19 Nisan 2015

Han Duvarları

-Osmanzade Hamdi Bey'e-


    Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
    Bir dakika araba yerinde durakladı.
    Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,    
    Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...    
    Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,    
    Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.    
    İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!    
    Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,    
    Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...    
    Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,    
    Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,    
    Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...    

    Ellerim takılırken rüzgârların saçına
    Asıldı arabamız bir dağın yamacına.    
    Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,    
    Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
    Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
    Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
    Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.    
    Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.    
    Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
    Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince    
    Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
    Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.    
    Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
    Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine.    
    Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,    
    Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,    
    Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
    Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan    
    Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,    
    Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...    
    Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine    
    Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.

    Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan;    
    Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
    Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,    
    Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
    Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,    
    Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.    
    Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri    
    Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
    Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya    
    Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.    
    Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
    Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
    Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,    
    Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
    Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı    
    Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
    Gitgide birer ayet gibi derinleştiler    
    Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler...    
    Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,    
    Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;    
    Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,    
    Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...    
    Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,    
    Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken    
    Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;    
    Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
    Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa    
    Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;    

        "On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan    
          Baba ocağından yar kucağından    
          Bir çiçek dermeden sevgi bağından    
          Huduttan hududa atılmışım ben"    

    Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...
    Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.    
    Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
    Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;    
    Araya gitti diye içlenme baharına,    
    Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...

    Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
    Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.
    Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri    
    Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
    Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,    
    Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...    
    Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,    
    Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
    Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,    
    İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
    Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden    
    Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
    Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,    
    Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
    Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
    Burada son fırtına son dalı kırıyordu...
    Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
    Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
    Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;    
    Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...    
    Gönlümde can verirken köye varmak emeli    
    Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!"    
    Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana    
    Biz menzile vararak atları çektik hana.    

    Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş    
    Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
    Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
    Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
    Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
    Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
    Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
    Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;

        "Gönlümü çekse de yârin hayali    
          Aşmaya kudretim yetmez cibali    
          Yolcuyum bir kuru yaprak misali    
          Rüzgârın önüne katılmışım ben"    

    Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
    Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
    Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde    
    Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
    Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,
    Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
    Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
    Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

        "Garibim namıma Kerem diyorlar    
          Aslı'mı el almış haram diyorlar    
          Hastayım derdime verem diyorlar    
          Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"    

    Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
    Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
    Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
    Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
    Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
    Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..
    Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
    "Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"
    Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
    Dedi:    
           "Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"
    Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
    Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...    
    Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.    

    Aradan yıllar geçti işte o günden beri    
    Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,    
    Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
    Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
    Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
    Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
    Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..    


Faruk Nafiz Çamlıbel

Akşam

Yüzünde elleri sonsuz denizin
Gömelim yüreğe dediğim durum
Saçların en derin bir gökyüzüdür
Varamaz ellerin merdivenleri

Her an bir güvercin çırpınır durur
Kalb atışlarında ve gözlerinde
Bir sırdır içinde evler anneler
Çocuklar başında bir yeşil çelenk

Göklerden bir haber gibidir umut
Görünmez bir yerde saklanmış mahcup
Su gibi içtiğin çok zor son on yıl
Sadakat anıtı bir sonbahardır

Duygu ve sabırdan bir deri giydin
Kuşandın demektir ölümsüzlüğü
Bulutlara gömülü sedeften yüzün
Dünyanı kuşatmış destansı hüzün


Mehmet Akif İnan

Melce

Bir kâse su gibi dökülse kuma
Kuramlar kollayan dik başlı aklım

Rüzgârın başıma verdiği şekil
Yol olsa içimin ormanlarında

Unutsam eşyanın gürültüsün
Rengini suların tadını gülün

Günleri bir secde hızıyla geçip
Erişsem mahşere bir iftar gibi

Genişle ey kalbim kardan sözlerle
Ayıkla ve yıka pıhtılarını


Mehmet Akif İnan

Sal

Bir altın damarı parlıyordu ilerleyen mağaranın ağzına doğru,
     göz kalınlığında. Orada kalabalıktılar. Birbirlerini
     yaşamaya alıştırıyorlardı. Seslerini duymuyordum.
Başımı çevirdiğimde ana-damarı gördüm: Tam saçlarımın
     hizasından toprağa doğru iniyordu. Kara saçlarımdan
     toprağa kadar altın bir rüzgârdı bu.
Sal kımıldadı.
Sıkıntılı bir ses duydum.
Hepsi birden dönüp bana doğru baktı. Canlı bir şey olduğunu
Görmek üzereydiler
Çerçevenin içinde.


