburlar kışa hazırlar
karılarının siparişini düşünürken ölmüş adamlar
harika bayatlamış poğaçalarından bir ısırık daha alabilir
ama şair
vazgeçmeyecek
çaresizlik sürmelidir
nedeni bilinmemektedir

bıktırıcı yeniden de eski bir hesap
deftere yazılmıştır
şımarık çocuklarını iyi okullara kaydettiren mütedeyyin esnaf
lacoste bir tişört giyip cnn’e çıkınca
timsah olmaktan da çıkmış sayılmaz
sümerbank botlarıyla büyümüş bir kuşaktan
ablaların ördüğü kazaklarla okumuş
bunun şiirde bir karşılığı olmalı
hayatçı mujikler, müsamere birincileri, kafaderisi avcıları
keyifle uzatırlar bir romalı’nın kılıcına kafalarını
bunun şiirde karşılığı yok

sadece muhataba anlamlı boş sözlerle
her poetikanın bittiği bir nokta var
hayat kurtaran bir mısra yok
hayat kurtaran bir mısra var


Osman Konuk

Beyefendi

beyefendi
öyle zannediyorum ki siz
tam dişimizin kovuğuna göresiniz

ki madem ki siz
efendisisiniz bazı kelimelerin

bir öğleden sonra aydınlık bir salonda
birer fincan kahve içerken
basit mevzulardan uzun uzun
tek kelime etmeksizin konuşmak isteriz

tekrarın güzelliği vardır
donar kalırsınız beyefendi
bakarsınız
mahsur kalmışsınız kelimelerin karşısında

anlamını kelimelerin oynak yerlerini
bilmeniz ve kaydırmanız dilinizden
bir söz dizisini
ne mükemmel

beyefendi
sizi ve kelimelerinizi
torunlarınıza kadar seveceğiz
galatımeşhur olsa da biz

karşılıklı risk alsak şu dünyada beyefendi
buluşsak aydınlık bir salonda
kadife bir koltuk okşarken baldırlarımızı
sade birer kahve içip de
eski bir tabirin peşine düşsek

siz
biz
bir de kelimeler

öz türkçe olanlar
batı dillerinden gelip dilimize girenler
kurultay onaylılar
dinî ve milli olanlar
toplu cima yapsak

sahip olduğunuz kelimelerden sizi çok kıskanıyoruz beyefendi
keşke kurtulsak etki alanından
yer çekiminin kuvvetinden
kafiye sevsek ve ne var aydınlık bir salonda
oturup karşılıklı birer kahve içsek
unutsak kaldığımız yerleri
unutsak kaldığımız yerlerdeki tüm kelimeleri
yepyeni bir dille bekliyoruz sizi beyefendi


Hatice Meryem

Ve Ne Kadar

İnsan ne kadar yaşar sonunda?

Bin gün mü, yoksa bir gün mü?

Bir hafta, yüzyıllarca?

Ne kadar sürer insanın ölümü?

Ne demek “Sonsuza dek”?

Kafam bunlarla dolu,
işin aslını öğrenmeye koyuldum.

Bilgili rahipleri aradım,
ayin sonlarında bekledim onları,
Tanrıyı ve Şeytanı
ziyaret ederlerken gözledim.

Bezdiler sorularımdan.
Fazla bilgileri yoktu,
yöneticiydiler sadece.

Doktorlar kabul etti beni,
konsültasyonlar arasında,
ellerinde birer neşter,
batmışlar aureomycin’e,
her gün biraz daha meşgul.
Dediklerinden anlayabildiğim kadarıyla
şöyleydi sorun:
çok sürmüyordu bir mikrobun ölümü,
tonlarca birden ölüyorlardı,
ama yaşayabilen birkaçı
kötü huylu çıkıyordu.
Öyle ürkmüştüm ki
gidip mezar kazıcıları buldum.
Büyük boyalı cesetleri
yaktıkları nehir boylarına gittim,
sıska kemikli gövdeleri,
korkunç lanetlerin
buharını taşıyan imparatorları,
bir kolera dalgasıyla
serilip giden kadınları.
Kumsallar gördüm ölülerden
ve kül rengi uzmanlar.

