28 Ekim 2015

Tabiat Bize Gülüyordu

Gün henüz aydınlanmamış... Karanlık ile aydınlığın ayrılacağı son dakikaları yaşıyoruz.

Tecde Fidanlık mevkiinde, yürüyüş için ilk adımlarımızı attığımızda bizi pürüzsüz, berrak ve temiz bir havanın beklediğini gördük.

Bugünkü yürüyüşümüzün çok neşeli ve mutlu geçeceği belliydi.

Havamız yerinde idi.

Manzara ile temiz hava bir araya gelince, gökyüzü bize nimetini yağdırıyordu.

Yüce Allah, bereketini ve sihirli iksirini işte bu vakitlere sığdırmıştı. Rızk ve kuvvetin gizlendiği önemli saatlerdi. Biz bunu keşfeden ender insanlardan biriydik...

Allah'a ne kadar hamdetsek azdır.

Hastalıkları şifaya çeviren, güçsüzlere güç veren, huzursuzlukları def eden, insanı adeta kanatlandırıp uçuran müthiş bir zaman dilimiydi.

Hele bir de bugünkü gibi berrak ve temiz, okjiseni bol bir havaya denk gelirse...

Hele bir de Banazı tarafına yürüyorsanız...

Hele bir de mevsimler sonbaharsa...

Bu kadar çok mutluluk bir insan için fazlaydı.

Mutluluk zehirlenmesi yaşayabilirdik.

Yağmur sonrası tabiat bütün toz-çamurundan arınmış, sanki banyo yapmış, şimdi kurulanıyordu.

Tabiat bize gülümsüyor, bize tertemiz sinesini açıyor, bizi adeta kucaklıyor, okşuyor, seviyordu.
Tabiat bizim biricik dostumuzdu.

Seviyorduk biz sararmış yapraklarıya ceviz ağacını, kızıla bürünmüş kayısı yapraklarını, kıpkırmızı rengiyle yemişenleri, taa uzaklardan gelen horoz sesini, pır diye yanıbaşımızdan uçup giden kuşları, Banazı deresinde akıp giden suyun sesini...

Seviyorduk, seviliyorduk.

Tabiat ile konuşuyorduk.

Bizi alabildiğine mutsuz eden kişilere ve olaylara inat tabiatla sıkı bir dostluk kurduk.

Yalnız değildik.

Tefekkürün, şükrün zirvesi tabiat bizim sadık ve temiz bir dostumuzdu.

Yürürken alnımızdan damlayan ter damlası ile yağmur sonrası yemişenlerin üzerinden akan yağmur damlası birbirine çok benziyordu.


Alişan Hayırlı

26 Ekim 2015

Kime gönül verir isem benim ile yâr olmadı

Kime gönül verir isem benim ile yâr olmadı
Hâlim bilip derdim sorup bana vefâdâr olmadı

Hak'dan meğer takdîr idi gönül sana âşık idi
Hiç kimsene bencileyin derde giriftâr olmadı

Aşkdan değil şikâyetim kendi tâli'imden durur
Kendi yolun aramayan câhildir ol er olmadı

Aşk bir ulu hil'at durur bir niçeye verdi Çalap
Bir niçeler mahrûm kalıp aşktan haberdâr olmadı

Aşk bir ulu nazar durur âşık cânı dîdâr durur
Aşkı olmayan gönüller vîrânedir şâr olmadı

İbrâhîm'e Nemrûd odun aşkdır gülistân eyleyen
Aşkdan çün erdi bir nazar gülzâr oldu nâr olmadı

Yaratıldı yer ile gök Muhammed dostluğuna
Levlâk ana delîl durur onsuz yer ü gök olmadı.

Aşkda kahırlar çok olur aşk erine gayret muhâl
Yûnus âşık oldun ise âşıklarda âr olmadı

Yûnus Emre

Yûnus Emre ile Aşk Yolculuğu
Mustafa Tatçı / h Yayınları / 2015

Şehir ve Doğa Burcundan

Kimi kımıltılı kimi hareketsiz
Kimi konuşa

Kimi kımıltılı kimi hareketsiz
Kimi konuşan kimi sessiz
Bu insanlarda yenilmeyen bir güç var
Çobanların ruhu nasıl sığmazsa kırlara
Bu insanlar da sığmıyor meydanlara.

