21 Şubat 2016

Manzara Gülüşlü Kız

Harflerin gülüştüğünü senin adında gördüm!

Haydar Ergülen


Ağlarım aklıma geldikçe gülüştüklerimiz

Lâ-edrî


Gülüşlerimiz nasıl da söndü galadan sonra sokağa atılan çiçekler gibi

Cemal Süreya


Çocuk gülüşlü ağız! Hayattan daha fazla,
Çok defa ölüm bizi tutar ince bağlarla.

Charles Pier Baudelaire


(bu sensin
ve sesin
bu terin ve tenin ıslaklığı
kal öyle
ısıt gözlerimi gülüşlerinle…)

Yılmaz Odabaşı


Bu yüzden ayağım sürçüyor. Ve yağmur
Acıyan tatlı bir gülüşle yağıp duruyor.

Hart Crane


Seni çok özleyeceğim gülüş.

M. Çolak


Biz senin gülüşünden müsaade isteyip
Yüzünün bir köşesinden atlas gibi
Kayıp düşerken.

Nâzım Hüsnü


Manzara Gülüşlü Kız

öpüşmekte güçlük çeken bir kızdı işte

Enver Ercan


İstersen yoksun bırak beni ekmekten,
yoksun bırak beni havadan, ama
yoksun bırakma beni gülüşünden.

Pablo Neruda


Gecede gülüşün,
gündüzde, ayda,
gülüşün
adanın dolambaçlı sokaklarında,
gülüşün seni seven
bu hantal erkekte;
fakat açtığımda
ve kapattığımda gözlerimi,
uzaklara gittiğimde,siirde-
geri döndüğümde,
esirge benden ekmeği, havayı,
ışığı, ilkbaharı,
fakat gülüşünü asla,
yoksa ölürüm ben.

Pablo Neruda


sizin sesinizle şakırlar,
aynı gülüş onlarda da var,

Sait Maden


Aralar mısın hatırama öyle her akşam
Ilık gülüşlerinin gölgesiyle yüklü perdelerini.

Necati Cumalı


Ey güzel çocukluk, ey utangaç güzellik.
Ey utanışın gülüşü, gül peçeli kız oğlan kızlık…

Tevfik Fikret


Mutluluğun capcanlı anıtını gördüm geçen gün
Dimdik bir yokuştan çıkıyor
Çok yaşlı bir kadınla bir erkek
Kol kola elele
Dayanmışlar birbirine
Bakışları gülüşleri titrek titrek
Sanki yapışıp kaynaşmışlar

Aziz Nesin


Hem kim kadına, sevdaya doymuş. O sırada bana gülümsediğini fark ettim. Gülümsemek dediysem bu senin bildiklerine benzemiyor benim bildiklerime de benzemiyordu, o an karşımda soyunsa gülüşünden başka şeyine bakamazdım inan. Ayak parmağının ucundan bütün bedenine yayılırcasına gülümsedi. İnsanın neresiyle gülmesi gerekiyorsa orasıyla gülüyordu işte.

Kader Büyükbingöl



Yalnızca gülüşü kaldı gülüşümde
Bir de
Sesimde yeşillenen ses, onun.

Ali Asker Barut


oturup gülüştüğümüz yerlerden geçmemeye
ve oralara hiç gitmemeye çalışıyorum..

Rıdvan Canım


Seni güvenciyle severim çocukluğumun.
Kaybettiğimi sandığım bir aşkla severim
Yitirilmiş azizlerimle beraber—Seni ömrümün bütün
Nefesleriyle, gülüşleriyle, gözyaşlarıyla severim!—Ve, Tanrı öyle istiyorsa eğer,
Öldükten sonra seni daha da iyi seveceğim.

Elizabeth Barrett


öpüldüğü yerlerden kanar aşk
acı siyahtır oysa, kanar ve boyar gözleri
gülüşlerimi tahliye et ey Panos ..! Cezasını çekmedim mi..?

Pelin Onay


Kimselerden ögrenmediği bir gülüşle

Edip Cansever


istedim ki gülüşümle senin aşkına karşılık vermiş olayım

 Furuğ Ferruhzad


“bıyıklarımız büyüdükçe
gülüşlerimiz kısaldı be abi” diyor…

Mehmet Emin Arı


olmadı mı ellerini sevdim gülüşlerini
ateşler yaktım ısındım karanlığında
yoluma çıktıkça gözlerinin akşamı
ne ürkek ne büyük olduklarının akşamı

Kemal Özer


Güneş senin, bahar senin, bak sen de bir çiçeksin;
Gül ki, benim küskün gönlüm o gülüşe özensin,
Sessiz dağlar kahkahana cevap versin, bezensin.

Rıza Tevfik Bölükbaşı


şaşarım gülüşünün ardından güneş doğmazsa

Ahmet Erhan


bir nefeslik sigaraysa gülüşlerimiz,
içine çek, söndüğünde yakmaya geldim

Pelin Onay


Hani ya bir gülüşünle istesen,
Dünyayı gözümden azâdederdin.

Cahit Sıtkı Tarancı


Öyle güzel bir yorgun adamdı ki babam,
böyle bir gülüşüyle ve susuşuyla
emeği, ekmeği, barışı
öğretiverirdi tastamam.

Dinçer Sümer


O, kırmızı mürekkep gibi dudaklarıyla, zoruna
utanarak gülümsemeye çalışır.

bu gülüş en aldatmazıdır vaatlerin.

Turgut Uyar


Ve her şey kopar yerinden
Bir buluş bir gülüş ve unutuş ellerinden
Ellerinden beyazlıklar dökülür

Alaeddin Özdenören


Bazen, bunalıp gidesim gelir kadınım
aklıma sen gelirsin,
aklıma sevmelerin gelir.
Gülüşün takılır gözlerime
gidemem o zaman.

Gassan Satar


şte gittin
işte boşaldı odadaki yerin
işte doluştu yüreğime
birlikte geçen o kısacık zamanın tüm görüntüleri
Kırık dökük sözcükler soluk alışlar sızlanmalar gülüşler
Sıkıntılarıyla sevinçleriyle
gerilmeleri ve boşalmalarıyla
hepsi yüreğimde yol alıyor şimdi

Ersin Salman


Bu kadar mutluluk çok bana
Onu günlere
Onu aylara bölmeliyim
Ve bir tek gülüşünü senin
Kutlamalıyım yıllarca.

Ahmet Erhan


Salıver bizi, biri var ki
Bir gülüşünün verdiğini vermez sana
Yıllanmış bilgisi tüm okuduklarının
Ona bakalım ona.

Ezra Pound


sürülmüş toprak kokuyorsun
biçilmiş çayır
söğütlüğü geçince
her yer çiğdem, gelincik ellerin
baktıkça açıyor yüzün
baktıkça bulutlar ve güneş
serçeler karışıyor gülüşüne

Arif Ay


Oysa hep sulhtan bahsediyor gülüşün.

Düşsel


Kapıyı ittiğinde çalacak bir çıngırak.
-Duyuyorum o sesi şimdiden, berrak-
Geçeceğim yol, çıkacağım üç basamak,
Ellerinden sıyırıp atacağım eldiven,
Her halin, gülüşün, kokun, bütün ruhunla sen!

Ziya Osman Saba


gülüşleri bir sigara içimi zamanı kadar az
her nefeste biraz daha kısalırken
bütün beklentileri
duman duman uçuyorlardı.

