01 Haziran 2015

Daldıkların her neyse seni baya oyalamış olmalı

- Keyfin nasıl
- Soran Sağolsun.. keyif değilde huzur diyelim.. kandil sayesinde daha iyiyim bugün.. yüklerim hafifledi. Beraat kandili günü hayatımda hep bambaşka sayfalar açıldı, dönemeç gibi bişey bu gün.. bakalım yaşayıp görücez kardeşim
- Özel geceler sende hep olumlu etki yapıyor, iyi geliyor. Ne mutlu sana. Nasıl sağladığını bilmek isterdim.
- Hep! Hep mi ? Sende de ne tespitler var haa. Kontak kuruyoruz işte .Hep bu mihval üzre kalabilsek keşke.
- Keşke.
- Dalıyoruz işte gafletlere. Halbuki üç günlük dünya.
- Bağlantın koptuğunda huzursuzluk artıyor.
- Aslında sürekli kendimle cenk halindeyim. Unutuyoruz dostum aaaahhh ahh!
- Sen uzaklaştıkça agresif depresif oluyorsun, şükür.
- Peki ya sen nasılsın?
- Huzursuz olmayı isterdim.
- Nasıl?
- Kontak kuramıyorum.
- Perdelerin çoğalmıştır. Daldıkların her neyse seni bayaa oyalamış olmalı. Tıfli mani çocuğunu biliyor musun ?
- Hayır.
- Tasavvufta geçiyor. Okumuş olman lazımdı bunu. Yazıklar olsun sen ne oluyorsun Allah aşkına. O kadar okuyan biri olduğun için çok şaşırdım. Benim okuduklarım senin okuduklarının yanında cin ali serisi gibi kalır ayol. Kısaca bahsetmemi ister misin?
- Lütfen!
- Ki, kendimle ilgili korkum da budur. Geri dönüşü olmayanların en kötüsü bu. Her insanın doğarken bir tohum olduğunu varsayar anlatım tarzı en iyi anlaşılır şekli bu tohum gerekli ortamı sağlayıp patlamazsa çürür ya da kurur diyor. Tıfli mani = yani mana çocuğu. Içimizde var, bizimle geliyor. Bazı alimlerin de haber verdiği gibi bu çocuğu büyütmenin yani imanı güçlendirip yaşama çevirmenin bir süresi var. Bu sürenin de aşağı yukarı 35 ten sonra 45 ten önce olduğu söyleniyor, yani yaş olarak. Dikkat edersen inkar yolunu seçmiş insanların yaşları ilerledikçe suratları meymenetsizleşiyor. Işte onlar artık geri dönüşü olmayan bir yola girmiş oluyor, tıfli mani çocuğunu yasatamamış öldürmüş oluyorlar. Tabi kesin hüküm Allaha ait. Haşa! Anlatabildim mi?
- Çok iyi anladım, büyük bir silkinme için çok kıymetli veriler ortaya koydun.
- Dalga geçme yaa
- Estağfirullah! Çok ciddiyim
- Peki, o halde bak icabına!
- Meşgul oldukların uyarın uyarıcıydı.., İmanı güçlendirme veya kaybetme eşiğindeyim.
- Yapmaaa! Yapma bunu kendine...
- Bu çocuğu bu binayı güçlendiremezsem vay halime..
 Yolladığım mesajda önemli bir detay vardı; Efendimizin nasıl namaz kıldığı;
Huzeyfe (r.a.) şöyle anlatıyor:

"Bir gece Peygamberimizle birlikte namaz kıldım. Bakara sûresine başladı, ben içimden, yüz ayet okuyunca rukû eder, dedim, devam etti. Ben, her halde bütün sûreyi bir rek'atta okuyacak diye düşündüm. O, yine devam etti. Ben bu sûre ile rukua varır dedim, sonra Nisa sûresine başladı, onu da okudu. Sonra AI-i İmran sûresine başladı, onu da okudu."

"Ağır ağır okuyor, içinde tesbih bulunan bir ayet gelince tesbih ediyor, istek ayetine gelince istekte bulunuyor, sığınma ayetine gelince Allah'a sığınıyordu."