Yüzlerde okunan sadece
Kararsızlık, tedirginlik, endişe
Ve içsel yalnızlığın hüznü
Ve asla dinmeyen sıla özlemi.

Sıla, ey ruhumuzun coğrafyası!

Hep bir hazırlık kargaşasında büyüyor halk
Şehrin sokaklarında, caddelerinde
Meydanlarında

Evlerin önünde bahçelerde
Çoğalıyorlar
Her yerde ve her şeyde
Büyük bir göçün telaşı var!

Atlar kişnemeye başladı
Sabahı selamlıyor horozlar
Yer yer tütmeye başladı bacalar
Şehri denetleyen bir dev gibi
Yükseliyor ufuktan güneş
Işığının değdiği her şey
Parlıyor
uyanıyor
canlanıyor.

Hep yarınları bekledi bu insanlar
Geldiğini hiçbir zaman farketmediler
Hep arkalarında yas tutan bir sevgilileri
kalmış gibi!
Hep önlerinde kendilerini bekleyen
bir özülke varmış gibi
Beklediler.

Telefon tellerine konmuş bu kuşlar
Hangi habere ayarlanmışlar?

Bu gelen esinti bir haber mi getirdi
Sevinçle ürperen doğaya?

Yaşayıp durduğumuz anların
Uçsuz bucaksızlığında
Yükseliyor güneş
Yükseliyor umutlar!

Bütün canlılar
Aşkla mest, aşkla diri
Yağmurun sesini dinler gibi
Dinliyorlar birbirlerini.

İnsanlar kıvılcımlanıyorlardı
şehrin meydanlarında
Çağırıp duruyordu ıssız kırlar onları
Nehirler gülümseyen sevgililerin
gamzeleri gibi

Girdaplar oluşturarak akıyorlardı
İnsanlar fısıldaşıyorlardı
İnsanlar kıvılcımlanyorlardı
Yazgılarına inanıyorlardı
Aşklarına güveniyorlardı
Sırlarına sadıktılar!

Sonra ölmüş bir boğanın donmuş
gözlerinde
Kaynayan kurtçuklar gibi
Kaynaştılar şehrin içinde
Sonra koşuştular
Kendilerini kırlara vurdular
Susamış bir davar sürüsünün
Su yatağına koşuşu gibi.

Yürüdüler insanlar
Dizi dizi, sıra sıra, konvoy konvoy
Biteviye yürüdüler

Güneş adeta bir vicdan azabı gibi
Her an biraz daha ağır
Çöküyordu omuzlarına
Dallarından ölü ağırlıklar sarkar gibi
Durup duruyordu meyve ağaçları
Buğday başaklarının
Ayakta durmaktan yorgun düşmüşler gibi
Eğilmişti başları
İnsanların sanki toprağa yapışıyor gibi
Kalkmaz olmuştu yerden ayakları.

Her an büyüyen bir susuzluk gibi
Yakıcı bir özlem;
İçlerinde büyümeye başlamıştı insanların.

İpek bir dokumanın havada dalgalanması gibi
Kanın damarda ılık ılık akması gibi
Şehirlerin düzeni, evlerin gizemi, odalarının
mahremiyeti
Yataklarının derinliği, yorganlarının serinliği
Çağırıyordu onları.

Tepelerin ardında bekleyen yalnızlık
Ürkütüyordu onların bedenlerini
Doğanın kendine mahsus diriliği
Ürkütüyordu bedenlerinin ölümcüllüğünü.

Ey kabına sığmayan kırlar!
Ey kabuğunda can çekişen kent!

Kimsenin efendisi değilsin kırlarda
Kendinin bile
Her şeyin kölesisin şehirlerde
Kendinin bile!

Ey insan niçin?
Tedirginsin dişi kuşlar gibi
Fırtına öncesinde.

Ey şafak uyandır bizi öperek alnımızdan
Ey doğa emzir ruhumuzu
Ey şehir kovma bedenimizi kapından
Ey aşk merdiveni ulaştır bizi cennetine!


Erdem Bayazıt

21 Ekim 2015

Sessizlikten bir önceki söz

Bazen fısıltıların sesi, kulakları sağır edecek bir yüksekliğe erişebiliyor.

Duyduğum bunca şey arasından hangisine, gerçekten hangisine ses denebilir?