Ahmet Muhip Dıranas


Ey faydasız ağlayışlar, ey zehirli gülüşler;
ey eksinlik ve kaderin açık ifadesi, nefretli bakışlar!

Tevfik Fikret


Sil yeniden yazmaya başla beni,
Yeni bir sima bahşet,
gülüşüme, bakışıma kendinden bir şeyler kat,
Kurtaramadan öl.
Malın-mülkün bana kalsın
Evlatlık al beni.

Masuma Ahadova


Bana ömrünce sürecek bir sevdayı
Mahmur bir gülüşünle vermişin.
Bileklerinden, parmak uçlarından
İnceden terli avuçlarından,
Doya doya
Öpmüşüm,
Ağlamışım…

Turgut Uyar


küçük gözleri ile bir kız bakardı takvimden
kadehimi kaldırırdım gülüşüne.
vefalıydı, iyi kalpliydi, güzeldi
sarhoş olurduk beraberce…

Turgut Uyar


Bir gülüş, bir mahzun bukle saçlarında
Bir eski çiçeği andırırsın yazdan.

Turgut Uyar


gülüşleri dolunay
öpüşleri sarmaşık

Nihat Behram


bir çocuk gülüşünde ya da eski bir türk filminde
farkında bile olmadan aklına gelebilirim..

Ali Lidar


Satmadınız mı elinizdeki şiir kitaplarını?
Ve çocukların gülüşlerini

Nizar Kabbanî


benim bir sevincim var yüzün artık akşam
bir çocuğun gülüşünü görüyorum nereye baksam

Turgut Uyar


ben sana güldüm
istedim ki gülüşümle senin aşkına karşılık vermiş olayım
ancak senin gözlerindeki hüzün
ellerimi titretti benim

Furuğ Ferruhzad


Vakit akşam.
Gün ölmek üzere.
Güneş ışıklarını topluyor eşyanın üzerinden.
Kızılca kıyameti kopuyor dünyanın.
Kara kefenini giyiniyor gün.
Gülün rengi soluyor, eşyanın cezbesi yitiveriyor.
Hatırla ki, senin de akşamın olacak bir gün.
Ömrünün ışıkları solacak.
Hayatının perdesi çekilecek.
Dudaklarında donacak gülüşün güneşi.

Mevlânâ Celâleddîn


anımsamıyor son gülüşün kırsak kahkahasını

Hüseyin Yurttaş


bir şey söyle, yorgunluğumu alsın
eski sevgiler ışıldayan bir şey
gülüştüğümüz günlerin aydınlığı vursun yine

Hüseyin Yurttaş


birden rakıya su karışır gibi
gülüşün ağaçlıklarda
ıssız göl diplerinde aşkımız

İzzet Yaşar


Yorgun gülüşünü tanımasan da
Sürgünde söylenmiş şarkılar gibi
Yüreğine sessiz bir yağmur düşürecek
Sana bu gece bir konuk gelecek

Haydar Ergülen


konuşursak akşam olur ve yine yağmur yağar
gidersek gülüşler azalır buralarda

Ahmet Telli


Nasıl unuturum ki gülüşü gül olanı 
Sevgilimdi, ya da ben öyle sanırdım 
O gitti, elimde bir çiçek dağınıklığı 
Bütün yolların ucunda kalakaldım. 

Ahmet Erhan


Salıver bizi, biri var ki
Bir gülüşünün verdiğini vermez sana
Yıllanmış bilgisi tüm okuduklarının
Ona bakalım ona.

Ezra Pound


Gülüşün takılınca aklıma,
öylece kalıyorum…
Ne bir satır, ne bir harf
Seni yazmak böyle zor işte,
Huzur nasıl anlatılır ki?

Azize


bir de
gülüşünüzle
tanımlıyorum
sizi,
artıyor yaşama sevincim

A. Altındal


ve gittikçe artıyor avucumda tuttuğum ateş
gülüşlerimi yok ederek bakıyorum dünyaya

Sıtkı Caney


Gitgide birçok şeyler öğrendi ya; önce gülmesini öğrendi. Mahzun, zarif bir gülüş buldu o ağız. Nereden, nasıl getirdiler bu gülüşü de oraya oturttular, bunu öğrenemedim. Kadınlığın, güzelliğin sırrı!

Sait Faik Abasıyanık


Gençlik, ne yazık ki, bilmiyor bugün: 
Ne gözyaşı döktürmeyen keder var, 
Ne sevinç olmadan, gülüşmek mümkün! 
Sen öldün…Zamanla dağıldı yasın. 
Üstelik de başka bir kadın buldum. 
Ne ki bende kaldı hep gözyaşların 
Gülüşünü her an içimde duydum. 

Nikolay Alekseyeviç Neksarov


Ölümsüz gülüşünle başlıyorum
Her güzelliğe her sevince
Bir yağmur ince ince
Sürerken beni başka zamanlara

Afşar Timuçin


Ben seni eskiden de severdim 
Ama bitecek bir rüya ürkütürdü beni 
Ya alışırsam sıcaklığına 
Ya alışırsam sevdana 
Ya alışırsam güzel gülüşüne 
Ya alışırsam sevişmelerine 
Saklardım usulca sorgularımı
Kendimden habersiz korkularla 
Gömerdim sevdanı yüreğimin en derinine

Gassan Satar


nefesini yüzümde tutuyorum
gülüşünü aklımda

Cahit Zarifoğlu


Bir gün baksam ki gelmişsin.. 
Gülüşünde taze serin bir rüzgar 
Ellerin yine eskisi kadar güzel 
Çiçek açmış dokunduğun bütün kapılar.

Yavuz Bülent Bakiler


gülüşün pierre lotide bir kahve molası…

Hakan Gülhan


 Gülüşün, derin bir gölün menevişlenmesiydi.

Şükrü Erbaş


Herkesin her şeyi kolayca konuştuğu
Arkasını döner dönmez unuttuğu zamanlardı.
Bütün güneşler, içinde doğup içinde batan biriydim
Kekeleyen bir yaşamın hecesinden gelmiştim sana.
Öyle iyi konuşuyordun ki, öyle bilerek, bana öyle yakın
Açık denizler gibiydi sesin hiçbir sözcüğe sığmayan
Gülüşünün engininden bir baş dönmesiydim artık.
Sonra bütün söylediklerini doğruladın gövdenle
Uçsuz bucaksız çıplaklığında yaşadım dünyanın sınırlarını.

Şükrü Erbaş


babam genç bir gülüşle süslemiş yüzünü

Aslı Durak


kardeşler ben çalayım siz görün
nasıl geçilir kiraz rengi sokaklar
soluk soluğa yeni aşklarla
yorulmaz yaşlı bir yürek bile
gülüşler ona akar da

Haydar Ergülen


Karşılaşırsak yıllar sonra
(Bilirim bu karşılaşma
umulmadık şehirde ve
zamanda olacaktır)
Tek isteğim bulabilmektir yüzünde
O yürek yeşerten gülüşünü
Unuttum sanma
Bir de gözlerini isterim
Eskisi gibi derin

Naim Kandemir


bir anlamı olmalı içimde yankısını büyüttüğüm sesin
nereye gidersen git kokun tenimde sen içimdesin
gülüşün bir şarapnel parçası çıkmaz bedenimden.