Mehmet Taner

Duruş

Ki bazı sözlerin anlamı
O sözlerin söylenişindedir

Yılların sayısına girmediyse Seniha
Nereden zaman almıştır

Ki bazı durumlara söz yoktur
Hem neden olsun
Her durumun dili daha başka durumlardır

Ben bu derinliği bu kadar
Nerden bulayım
Ki herkes nerden bulsun
Bulmanın dili aramaktır.


Edip Cansever

12 Nisan 2015

Her Harf Bir Melek

"Şiir bir yolculuktur"
Demiştim bir gün anneme.
"Hayatın düşselliği
Ve derin gerçeği aşkın,
Eğer beni çağırırsa,
Kaçınılmaz bir yolculuk olur hem de."

Annem gülümsemiş, 
"Önce doğanın dilini öğren,
Bir harita gibi
Göstersin sana gizli yolları
Yazıya giden"
Diyerek, 
Yaşlı incir ağacının
Alçak bir dalını
Kendine doğru eğmişti.
Ağır bir ayrılık düşüncesi,
Artık gölge gibi
Vurmaktaydı yüzüne.
Elinizdeki kavak inciriyle
Şaşkın ve kararsız
Kalakalmıştı,
Hüznü bir güz ikindisinde...

Bense,
Annesinin elini bırakıp kaçan
Küçük bir çocuğun merakıyla,
Nereye varacağımı bilmeden,
Olanca gücümle
Uzaklaşmak istiyordum o gölgeli bahçeden,
Gençtim.
Bir ömür boyu koşabilirdim,
Yere düşen bir yaprağın içindeki
Saklı harflerin peşinden.

Dön çocuk yüreğim,
Dön tahta evine.
Orada bekliyor 
Annen ve herkes.
Tahta masa, tel dolap,
Çini soba yerli yerinde.
Kuyunun yanı başında
Üç beş nergis açmış bile.
Bak karakış neredeyse bitecek,
Okunmuş eski bir kitap gibi
Çekilecek köşesine.

Haydi koş çocuk yüreğim.
Aç bahçe kapısını
Gir içeri.
Fıstık çamı kurumamış,
Kurur mu hiç.
Seni bekliyor
Dal uçlarında ışıldayan damlalarla.
Alakarga tekir kedi,
Anılarda kalan 
Ne varsa bekliyor seni.
Çatıda uçan kiremitler,
Harf olmadan eski renginde.
Pencereye kirli bir perde gibi asılan
Mart güneşi,
Harfsiz de güzel.

Hayatımız, 
Yazıya emanet edilmemiş daha.
Yazı yok,
Ama umut var evimizde.

Kimseciklerin gülmüyor mu yüzü?
Gülmesin, ne çıkar.
Onlar aptal!
Demek örümcek ağları dolanmış
Yaşlı kızların saçlarına?
Kurumuş
Kar ile pekmez,
Önlerindeki çanakta.
Olsun,
Sarhoş dayının
Seni her kucaklayışında,
Yüzüne bulaşan,
Şarap kokulu bir sevgi
Ve güven duygusu var ya,
O yeter sana!

Daha senin için doğacak,
Aşktan da büyük
Aşklar var ufukta.

Yaşanacak hayat,
Şiirden uzun,
Kavgalar şiirden zorlu,
Ve gözyaşı,
Şiirden çok daha parlak
Olduktan sonra,
Odalardaki hüzünlü suskunluk,
Küstürmesin seni çocukluğuna.