Hiçbir zaman söyleyemeyeceğini bildiği binlerce sözle, hiçbir zaman durduramayacağını bildiği koca bir karmaşanın içinde yaşayıp gidiyordu.

İçini dökecek bir yer bulamayanlar, ömür boyu o ağırlığı içlerinde taşıyarak yaşamaya mahkûm oluyor.

Sanki sonsuzca sükut edip dinlemeye amade bir sahilmişim de, deniz beni orada yüzüstü bırakıp gitmiş gibi...

“Bizler, uçmak isteyen balıklar gibiyiz, elden ne gelir ki!” diyor Rilke hikâyelerinden birinde.
Ne çok insan, ne çok başka insanın içinde umutsuzca kök salmayı bekliyor.

Sadece kendisini hatırlatınca hatırlanan da aslında unutulmuşa dahildir.

Ne zaman “Kimim ben?” diye sorsa, etrafındaki hazırcevaplar hemen bir cevap tutuşturuyordu eline; kendi cevabını düşünmeye hiç vakti olmadı bu yüzden.

Dünya meşguliyetleri her gün insanlardan daha erken uyanıp bütün yol başlarını tutuyor.

Bulmayı umarak yöneldiği yerde, ne olmuşsa olmuş, kendini büsbütün kaybetmişti.

“Aradığım hiçbir şeyi yerinde bulamıyorum!” dedi biri. “Çünkü yerinde olmayan sensin!” dedi yanındaki.

Sırf bir daha bulamam korkusuyla, içindeki sonsuz sıkıntıya sımsıkı sarılan insanlar da var.

Küçük heyecanlar için büyük anlamları feda etmeye ne kadar çabuk alıştık!

Anlamı ustaca cilalanmış bunca artistik sözü, dev bir anlamsızlık yapbozunun parçaları olarak bir araya getirmediğimizden emin olabilir miyiz?

Nefes kesici herhangi bir güzelliğin ya da sarsıcı herhangi bir hakikatin, her şeyden önce hayrete düşürmesi ve dilsiz bırakması gerekmez miydi bizi?

İnsan ilahî ahengin bir parçası olduğunda hakikatin, aksi halde o hakikatin doğrulayıcısı olan yalanın bir parçası olur.

Sanma ki güneş, bir insanın doğumunu hayranlıkla izlemez!

“Hakikat, insanın sebeb-i vücududur; büyüklüğümüzü oluşturur ve küçüklüğümüzü bize gösterir” diyor 'Yansımalar'da Frithjof Schuon, yani İsa Nureddin, rahmet olsun.

Hakikat hep bizimle; ama çoğu zaman biz onunla değiliz!

Sağda solda ne kadar oyalanırsak oyalanalım, coşkun bir nehir gibi akıp gitmekte olan hayat bizi bir yerde durur bekler zannediyoruz.

Kaybedilmiş hiçbir ânın yedeği yoktur!

“Kaybolmak istemiyorsan” dedi meczup, “bütün hayatını, en son nefesinden bir önceki nefesinde yaşa!”.


Gökhan Özcan

Hasretli, üzüntülü ve matemli değilim

...
Vefa gösterdim bir adama
Ancak ayağının tersiyle vurdu o aşkıma ve umutlarıma
Verdiğim her şey helal olsun ona
Ancak karşılıksız verdiğim gönlüm müstesna
Sessiz bakışlarımda yine
Söylenmemiş hikayelerim var
Giyinip kuşandığımda yine
Gizli fitnelerim var
Ona verdiğim şeyden dolayı üzüntülü değilim
Hasretli, üzüntülü ve matemli değilim
Yeri dolmayan o gönülden başka
Yemin olsun Allah’a yoktur eksiğim

Furûğ-i Ferruhzâd
Çeviri: Nimet Yıldırım

Tempo

Bu sessizlik keskin bir haykırışıdır yalnızlığın
Kalbim sükûnet içinde
Beklediği kimse yok
Böyle dinliyorum hayatımın temposunu

Hulûd el-Mualla
Çeviri: Mehmet Hakkı Suçin

Kafes

Çırpınıp duruyorum
Süs kuşu misali
Günler geride bırakıyor beni
Hizasında duruyorum bir temenninin
Kapı açılıyor
Ama iki kanadım yok ki benim.

Hulûd el-Mualla
Çeviri: Mehmet Hakkı Suçin