Kemal Bayrakçı


Yüzümde o eski gülüş yok artık
Yakamozların eski büyüsü yok
Sadece umut var, şimal yıldızım sanki
Sislerin ardından göz kırpar

İlker Pamukçu


Kaç çölün serabından geçti, sınamanın acıları 
Susuzluğuma bir gülüşün yeter gibi 
Sana geldim yüreğimin susuzluğunu gidermeye 
Meşakkatsiz bulmadım seni ey sevgili

Dündar Sansur


Geceleri 
Yalnız ve budala ay
Bana benziyordu
Bir tuhaflık vardı gülüşümde
Büyüyordum.
Aşkı düşünüyordum arasıra
Efendisini gövdenin.

Bejan Matur


Güldümse inanma, bil ki bu gülüş
Güldüğüm sabahın bir rüyasıdır
Dudaklarımdaki acı bükülüş
Veda akşamının sonsuz yasıdır.

Şükûfe Nihal Başar


Güzeldir karşılıklı susuşmak
Daha güzeli de gülüşmek,

Nietzsche


gücünden habersiz sakin gülüşün 
kamçılıyor içimdeki bütün köleleri 

Murathan Mungan


Bir kadının içinden ağlayışı, gülüşü,
gözlerinden ziyade bacaklarına yakın,
bir lisandır onların duruşu, bükülüşü,
kadınlar! onlar varken konuşmayınız sakın.

Necip Fazıl Kısakürek


Gülüşün cehennem ateşidir çatırdayan
Yaşamın dibini parlatıyor kıvılcımları gülüşünün

Guillaume Apollinaire


Gizemli kokular ve gülüşler
Beni bir yaza gömdülerdi bir zaman
Annem olan bir sessizlikte
Belki de onun kalbidir açan
Derin bir gülün içinde

Ataol Behramoğlu


bana gülüşü, gözyaşlarını verdin
böylece yıkıntılardan iyi şansı ayırdığım
şarkımı yapan iki maddeyi
ve benim olan hepinizin şarkısını.

teşekkürler hayat, bütün verdiklerin için…

Violeta Parra


Bir gülüşüne yeryüzünü bağışlarım;
bir gülüşüne gökyüzünü;
bir öpücüğüne… bilemem,
ne bağışlamalı senin bir öpücüğüne.

Gustavo Adolfo Becquer


Sanki ilk gülüşünde
Yaşlanıp gitmiştir bir çocuk

Furuğ Ferruhzad


söyleşir
evvelce biz bu tenhalarda
ziyade gülüşürdük
pır pır yaldızlanırdı kanatları kahkaha kuşlarının
ne meseller söylerdi mercan köz nargileler
zamanlar değişti
ayrılık girdi araya
hicrana düştük bugün
ah nerde gençliğimiz
sahilde savruluşları başıboş dalgaların
yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller
elde var hüzün

Attila İlhan


Ey Aşkım!
Güldün mü gülüşünde
Yaşama pınarının
Türküsü çağlar

Rabindranath Tagore 


Bir tatlı bakışla bir gülüşle
Eyyamı hayatımı temam et

Abdülhak Hamit Tarhan


O dediğim deniz kenarımda
Yavaş sesle konuşan
Kadınlar otururdu.
Kahkahayla gülüşen
Genç kızlar bulunurdu.

Behçet Necatigil


Geleceğe ışık düşüren bir gülüşle gülmeyeceğim kimseye….

Ne yapacağımı sanıyorsun ki?

Tenin tenime bu kadar sinmişken,
ömrüm azala azala önümden akarken,
gittiğin gerçek bu kadar herkese benzerken..
Senin korkularını, benim inceliğimi doldurup yüreğime,
bıraktığın boşluğu yonta yonta binlerce heykelini yapacağım.

Şükrü Erbaş


Kendine gülüyorsun sonra da Cehennem ateşi gibi
Gülüşün etrafa saçılıyor
Gülüşünün parıltıları yaldızlıyor dibini yaşamının

Guillaume Apollinaire


Ellerinden bu yana ne sevinç gördü ellerim,
Ne de “elveda”dan bu yana bir
gülüş salıverdi dudaklarım.

Hart Crane


Ne halt edersen et en çok sedef bakışını arıyorum senden ayrıyken
En çokdan çok da dünyaya meydan okuyan gülüşünü

Akgün Akova


Senin yanında yeniden buluyorum adımı
Uzaklıkların tuzu altında gizlenmiş adımı
Yeniden buluyorum öfkenin ateşini saklamayan gözlerini
Bir de karanlığı bir alev gibi delen gülüşünü

David Diop


teşekkürler güzelim
seni tanıdığım için teşekkürler
bedenin iniltin gülüşün hayatın
sesin olan sessizliğini senin
aşkın
teşekkürler kötü talihim benim
teşekkürler göklerimin yıldızı..

Mehmed Uzun


ah… ben hasrete tutsağım
hasretler tutsak bana.
bıyığımdan gülüş sarkmaz

Ersin Ergün


Kimdir bana gülümseyen yeşillik balkonundan
Demek gecelerden sonra nihayet gün doğuyor.
Bir gülüşündü gençliği döndürdü yolundan;
Yanan şu alnım elinin gölgesiyle soğuyor.

Cahit Sıtkı Tarancı


Benim zavallı gülüşüm, seni isteyen,
Hıçkırık dolu şarkım karanlıkta yitip giden.
Artık varmak istiyorum ben yolumun sonuna.

Georg Trakl


ve sonra çek çıkar bir gülüşünle
bütün mutsuzluk resimlerinin dışına
bir yerim olsun benim de bir dalım
sevginin insanı güzelleştiren
o incelikli güven ülkesinde…

Şükrü Erbaş


gülüşünün aylasıyla büyülü
o derin göllerini gamzelerinin
içinde ömrümün yudum yudum yunduğu
o en temiz yerlerini öperim.

Şükrü Erbaş


beni böyle anımsa
küçük bir gülüş
sıyırıp geçerken dudaklarımı
boynumda sessiz öfkemin damarlanışıyla
yanağında ürkek soluğumun buğusu
karşıdan karşıya taşkın
bir şarkıyı yinelerken içimde

Tuğrul Asi Balkar


o duru çocuksu alnın ölüme yüz sürmez
sır vermez bir gülüşle kıvrılır dudağın

Tuğrul Asi Balkar


bizim olmayan insanların arasında
yaşamak,
bizim olmayan
şarkıları mırıldanmak,
bizim olmayan bir
gülüşle
gülmek,

Miguel Angel Asturias


Tenhaydık, tarumardık hayat valsinde
Çocuk gülüşlerine ilikli iki haylazdık

Serkan Engin


Ben senin en çok gülüşünü sevdim
Sevindiren, içimde umut çiçekleri açtıran
Unutturur bana birden acıları, güçlükleri
Dünyam aydınlanır sen güldüğün zaman

Ümit Yaşar Oğuzcan


hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların
bir dakika bile çıkmıyorsun aklımdan
koşar gibi yürüyüşün
karanlıkta bir ışık gibi aydınlık gülüşün

Attila İlhan


Tüm cümleler var olma savaşı veriyor onun güzelliğini anlatabilmek için,
sözlerin gizli bahçelerinde.
Kelimeler insicamsız sarsıntılarla deprem yalnızlığı yaşıyor,
görüyor musun fecr-i sadığa göz kırpan efsane güzelliğin ölümsüz gülüşlerini?

Nail Varal


kırmızı bir yunusun
havada sıçraması olurdu senin
gülüşün ama gülmüyorsun.
beni boğmak mı istiyorsun?
benim zaten boğulduğumu
fark etmiyor musun?