"Sonra rükua gitti ve: “Suphane Rabbiye'l-azîm - büyük Allah'ımı tenzih ederim.” dedi. Peygamberimiz rukuda da kıyamda olduğu kadar kaldı. Sonra: “Semiallahu Iimen hamideh - Allah kendisine hamdedenin hamdini işitir.” dedi ve doğruldu. Rukuuna yakın uzun bir süre ayakta durdu, sonra secde etti ve: "Ulu Allah'ım'ı tesbih ederim" dedi. Secdesi de hemen kıyamı kadardı."
Namazı böyle kılıyordu.
- Aa Hayır biz çok meşgulüz. O kadar zamanımız yok. Zaten küçük namaz sureleri dışında ezbere bildiğimiz de yok.
- O küçük surelerin anlamı da kâfi ya. Ben müsadeni isteyeyim. Gayet verimli bir sohbet oldu benim için. Teşekkür ederim. İrtibatını koparma O'nunla
- Amin Amen. Huzurla kal huzurda kal kalalım yani
- Amin. Hoşçakal

31 Mayıs 2015

yerim yurdum gözlerindir

kadın

sevdiğim..beni unutacaksın
unutacaksın bir zamanlar sana
yüreğimi verdiğimi

bir başka dalgaya kapılırken
 kıyılarımı terk edeceksin
bir zaman sonra oturup
ezgilerimi dinleyeceksin belki

acılarımı bir kenara koymuşken
ismim unutulup gidecek
yerim bilinmez olacak belki

acaba… aklına gelecek mi sevdiceğim
bir zamanlar beni sevdiğin

erkek

cevabım şudur: sevgin doğrumdur
affediciliğim ve isyanımdır

sana bir umutla geldim
kollarımda baharsız kuşlar
bir ülkenin enkazında
acıların rüzgarları sürüklerken beni
yüreğimde fırtınalar koparırken

bir vahadır sana olan sevgim
acılarımın son bulduğu

bir esintidir sana olan sevgim
insanlara ezgilerimi taşıyan

bir esrimedir sana olan sevgim
içimde volkanlar alevlendiren

bir umuttur sana olan sevgim
sabahın şafağında beni karşılayan

bazıları aşktan ölürken
ben sende hayat buldum

bir yurt seçseydim
yerim yurdum sevgin olurdu

seni unutmuşsam
yürekte unutmuştur beni

 kaybolsam bir yerde biline

yerim yurdum gözlerindir


Farouk Goweedah
Çeviri: Musa Ağgün

ölüm kapıda bekler

1
dolanıp durdu bir çıkar yol için
kapıdaki ölümden fakat boşuna

2
ölüm kapıda bekler
bir yiğit nereye gitse

3
sende olmayan nedir
bir yiğitte olup ta?

4
her şey toprağa kavuşur
eceliyle buluştuğunda

5
aldın istediğini çoğu zaman
çok zahmet çekmeden

6
seni saran toprak mani oldu
cevap vermene bana

7
ah! kalbim dayanabilse
bir an olsun senin yokluğuna

8
ecel canımı alaydı oğul
seni alacağı yerde


İslam öncesi Arap kadın şairlerinden Al-Sulakah’ın  (السلكة  ) oğlu Al–Sulak için söylediği ağıt.
Oğlu Al-Sulak’ta bir şairdi. ( Ölümü MS 605 )

Çeviri: Musa Ağgün
Kaynak: cevirmeningunlugu.blogspot.com.tr


Kızgın Kedim

kaç kezdir aynı şeyi söyleyip duruyorsun:
“hayatında başka bir erkek var mı ??”
evet.. evet.. beni bir mezar mı zannettin sen
ziyaretçisi olmayan

dışarıda ne kadar çok erkek var bir bak.. bir tanem
kuşları olmayan bir bahçe göremezsin


eskide kaldı her şey
kurtuldum senin sihrinden
ve zayıflığımdan
her zayıflığının bir sonu vardır

beni seviyor musun!! bunu demeseydin keşke
bu geçmişte kalan bir şey.. ne zamandan beri mi
geçmişte kaldı? bakıyorum ki benimle ilgilenmeye başladın
nerden bu coşkulu aşk sendeki?
bir sandalyeden başka
bir şey değil miydim
değerli eşyaların arasında?