Fırsat bulur bulmaz
soru yağmuruna tuttum onları,
beni yakmayı önerdiler:
bütün bildikleri buydu.

İçki aralarında yanıtladılar beni
yurdumda mezar kazıcılar:
– “Kendine kanlı canlı bir kız bul
ve bu saçmalıklardan kurtul.”

Böyle mutlu insanlar görmemiştim.

Türkü söylüyorlardı kaldırıp kadehlerini
ölümün ve sağlığın sağlığına.
Azman zinacılardı bunlar.

Döndüm eve daha yaşlanmış
dünyayı katettikten sonra.

Artık bir şey sormuyorum kimseye.

Ama her gün daha az biliyorum.


Pablo Neruda
Çeviri: Erdal Alova

Ölü Çizgi

Bir zehir
Birikir odalarda,
Almaz ki veresin rüzgâra
Rüzgâr deli değil.

Birden yayılır kanda
Kararır dört yan.
Bir çöküntü başlar yaşamanda
Her şeyin değersizleştiği an.

Deniz mi bu, geçilmez
Aşılmaz dağ mı?
Tam bana göre, uyuşuk
Miskinlik gibi var mı?

Nedir seni saran bu sis
Yok dünyalarda tad.
Kuvvetsiz
Böyle daha rahat.

Yaşamışım kaç para
Mezar taşları neci?
Deli gibi sarılsam da hayata
Kalacak nesi var ki?

Kitaplar seslenir, yüksekten, mağrur:
- Gel bize, kurtul, gel!
Almanızla bırakmanız bir olur,
Böyle daha güzel.

Sokaklar seslenir, akpak, temiz:
- Hadi gel, avunursun!
Bütün sokaklardan iğrenirsiniz,
Avunmak şöyle dursun.

Aşklar seslenir, çekingen,tatlı
Ama inanma, maske!
Övünülür bir tarafım kalmadı
Düşmanları sevinsinler, daha ne!

Ölü çizgileri dünyanın
Biz sizin esiriniz,
İster bırakın
Öldürün isterseniz!

Derken kalkar perde:
Bu ırmaklar benimçin bir daha akar mı?
Özledim hani nerde
Yaşamak gibi var mı?

Behçet Necatigil

Çöl

Gidiyorum yalnız / Çok dar ufuklar bana
Bağlayan hayatımı zincirler
Gidiyorum yalnız
Yakıyor bu acı bu üzüntü beni
Yalazları tuttu evreni beni seni
Açık yaraları yiyip tüketti beni

Bir teşekkür bile etmedin bana

Yıldırmalarımın arkadaşı
İzliyor beni heryerde bu yürek darlığı
Kırıp geçirdi fırtına yelkenleri
Hızlı gitsem bile
Kalsam bile çölde
Karardı ışıkların tümü
Ellerinden sunucunun kupadan yansısa bile

Kumla örtülüyorum kuşkularımda
Ey ölüm
Ey kuşku
Ey kum
Durmadan sarsıyor geceler kalbimi
Geceler çok renkli yalanların gözlerine atıyor beni
Dağıtmaya dumanını odunluğumun
İçiyor geceler iççekmelerimin ateşini
Ey yaşayan karanlıklar tutsağınızım işte
Üzgün
Olanak varsa koparmaya benden bu zincirleri
Teşekkür ediyorum
Ne ki hiçbir uygun belirti
İyiye yormuyor sabahı
Koşuyor benimle karanlıklar
Diyor ki bana
: 'Hiç bekleme artık
Hayatın sabahını'


Muhammed Mazhut
Çeviri: Nuri Pakdil