Lale Müldür


Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

La Edri


Gözlerinden göğüme sayısız yıldız akar
Bir gülüşün içimde binlerce lamba yakar

Erdem Bayazıt


Sen benim çok gülüşlü kalbi güzel
Düş çocuğu arkadaşım değil misin
Bitsin artık şu güz sıkıntısı
Bak bahar geliyor…

Engin Turgut


Bir akarsuydu yüzün, gülüşün çırılçıplak
duyguların insan yorgunu. Orada birikip durdun
bir karanfil usulca çizdi bugünün şafağını
şimdi bir kez daha sensizlik
boynumda yeni bir yara.

Veysel Çolak


Daha demin titrek dokuyordu aşkı
Konuşan bakışlar, ince gülüşler
Daha demin vardı

Behçet Necatigil


efendim muttasıl gülüşmüştük sizinle oralarda; gemilerin yorgun durduğu gecede

Cafer Turaç


Hayatta ve ölümde ayrıldık
Ayrıldı iki beden
Gönüllerimiz ayrıldı
Seslerimiz ayrıldı birbirinden
Ellerimiz ayrıldı
Kokularımız
Aynı yatakta uyanmalarımız
Gülüşlerimiz
Gözyaşlarımız
Düşlerimiz ayrıldı birbirinden
Ruhun içindeki gece
Kapladı her şeyi birden

Ataol Behramoğlu


Bir o gülüşü kaldı
Şimdi duvarlarımda
Görmeye ömrümü adak sunduğum
Bir o gülüşü…çın çın
Sesi yüreğimin kıyılarını döven
Üşüdükçe anısıyla ısındığım.

Şükrü Erbaş


Usul gülüşlerimizde hüzün lekeleri
Küçük ayrıntılara yöneldik nicedir.
(İçedönük duygulu karamsar)

Şükrü Erbaş


Bin fersahtan duyarım kimle gülüştüğünü,
Alnından öz kardeşim öpse ben irkilirim.
Değil yalnız ardına kimlerin düştüğünü,
Kimlerin rüyasına girdiğini bilirim.

Faruk Nafiz Çamlıbel


Dalıveriyoruz arada bir
İkimizde aynı şeyi düşünüyoruz belki
Gülüşerek başlıyoruz söze

Nahit Ulvi Akgün


Başka şeyler de vardı, ekmek gibi, su gibi
Gülüşler öpüşler ne bileyim hepsi

Behçet Necatigil


Kısacası:
yoncalara oyalanmış gözlerinde
usul usul uçuşan kelebeksi o gülüş

Nihat Behram


Gülüşü gülüşüme denk, andıkça parıldayan
Andıkça parıldadığım,
Kanmayan, kandırmayan;
Öfkesi kirlenmemiş,

Nihat Behram


Bana bakan bir genç kız;
Kim bilir hangi çılgın ihtirası saklıyor gülüşünde?

Mustafa Burak Sezer


beni güzel hatırla 
sana unutulmaz geceler bıraktım 
sana en yorgun sabahlar… 
gülüşümü…. 
gözlerimi… 
sonra sesimi bıraktım 
en güzel şiirleri okudum gözlerine baka baka…. 

Okan Savcı


Bir gülüşü olsun görülmemiş kadın,
Nasıl ölümsüzsün aynasında aşkın;
Hatıraların bu yanma vaktinde
Sensin hep, sen, esen dallar arasından

Ahmet Muhip Dıranas


bu zemheriler ortasında güzelim
afrika sıcağında mı getirdin gülüşünü

Devrim Murat Dirlikyapan


bir sen varsın hep saçların ağzın 
bir merdiven hücresinde 
uzak çağrışımlarla koşardın ya bensem 
seni sonsuz gelişinle 
saçından tanıyor gülüşünden kaçıyor 

Cahit Zarifoğlu


üç harfli bir sözcük gibiydi yüzü
gülüşü manzara

Enver Ercan


Hayatta ben en çok kendimi sevdim:
Mutsuzluğa eklenen bir gülüş gibi

Baki Ayhan T.


yüzün de olmasaydı
dünyayı yumuşatan o yaz bulutu gülüşün
günlerim neye benzerdi, ya ömrüm?

Şükrü Erbaş


burada bitiyor bir sevda, ele avuca
sığmayan kederle, kimi gülüşler ve bir
o kadar da unutulmaya yatkın anılar
bırakarak geride; belki de birkaç şiir..

Ahmet Erhan


bir gülüşün kalmış bir düş olmuşsun
herşey çığlık çığlık herşey yalnayak

Sıtkı Caney


güldün o zaman, beni uyandırdı gülüşün,
aklım başıma geldi bir anda.
benden ne istiyorsun şimdi söyle.
cennetimin kapısını sımsıkı örttüğün bir sırada?

Sun Yu-T’ang


bu gülüş en aldatmazıdır vaatlerin.
yıllarca sonra bir uzak gurbette bile;
zulmüne dayanılmazken yalnız saatlerin,
bir yeşil yaprak üstünde gözlere,
görünür, uzaklaşır…

Turgut Uyar


Hatmettim bakışının içinde yatan çocuk gülüşlerinin tüm surelerini. 
Sayfa sayfa belleğime kazıdım kadife ellerinin süt kokan yanlarını. 
Her santimetre kareni tertip ve kıraate uygun okudum. 
Nereden okumaya başlamamı istersen iste, 
okurum şimdi seni ben. 
Bende, hangi sayfayı çevirirsen çevir sen çıkarsın karşına. 
Hangi noktayı kaldırsan kaldır gülüşünü görürsün ardında.

Nail Varal


Yani ben seni sevdiğim zaman
Ayrılık kurşun kadar ağır
Gülüşün kadar felaketiydi yaşamanın

Ahmet Hamdi Tanpınar


Tanrı gülüşünle öfkeni almış senin,
Birinden cennet yapmış, birinden cehennem.
Sen cennetimsin benim, ben senin uslu kulun:
Açılsın kapıları bana cennetimin!

Ömer Hayyam


bir kadının gülüşü
kıpkırmızı bir karanfil
şiir olur şairin gözlerinde
ama şairin gözleri
şiir değil

Hüseyin Avni Dede


Bir çocuğun gülüşüne gömün beni öldügüm zaman
uçsun, uçurtmasında kanadı kırık gülüşlerim
bir genç kızın düşüne
bir martının süzülüşüne
sevginin kundağına sarın gözlerimi yumunca
üşümesin yüreğimdeki incinmişlikler

Nuri Can


dayanmak çok zor anne
dindirmez artık en serin gülüşler bile
içim yanıyor anne
çözülmez bir düğüm bu bağlandım bile bile

Sıtkı Caney


Meyvelerini taşıyamayan
Ağaçlar gibiyim
Sularını taşıran ırmaklar gibi
Bu kadar mutluluk çok bana
Onu günlere
Onu aylara bölmeliyim
Ve bir tek gülüşünü senin
Kutlamalıyım yıllarca.