bir tarla hasadı çoktan yapılmış
ne ah kurtarır onu ne de vah


göğüslerime bakıyorsun
bir tacirin malına baktığı gibi
sen malına ağlayan adam
kaybettin malını mülkünü
hesabımız eskiydi.. hemencecik gördüm işini

içimizden kim kaybeden?
sana cennet kapılarını açmıştım
vermiştim  meyvelerini… nadir bitkilerini
fakat bugün.. ne ateş kaldı ne de cennet
bu aşka inanmayın cezası


bana bir kez olsa insanca davransaydın
başka bir adam olmayacaktı hayatımda


Nizar Kabbani
Çeviri: Musa Ağgün

İlk Söz

bir zamanlar olduğum çocuk uğradı
bana
yabancı bir yüzle.
bir şey demedi. yürüdük
sessizce birbirimize baktık. adımlarımız
yabancı akan bir nehir.
bir araya getirdi bizi, rüzgarda uçuşan bu kağıtlar adına, kökler
ayrıldık
bir orman yeryüzünün yazdığı ve mevsimlerin suladığı.
ey bir zamanlar olduğum çocuk, yaklaş
bizi birleştiren ne, şimdi,  ve ne diyeceğiz birbirimize?

Adonis
Çeviri: Musa Ağgün

Yol Üstündeki Semender

Intiharla bir söyleşi
bu kitap.

Edemediğim
ve edebileceğim
intiharlarla.

Her insan
aklında en az bir kez
öldürür kendini.
Çünkü biliniyor artık;
tek içgüdü değil
yaşam içgüdüsü.

Sözcükleri seçen kişi,
zamanı sorgular durmadan
ve bu güncel zorunluluk,
isteyelim istemeyelim;
tarihsel bir an’da
ontolojik bir sorun olarak da
belirir.

Galiba şu
intiharın kökenindeki soru:

Onaylıyor muyum?
Buradan bakıldığında,
bir “öteye geçiş“
sorunu değildir intihar.
Tam tersine:
bir “burada oluş“sorunudur.
Sartre’ı anımsayalım:“İntihar
bir başka yoludur
dünyada varolmanın.“

Camus’den yüzyıl önce
Novalis yazmıştı:
“İntihardır
tek felsefe sorunu.“

Bu yüzden
yaşamın da
sorunudur.

Yaklaşık olarak
“her yerdedir yaşam“
diyor Seneca.
Ama bu yaklaşım,
dünyasının “aydınlık”tan
görünüşünü yansıtıyor;
gelgelelim
bir de “karanlık” yan var
tarihin içinde işleyen.

Bu ikilemi
şöyle dillendiriyor
Sergei Moscovici:
“Ölüme hayır demek yetmez
yaşama evet demek gerekir.“

“Evet“i söylerken
kekeleyen,
adayıdır ölümün.

Ve insan
en beklenmedik anda
en umulmadık anda
kekeleyebilir.

Yesenin’i onaylamayan,
“bu hayatta ölmek
kolay iş,
yeni bir hayata başlamak
güç olan“
diye yazan Mayakovski,
yine de öldürdü kendini.

Benzer bir yazgıyı
Paylaştılar gencecik Can İren’le
60’ını geçen Rasih Güran.

Yanlış’la doğru’nun
sallantılı olduğu bir zemin bu.

Kesin olan şu:
Kur’an’ın da İncil’in de
kovulmuşu’dur müntehir.
Büyük Yetke’nin amansız
muhalifi’dir de ondan.
Bir de şu:
umut besleme olanağı
kalmamışsa, yaşamın
anlamı da kalmaz. Eğer
verdiğimizin dışında
verebildiğimizin dışında
bir anlamı varsa.

Bu kitabın adını andığı,
ölümlerini bir bir
denemeye çalıştığı 12 insan,
korkak oldukları kadar cesur
umutsuz oldukları kadar
umutluydular.
Yaşamlarından da
ölümlerinden de çıkaracağımız
dersler, unutulur gibi değil.
Yapıtları ise içlerinde
kendi suretlerimizin yansıdığı
kristal aynalardır

Edemediğimiz
ve edebileceğimiz
tüm intiharlar
ateşten gözleriyle bakıyorlar
yolun üstündeki
bir semender gibi


21 Ocak 1933, Ankara

Ahmet Oktay

Virginia Wolf

Üşümesinden belli içimin: bitiyor yaz.
Ufuk kör bir gözün ardı kadar boş. Geçiyor son
kuş sürüleri mumların titrediği bir katedralde
dinlediğim orgun sönüp giden yankısı gibi dinli-
yorum kanatlarının sesini

Ey üzünç diyorum: Yaşamımın toplamı, koyakların
ıssızlığından damıtılmış bana kalan tek bilgelik.