Kırık bir çömlek parçası gibi,
Binlerce  yıldır
Yeryüzünün yürek atışlarını
Duyanlardan ol,
Kulağını dayayıp toprağa.

Haydi koş, 
Bak kim duruyor karşında!
İncir ağacına yaslanmış
Öylece duruyor.
Yazıya dönüşmemiş
Ve adı konulmamış bir kavrayışla,
Sözden önce sevgi vardı dercesine,
Görünmeyen kollarını uzatmış 
Annen sana.


Melisa Gürpınar
Her Harf Bir Melek / Varlık Şiir
Kitabın ilk ve son şiirleri

Konuşmalar

Söz,
şiire dönüşürken,
bir çocuk kâkülü gibi
kısacık mı kesilmelidir ille de?
Hayır!
Şiir annem gibi
uzun uzun seslenmelidir
uykusunda,
olmayan sevgiliye.

Durgun,
derin soluklu,
içine kapanık olmalı,
belki de bütün gün
uzanmalıdır koltuğunda.
Bir sanduka kadar heybetli
ve düşünceler kadar ağır
çantası da,
durmalı ayakucunda.
Ama,
kendini ölümsüz sanan
ve her sabah
bir umut çiçeği açan
yüreciği,
hiç durmadan kıpırdamalıdır
yün yeleğinin altında.

Perde inmiş gözlerinde
oynaşan bin bir hayal
ve beyaz dudaklarından dökülen
kırık dökük anılar,
kimselerin okuyamadığı
eski yazı bir defterden
saçılmalı ortaya,
sonsuzluğu çağrıştıran
yaz bahçelerinde
uçuşurken kopuk sayfalar,
kör bir yılanın çevikliğiyle
kamışların arasından
akıp gitmeli gizlice yıllar.
İncir ağacının dibinde
kum falı bakan
dilsiz köle ise,
bir yanılsama olarak
görünmeli ara sıra
fotoğrafın arabında.

Şiir de annem gibi,
mevsimi
kuş seslerinden
aşkı
saklı bir mendilden,
tüm hayatını
gülden sormalıdır
bana kalırsa.
Ve hiç çıkmamalıdır
yaldızlı çerçevesinden dışarıya.
Aklı yürüyen bulutlara
ve oyuncak atına takılıysa,
ne yapsın şiir sokaklarda?
Eh bir de yolu düşerse
kalabalık alanlara,
eski dostların çoğuna rastlamalı,
aynı annemin yaptığı gibi
durup hatırlarını sormalı,
adresler almalı.
Sevinçten
al al olmalı yanakları ki,
anlaşılmasın yoksulluğu
yalnızlığı.
Aslında,
hep çocuk kalmalı şiir.
Avuçlarında ezik bir şeker,
yanaklarında tozlu yaşlar
ve yüzündeki mahzun gülümsemeyle,
pencereden bakan
öksüz bir çocuk olarak kalmalı.
Korkmalı gök gürültüsünden,
tabancadan,
kara örümcek ile perili köşkten.
Dili peltek çorabı düşük,
tekir kedisi kaçmış olmalı evden.
Eğilip denize dokunmalı,
düşlerinde yol alan
köpüklü yelkenliden.

Ölecekse de şiir,
yaşlanmadan ölmeli.
Yaşı belirsiz olmalı
aynı annem gibi.
Hiçbir ayna kırığına
basmadan daha,
tutunup rüzgârın ipine,
limon kabuğu kokan
camdan bir dünyaya
kayıvermeli,
kış odasına geçercesine
tüylü terlikleriyle.
Eğer ölecekse şiir,
buz tutmuş çığlığı yükselirken
göklere,
gecenin kanı sürülmemeli
saçlarına boş yere.


Melisa Gürpınar