Ahmet Erhan


her aşktan böyle bir şiir kaldı bende
yaşamımın bir dilimini özetleyen
unutuşun çiçekleri bunun için hiç açmıyor
donuyor bir gülüş tek bir dizede
yaşanmış yüzlerce anı, buruk bir özlem
çivileniyor beynimin bir yerlerine
geride -hayır- acılar filan da kalmıyor
bir boşluk yalnızca, uçurumlara özenen

Ahmet Erhan


Gidenler nerde kaldılar, özledim gülüşlerini
bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki
onlardı çocuklara ve aşka ölesiye bağlanan
kadınları güzelleştiren herhalde onlardı
“Tükürsem cinayet sayılır” diyordu birisi
tükürsek cinayet sayılıyor artık
ama nerde kaldılar, özledim gülüşlerini onların

Ahmet Telli


Şehirlere uğramış ki yanımdan geçti,
Haşhaş çiçeğine benzer kızlar görmüştür,
Bir gülüş, bir tel saç, allık pudra
Alıp gitmiştir.

Cahit Külebi


İşte ben hep böyle bildiğin gibi:
Kaderi öpüp başıma komuşum,
Gülüşüm, oturuşum, konuşuşum,
Belli efendim, besbelli
Yaşamaktan soğumuşum.

Turgut Uyar


Gerçi düşündüm de senin şu başyapıt gülüşünü
Bir şair daha anlatmıştı.

Ozan Can Türkmen


Ve hazırım yeniden 
En uzak yollara gitmeye; 
İçimde bir sevinç 
Dudaklarımda bir gülüşle; 

Jose Marti


Ve ne gizlediyse kıvrımına gülüşünün. 
Gördüm ben.

Bejan Matur


Sen başka gönüllere yelken açmanın telaşında
Yeşertirken düşlerini
Ben, silik bir fotoğraftan çaldım gülüşlerini.

Yadigar Ünver


ah çocuk ah kadın ah sevgili
sözlerin aşkı anımsatsa da
gülüşünde onmaz acılar gizli.

Haydar Ergülen


Bir an iki yabancı olduğumuzu düşündüm. Sen bir anda kalkıp yerini başkasına verince, bütün konuştuklarımız, gülüştüklerimiz hayal gibi geldi…. Zamanı geldi sen gittin, ben bu hayalden uyandım irkilerek…

Güneş Bor


Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,ben geçtim…Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kırıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile… Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.

Şükrü Erbaş


bu sigarayı seninle içiyorum
masada senin gülümsemen

Mahmut Avcı


Bir zeytin ağacının gölgesinde,
Ağustosböceğinin sesinde,
nasıl canlanıyor şimdi
zamanın göz kırpan ışıltısında
o deniz feneri gülümseyişin.

Çevat Çapan


çok eski bir resmine bakar gibi baktı bana
dudağında ağlamayı andıran bir gülümseme

Nuri Demirci


Bir sona geldiğin için ağlama,
onu yaşadığın için gülümse

G.Garcia Marquez


Geçip giden evsiz bir sokak durup baktı da pencereme
yüzünde donmuş bir gülümseme
nasıl da içli, sessiz,
nasıl da ince, ürkek,
dokunsam parçalara ayrılacak.

Oya Uysal


sarılayım diye sana geldim
oysa gördüm yapraksız bir dalsın
umudumun gözünde sen
ölümün gülümsemesisin

Furuğ Ferruhzad


gülümsedik gelincik
karanfil nakışlarda

gülümsedik birlikte
yürüyüp sobaya doğru

Behçet Aysan


akşam ıssız bir ağaç biçiminde
sırrı dökülmüş aynalarda görünür
(bakmak, uzaklara dokunmaktır
sen benim en alımlı gözlerimsin)
bakışını duyar gibi güllerden
tıpkı enli ve kalın hüzünlerden
bana bir gülümseme biçer gibisin

Hilmi Yavuz


“Böylesi şeyleri yüzüne bakarak söyleyemem. Ama yüzünü dönmemelisin, ne olursa olsun. Hadi, şimdi git artık.”

Bir an omuzlarımı sıktığını hissettim. Ve başımın arkasını öptü. Beni gitmem için itti. Durup geri bakmadan önce iki üç basamak indim. Gülümsüyordu, ama hüzünlü bir gülümsemeydi.

“Lütfen uzun sürmesin,” dedim.

Yalnızca başını salladı. “Hayır, çok uzun değil” mi, yoksa “Umutlanma, uzun sürmemesi olanaksız” mı demek anlamına geldiğini bilmiyorum. Belki kendi de bilmiyordu. Ama üzgün bakıyordu. Umutsuzca üzgündü.

John Fowles


bir damla güneş görünce
sana da gülümseyeceğim yarın

Arkadaş Zekai Özger


Dedim, deniz de bendim, düşleyen de denizi
Ve sabah olur olmaz üstünde derinliğimin
Bir gülümseme gibi bulacağım kendimi.

Edip Cansever


Kıyıdan el salladık beyaz bir gemiye
gemi gülümsedi. Ne top atışı, ne bir bayrak, ne isim
anladık bir dosta veda ettiğimizi…

Zerrin Taşpınar


fotoğraflarda kalacak kadar yabancı değildik o zaman
her şeyden önce dostumdun,
ıslak hüznümü bile varlığınla gülümsetebildiğim
şimdi gözlerinde yeniden kulaç atmak istiyorum desem,
mavilerinde yüzemeyecek kadar bitkinim artık

Pelin Onay


anlamazdık, bu dünyaya alıştık, şimdi zor geliyor
dünyadan gitmek, bazen rüyama geliyor, kısacık
kalıyor, bir gülümseme kadar. çok uzatma diyor
şiiri kimse anlamaz ve ömrün de uzamaz bundan,
insan yanlışlarıyla büyür, aşkı uzun boylu sanırdım
anladım ama ne zaman, harflerinden de kısaymış aşk,
bazen yazıncaya kadar geçiyor, bazen zaman alıyor
aşkı içimizdeki ormandan kurtarmak aşk kısa, şiir uzun,
sözgelimi bir ağaç kaybolsa da orman yine orman,
ya bir harfi kaybolsa, zaten kaç harf ki insan.

Haydar Ergülen


Uykusunda üzerine kirazlar dökülen
kristal bir bahçenin gülümsemesi olmalı bakışlarındaki…

Engin Turgut


karşıdan karşıya geçerken
eli bırakılan çocuklardık
o insan kalabalığındaki
son gülümsemesiydi annemizin

Zafer Ekin Karabay


Dokunmaya kıyamıyorum sana çimen sana gelincik sana mine çiçekleri sana sümbül
Öyle masumsun ki kırlangıç sana getirsin diye gülümsememi bu sevdalı rüzgara veriyorum

Haşim Hüsrevşahi


son nefesi şairin
hazin bir veda ediş
sonsuza gülümseyiş bir musalla taşında….

Naime Erlaçin


Sonra vakt erişir, toprak gülümser sana;
upuzun bir ömrün ortasında
ne hayata ne ölüme
yakışamazsın…

Yılmaz Odabaşı


Gülümsemelerle dudaklarımızda
Yaşamın tam ortasında sanırken kendimizi
Ölüm hıçkırır birden içimizde
Ta içimizde

R. M. Rilke


uysal bir gülümseme tek sızlanışları
idam mahkumlarıdır aslında ihtiyarlar
ölüme koşullanmış bütün davranışları

Attila İlhan


Tam ‘unuttum’ dersin geri gelir, gülümser ve inandırır seni aşkına. Hiç kopmayacakmış gibi bağlanırsın; O çekip gider bu defa”.

B.Vian


“Bir kere gülümsedi, gerisini hatırlamıyorum..”