Üzünç: kolsuz bir askerin sakallı yüzü yansıyıp vitrinin
camında 'kendini öldür' diye iç geçirince; tezgahda
sızıp kalınca çocukluğunu ele veren göçebe
yüreğin sözü, kucaklanmayınca artık sevgili beden
ve gözyaşlarında parlayınca terkedilmiş baba ocağı

Dupduru gözlerle baktın bana ey yitik çocuk:
derede seyrederken kendimi ve öptün, ülkeler
vadeden bir öpüşle

Bu işte üzünç,
bu işte onulmazlık.

Yaz bitiyor:
gece iniltisini emziriyor büzülüp toprağa doğru çekilen
ağaçların, zaten yaralı belleğime daha bu sabah
bir uçurum kıyısıymış gibi dalıp gitmiştim saksının
çatlağına,bahçede yürürkende ayaklarım yapraklara
gömülü, bir kez daha Rhoda'nın sesiydi:
"Ah yaşam, nasıl da korktum senden."

Bitiyor yaz: Ürperdim demin, biçimler dönüşebilir diye
düşünürken tek değişmeyen yüreğim ama yüreğim:
Paslı bir kapı işte, açılınca da inildeyerek ardında
hiçbir şey yok büyük karanlıktan başka.
Yine de konuşuyor biri:

Melek değil hükümlü kendini dünyaya doğru fırlatan:
"Siz lekelediniz beni ve çürüttünüz."

Çöldeki su damlası gibi Söz: Emiyor onu demir,
beton ve cam, savaş ve tecim;
Yitiktir ve kovalanmıştır açıklamak isteyen
Söz

Ah bilemiyorum henüz yaşamımın tümünü, dok
işçilerinin suda yüzen sapları kesilmiş çiçeklere
benzeyen yüzlerine bakıyorum, şalına sımsıkı sarılmış
ihtiyar kadının çay bardağına değince bir kemik sesi
çıkaran eline bakıyorum, çilli bir oğlanın otobüsün camında
yassılmış burnuna bakıyorum: Bir giz mi bunlar belirginlik mi?
Üstelik hem göreniyim düşlerimin hem görüleni:

Üç başlı bir köpekle söyleşiyorum sık sık, elimde
bir gül; yağmalarken bir kitabın paha biçilmez gömüsünü.
Yine de yazgım o sözcükler, biricik ödevim.

Ve herşey bana sesleniyor: binlerce parçaya bölünüyor,
dağılıp gitmeden önce dokunuyorum herbirine:
Su bardaklarına, sarı, kırmızı, mor kurdelelere;
pencerenin nice yağmurlar, nice karlarla boyası
gitmiş pervazına; bir albümün gün boyu birbirleriyle
fısıldaşan sararmış fotoğraflarına, ıssız kar ovaları gibi
yalnızca rüzgarın sesiyle uğuldayan bomboş sayfaları gibi

Ah yazıma kimi zaman da, ateşe tutulmuş bir elin
acısıyla karalanmış yazılarıma:

Kanı çekilmiş ve dudakları hummanın koruyla kavrulmuş
bir yüz bu. Nedir aradığı ve nedir yitirdiği?
İnsan çiçeklenmelerinin ve insan yıkımlarının arasında.
Kişisel tarihler mi kurdum yaşamın sabuklamasıyla
yoksa varolan tarihlerin kurgusu muyum?
Ah yazı(m) taşıllaşan yazı(m): Aradığını ve yitirdiğini
biliyorum sonunda:

Yanmış bir kelebeğin külü.

Yaz bitiyor işte. Ayaküstü bir söyleşiydi zaten pespembe
ibrişim ağaçlarının altında. Kışa taşıyorum dünyanın
tortusunu: şarkılar, ağlayışlar, vedalar, buluşmalar,
karartma geceleri, sirenler, yaşamı saran sis:
İç içe giren, sarmaşan. Son bir gözgöze geliş zamanla:
Yanmış bir kelebeğin külü: Mavi-beyaz bir kelebeğin
külü...


Buluştuk Septimus, Clarissa, Rhoda. Mrs. Ramsay
dupduru bir ırmağın kıyısında, su yankılıyor dağılan ve
birleşen doğaya tek bir cümleyi:

"Şu küçücük varolma sorunu bitti"

Akıyor ırmak


Ahmet Oktay