La Edri


Önünden bulut geçen
yeşil dağ gibi
gülümseyip durma.
Aşkımızı ele vereceksin.

Otomo Sakanoe Hanım


Birşeyin öldüğünü ve özgür olduğunu düşünürsün, sonra onu içine çöreklenmiş sana gülümserken bulursun. 

S. Plath


Onu bir kez daha böylesine tasasız,böylesine içten gülümserken ancak yirmi altı yıl sonra,solmuş bir polaraid fotorağrafta gördüm. 

Uçurtma Avcısı


Gelecektim. Ama daha bir kötü hatıram olsun istemedim. Ona böyle yazdım. Merhametle bakarak gülümsedim. Görünüşü acımayı da zorlaştırıyor insana…

Cahit Zarifoğlu


sevgilim beni geçmiş yazlara sal
ılık yaz akşamlarına
denizin ve göğün ritmine sal
dalganın ve günün beyazına.
sen de kıyısında kal dalgaların
gülümse.

Birhan Keskin


Bir an gülümseyen talih, değişen kader
Ömrümde bir tek o sonbahar.
Ömrüm oldukça anacağım,
Bir rüya görür gibi geçtiğimiz sokaklar.

Ziya Osman Saba


Nereden bilecektim 
Öğrendiğimde hayata dair herşeyi 
Ölümün gülümsemesi 
Yansıyıverecekti penceremden 

İlhami Atmaca


Kocam ve çocuğum gülümser aile fotoğrafından;
Saplanır derime gülüşleri, gülümseyen küçük çengeller.

Sylvia Plath


Eskiyen yüzümün yeni gülümseyişi, hoş geldin!…

Tayfun Talipoğlu


“Yalnızlık nedir?” diye sordu çocuk
Gülümsedi kadın
“Memeden kestiğimde seni
İçimde doğan boşluk gibidir” dedi.

Gassan Satar


Bir gülümseme geçecek hızla, yüzlerinde,
Hem sakin hem cömert bir gülümseme –
Birazcık da yüz veren –
Ah, ne çok istek duyuyorum,
Vermek için ömrümü, böyle bir gülümsemeye!

Ai Çing


Gözyaşları bir sırdır
gülümseme bir sır
ve bir sırdır aşk.

Aşkımın gülümsemesiydi
gözyaşları, o gecenin.

Ahmed Şamlu


Ben henüz ögrenmemiştim
Hasta babayı üzmemek icin
Gülümser görünmeyi..

Ahmet Erhan


Gülümsedim o sıra,
Bazen sevinirim,
Sevinmek nedense hep yedi yaşında
Ve ah… dedim sonra,
Ah!

Didem Madak


Beni hatırladıkça
Arasıra gönlümü al
Sokakta görünce, gülümse
Yanıma yaklaş
Az elin elimde kal

Ziya Osman Saba


Bekler mi beni
Her yanı, ama her yanı çocuklar gibi gülümseyen
Bir sürü yaz gününün içinde

Edip Cansever


beni böyle anımsa, böyle düşün istiyorum
gülümseyen bir adam, ağlar gibi, sarsak
anla ki, yitik bir ülkeyi korumaya benzer
bir şairin sevgilisi olmak…

Ahmet Erhan


saçların uzundu omuzlarına akardı
gönlümüz şenlenirdi sarışınlığından
onlar mı kestiler sen mi kısalttın
gülerdin içimize aylar doğardı
görünmez dağların arkasından
eski gülümsemeni beyhude aradım
o sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi
çok değimisin birden tanıyamadım

Attila İlhan


Gözyaşları bir sırdır
gülümseme bir sır
ve bir sırdır aşk

Ahmed Samlu


İyi geceler, ey kader!
Bir kez daha gülümse

W Shakespeare


Dedim ki: Ben senden bir şey istemiyorum, gülümsemeni eksik etme yeter.
Senin sesin, benim en sevdiğim şarkıydı.”

Ahmet Ümit


Aradığım nedir o kentten bu kente?
Adressiz yaşamak da sıkar insanı gün gelir
Gider heyecanlar istekler gülümseyişler
Yüreğimdeki denizin suları birden çekilir.

Ahmet Erhan


Tıkanarak, “şakaydı
Bu olanlar! Diye bağırdım.
“Gidersen ölürüm ben!”
Ürkütülen bir ilgisizlikle gülümsedi ve:
“Rüzgârda durma…” dedi bana.

Anna Ahmatova


Sokakta giderken, kendi kendime
Gülümsediğimin farkına vardığım zaman
Beni deli zannedeceklerini düşünüp
Gülümsüyorum.

Orhan Veli


Tanıyorum seni
Gülümsememden öpmüştün beni

Zeynep Güngör Kaya


Otake-san hafifçe gülümsedi. «Sonra yaşlıların tecrübelerinden mutlaka yararlanmak isteyeceklerini de hatırından çıkarma. Ne de olsa ellerinde ondan başka bir şey kalmamıştır artık.»

Travenian


Eskiden her konuda konuşurdum istekle
Bir geniş gülümsemeyle dinliyorum şimdi

Şükrü Erbaş


ne bu şiir ne de bu şehir önemsiyor
yüreğimdeki sevdanın ağır devinimini
bir sen farkındasın be rengin
kürtçe gülümsediğimin

Hasan Tan


Hande-rûluk eser-i rahmetdir
Türş-rûluk sebeb-i nefretdir

Nâbî
(Güler yüzlülük Allahın bir hediyesiyken ekşi suratlılık herkese nefret verir.)


Gonçenin gitti başı araya bir hande ile
Var kıyâs eyle bu gülşende dem-â-dem güleni… 

Nevres-i Kadîm
(Goncanın başı bir gülüşüyle boşa gitti- kesildi- var sen düşün gül bahçesinde her zaman gülenlerin halini.)


Hande-i zlri gibi şa'şa'a-ı subh-ı ümid 
Çeşm-i habldesi şfır-etgen-i hab geldi bafia

Esrar Dede
(Alttan alta gülüşlerini, umut sabahının ışığı; uykulu gözlerini, karmaşa çıkarmaya hazır fitne gibi algıladım.)

Nedür bu handeler bu işveler bu nâz u istiğnâ
Nedür bu cilveler bu şîveler bu kâmet-i bâlâ
 
Nedür bu pîç pîç ü çîn çîn ü hâm-be-hâm kâkül
Nedür bu turralar bu halka halka zülf-i müşg-âsâ
 
Nedür bu ârız u hadd ü nedür bu çeşm ü ebrûlar
Nedür bu hâl-i Hindûlar nedür bu habbetü's-sevdâ
 
Miyânun rişte-i cân mı gümiş âyine mi sînen
Binâgûşunla mengûşun gül ile jâledür gûyâ
 
Vefâ ummaz cefâdan yüz çevürmez Bâki âşıkdur
Niyâz itmek ana cânâ yaraşur sana istiğnâ

Bâkî

Cûş-ı mey şeydâsıdır keyfiyyet-i güftârımın
Hande-i gül mestidir peymâne-i ser-şârımın

Neşve-i mey dâmen-i destimde bir ser-çeşmedir
Câm-ı Cem bir lâle-i hod-rûsudur kûhsârımın

Vasf-ı kaddinle kıyâmetler kopardım şöyle kim
Mihr-i mahşer şemse-i dîvânıdır eş‘ârımın

Bü'l-aceb kâşâne-i nûrum ki tâb-ı âftâb
Mevce-i deryâ-fürûğ-ı tâbıdır dîvârımın

Vasf eden subh-ı bahârın safvet-i tab‘ın Nedîm
Görmemişdir cûşiş-i feyzin dil-i bîdârımın
 
Nedîm

Bezmimiz rûyun ile reşk-i gülistân olsun
Handelerle leb-i la'lin şeker-feşân olsun
İ'tizâr etme Nedîmâ sana kurbân olsun
Gel benim kaşı hilâlim bize bir ıyd edelim

Nedîm

Bir pür nemek kirişmesi bir tatlı handesi
Bir şekkerin tekellümü bir hoş edâsı var

Nedîm

Gülü iltifâtı edüp hande-rûy
Bahârâna ahlâkı bahş etdi bûy

Nedîm

Düşme cânâ dillere sırr-ı dehânın fâş edüp
Gonca-yı la‘lin açılmasın gül-handeye
(Gülleri memduhun iltifatı açtırırken, ahlakı da baharlara koku verir.)

Lebin ki nâz ile bir hande eylemişdi henüz
Onun çemende girîbân-ı gül derîdesidir

Rindden râh-ı mahabbetde girân-bârcadur
‘Âşıkda kor mı tâkat ol hande-rûlıcuklar

Nevbahâr-ı gamına bülbülüz ol gonce-femün
Ararız hande-i dîrineyi giryân olarak

(O gonca ağızlının gam bahârına bülbülüz; eski gülüşü ağlayarak ararız.)

Sabr ü tâkatsiz çıkup bir gül dahi peydâ eder
Hande sığmaz goncenin zirâ leb-i handanına

Nedîm

Oldı sermâye-i hayret bana bîm-i ümmîd 
Bilmem eyleyecek girye midür hande midür

(Ümit korkusu bana hayret sermayesi oldu. Gülmek mi, ağlamak mı gerek bilmem.)

Nâbi

Hande-i gonca temâşâ-yı nihâlindendir
Tâbiş-i şu‘le gül-i berk-i cemâlindendir

Nedîm

Ol hande-i şîrîn leb-i handâna virilmiş
 Bu girye vü zârî dil-i nâlâna virilmiş

Enderunlu Hasan Yâver

Handeye ol dehen-i tengde çün yok imkân
Bir tebessüm de mi mümkin degül ey gonce-dehân

Şeyhülislam Yahyâ

Her ne denlü olsa güllerle gülistân hande-rû
Eylemez ârif gül-i sûrî safâsın ârzû
Ehl-i dil olmaz na’îm-i reng ü bûdan hisse-cû
Gâhi ammâ lutf-ı cüz’îden olunsa güft ü gû
Ârife bir gül yeter dirler meseldür gerçi bû
Bulmadum ben o güli gezdüm bu bâgı sû-be-sû

Cevrî

Söz deminde òande-i laèlüñ ki bir gül-destedür
Gûyiyâ bir âl nâzük rişte ile bestedür

(Sevgilinin gülüşü âşık için gül bahçesidir. Âşık la’l cevherinden meydana gelen gülüşe
hasrettir.)

Üsküplü İshak Çelebi

Mecnūn gibi Rāif’i śaĥrāya düşür de
Eyle yüzüne ħande ne derlerse desinler

Raif Bey

Âşık-ı şûrîdesin gah öldürüp geh dirgüren
Gamze-i düzdîdesiyle hande-i pinhanıdır

Ahmed Paşa
(Aklı başından gitmiş âşığını kah öldürüp kah dirilten sevgilinin hırsız gamzesi ile gizli gülüşleridir.)

Oldu ser-mâye-i hayret bana bîm ü ümmîd 
Bilemem eyleyecek girye midir hande midir

Nâbi


Yadında mı doğduğun zamanlar?
Sen ağlar idin gülerdi âlem;
Bir öyle ömür geçir ki olsun
Mevtin sana hande halka matem.

Sa’dî-i Şîrâzî

(Üç günlük olduğuna bakmadan babasından gülüşünü esirgemeyen Hande kızım, hoşgeldin. 
Gülüşün daim olsun Handem)


"Onun sesini işiten Süleyman tebessüm ederek: 

“Ya Rabbî, dedi, beni nefsime öyle hâkim kıl ki gerek bana, gerek ebeveynime ihsan ettiğin nimetlere şükredeyim, 

Seni razı edecek güzel ve makbul işler yapabileyim. 

Bir de lütfedip beni hayırlı kulların arasına dahil eyle! ”"

(Neml Sûresi 19. Ayet)


Acıları, sevinçleri
Kalbime gülümsemişlerdi
O mavi yıldızlar
Sis gibi onlar da eridi.
Aşkım, aşkım da boş bir soluk
Gibi dağıldı gitti;
Ey geçmişten kalan tek damla
Sen de ak git haydi!

Heinrich Heine


Nasıl da güzel senin gülümseyişlerin.
Nasıl da sıcak sesin, dudaklarının arasından kıvrılıp çıktığında.

Gülümseyişlerinin, sesinin ve öteki güzelliklerinin anısına tutkun olan kişi,

Nima Yuşic


Çayı geçtim ada kaldı
gezmediğim il ora kaldı
     çok büyüttüm gülmedim
     son ümit sende kaldı

Şükrü Koyutürk 


Bağırıyor içimde bir kuş, durmadan bağırıyor:
Şair, bir taşı oyup da içine girmenin zamanı geçti!
Bir kez daha gülümseyerek yanıtlıyorum onu:
Ağladım. Biraz rahatladım. İyiyim şimdi.

Ahmet Erhan


Hiç söylenmeyecek sandığım sözler
Bir bir kayıyor artık dudaklarımdan
Hiç ayrılınmayacak sandığım dostlar
Gülümsüyorlar şimdi kendi yollarından

Ahmet Erhan 


Çocuk uykusunda gülüyor
Yılların acı çığlığından habersiz
Elleriyle oynuyor karanlıklar
Sessiz sessiz.

Alaeddin Özdenören


Adı kolayca anılır şimdi
Gülüşünü benzettim diye
Bana savaş açtığın kişinin
Yılların hatırı yok mu dersin
Seven kadın incitmemeli
Bir erkeği kendisi gibi seveni

Cevdet Karal


beni böyle anımsa, böyle düşün istiyorum
gülümseyen bir adam, ağlar gibi, sarsak
 
Ahmet Erhan






19 Şubat 2016

Herkes bu meydana bir zafer için gelir; ben ise sade sana yenilmek için geldim.

Koruluğun başbaşa, düşünceli ve dilsiz ağaçlan arasında her zaman bir kız dolaşır. Yeni sürmüş bir dal gibi incecik vücudunu vakit vakit buraya atan, bilinmez hangi yürek dağıdır. Rüzgârlı havalarda kendi gönlü gibi karmakarışık olan ağaçlar, durgun geceler bir meşveret fısıltısı ile, sanki onunla içten içe konuşurlar.

**

Kızcağız gene bilmez ki, bu ele avuca gelmez kuşlar gibi, kelimelerin, sözlerin zincirine bağlanmış hisler de, onları böylece tutup yakaladığımız zaman bize küser, gücenir ve bütün kudretlerini kaybederler. İşte bu yüzden o, vakit vakit yakalamak istediği kuşlar gibi, ele dile gelmeyen hislerini de tutup bir kâğıdın üstüne sıralayarak, gece penceresinin altına gelen sevgilisine uzatır. Lâkin kız, gönlü boşluğunda uçuşup öterken o kadar ateşli o kadar canlı olan duygularını bir kâğıda bağladığı zaman asla beğenmez. Onlar, içini yakan ateşin yananda buz gibi soğuk, cansız ve ifadesizdir.

Kız, yazdıklarını okuyup beğenmedikçe dertlenir, üzülür amma gene de bunları bazı geceler, penceresine uzanan ele vermekten kurtulamaz. Ancak o tek teselliyi, böyle bezgin, gözü yaşIı olduğu geceler, penceresini açarak korunun en vahşî, en mahzun ve melâlli kuşunun ötüşünü dinlemekte bulur:

— Yusufcuk, Yusufcuk!

Bu derin, bu garip ve iç ezici ses, sanki gönlünün dağa taşa çarpıp geri dönen feryadıdır. Yahut kendi gönlü bir dala sıçramış ta oradan haykırmaktadır.

Kuş, uzak, tasalı ve yorgun sesini ayını yürek ezici gariplikle tekrarlarken, artık genç kız bunun tamamen kendi gönlünün gizlice uzaklara kaçıp feryad edişi olduğuna inanır. Düşüncesinin böyle dumanlanıp bir hayal ikliminde dolaşması da boşuna değildir. O, hakikaten bu kuşun sesini, kendi yüreğinin kabına sığmayan feryadı zanneder; çünkü sevdiği delikanlının adı Yusuf’tur.

**

Yoldaşım inan bana ki sana içimi göstermek istemiyorum.

Eğer boş bulunup bazı bazı bu işi yapıyorsam, gene inan ki, tek penceresinde ışık olan bir ev gibi, esrar karanlıklarının ortasındaki bu tek ışık damlası, gönlüm çatısının ancak bir köşeciğini aydınlatır.

Eğer gene boş bulunup sana bir selâm, bir söz armağanı gönderiyorsam, bu selâmın, bu haberin, suya aksini bırakmış bir ağacın hikâyesinden hiç farkı yoktur. Nasıl o akiste ağacın her çizgisi mevcud, fakat ruhu gaibse, benim de sana gösterdiğim lafz ve haberde, içimin ancak bir gölgesinden, bir resminden başka şey yoktur. .

Ama ağacı, gölgesini suya saldığı için nasıl ayıplamıyorsan, beni de, sana ister istemez, içimden haberler verdiğim için hoş gör; kınama!

**

Herkes bu meydana bir zafer için gelir; ben ise sade sana yenilmek için geldim.

Bu dünyada herkesin bir iddiası vardır; benim ise senin fermanından başka bir icâzetim yok. Amma bunu kimseye anlatamıyorum; kimsede bunu bilmeye istek yok.

Düşüncenin eteği, gözle görülür kıymetlere bağlı kaldıkça, insanoğlu aşkın kudret ve tasarrufu fezalarında olup bitenleri nasıl tecessüs edebilir?

Desem ki: Ben ortada bir sebepten başka şey değilim. Buna kimi, nasıl inandırabilirim? Yediğimiz bir lokma ekmeği, içtiğimiz bir yudum suyu kana çeviren uzviyet gibi, gönlüme gizlice yol bulan bir aşk lokmasının da bu gönülde feryadlara, gözyaşlarına, ıztıraplara, zevklere istihale ettiğini anlatabilir miyim?

Evet dostlarım, ziyanı yok, beni anlamayın, iftira edin, vehminiz kalıbına dökün, çekiştirin, zanlarınız teknesinde yoğurun; hepsi de helâl olsun. Hatta izin verin, bu mezat olan, yağmalanan varlığın her parçası bir elde kalırken, ona sizinle beraber ben de pey süreyim! Ama şuna inanın, şunu bilin ki, herkesin bir zafer için geldiği bu meydana, ben sade ona yenilmek için gönderildim.

**

Güneş batmadan az evvel, uyuklar gibi dallarını yapraklarını koyuvermiş ağaçların arasından bir kuş kafilesi geçti. Bu durgun ve mecalsiz dalları, onların incecik rüzgârı ürpertti. Sen de pencerende ürktün, ürperdin; besbelli dalgındın, düşünceli idin. Acaba şu tabiatın sırlı sükûnu, senin esrar dolu gönlünden koparılmış bir parça mıdır, diye düşündüm. Lâkin sormadım.

**

Akşama kadar yağmur yağdı. Ceylan gözlü taze kız da akşama kadar türkü söyledi, keyifli keyifli odasına çeki düzen verdi Beklediği vardı. Ah bu kızlar, baştan ayağa hep o bekledikleri içindirler.

Amma o akşam türkü söyleyen kızın beklediği gelmedi; küçücük yüreği ne yorgun ne çarpıntılı idi. Yağmur da artık dinmişti. Amma (cömert ve merhametli bulutlar, onu ağlar görünce yeniden gözyaşlarını boşalttılar. Böylece toprak, onun sıcak yaşlar ile bulutların serin suyunu bir zaman beraberce içti.

Sonra yeniden hava düzeldi. Gökyüzü, bir şenliğe hazırlanır gibi, daha gece basmadan bütün yıldızlarını püskürdü. Bulutlar da, bozguna uğramış ordular gibi, bilinmez nerelere kaçıp gitmişlerdi.

Bu aİnı açık parlak gece, nihayet sabahın ilk ışıklarına selâmını verirken, kız da gelmeyen sevgilisine yazdığı mektubu «senin için sabaha kadar ağladım, feryad ettim» diye bitiriyordu.

Amma kâğıdını büküp pencereden baktığı zaman, otların üstüne asılmış çiğ tanelerini görerek şaşırıp utandı ve kendi kendine : «Demek ki buradan, her yeşilliğin gerdanına bir göz yaşı takacak kadar bağrı yanık bir âşık geçmiş..» dedi ve mektubu avucunun içinde buruşturarak ıslak çimenlerin üstüne fırlattı.

**

Askere giden oğlunu köyün dışına kadar uğurlayıp ağlaya ağlaya dönen ana, izin tezkeresi koynunda sılaya dönerken sevinen oğul acaba kederi, sevinci kimden öğrenip te bu dünyaya geldiler?

Her gecenin seherinde gözlerimizden uykuyu silip bizi yeni bir günün cezr ve meddine salan da kimdir?

**

Taze çocuk, sen ızdırabı ne bilirsin?

Gerçi gözünü dünyaya açmaklığının dik işareti bir feryad oldu. Kıvranarak, bükülerek, kızarak ağladın ağladın.

Bu ilk gözyaşlarını, gide gide daha birçokları kovaladı: Düştün, ağladın; azarlandın, ağladın; istedin, ağladın; istemedin ağladın. Şimdi de sık sık gözlerinde yaş görülüyor. Komşun hasta olsa ağlıyorsun; kedin çiçeklerini kırsa ağlıyorsun. Dümdüz, el sürülmemiş yüreğin vakit vakit kabarıp, taze, lekesiz abıma buruşuklar, çizgiler gönderiyor. Ama gene de ıstırabın ne demek olduğunu bilmiyorsun.

Sana sorsalar, bildiğini iddia edeceğin muhakkak. Ama ben efe iddia ediyorum ki, sen henüz ıstırabı öğrenmedin; çünkü aşkı bilmiyorsun.

Hem beni dinlersen bilme; bilmek isteme de. Şayet karşına, onu sana öğretecek biri çıkarsa, kaç, kaçabildiğin kadar kaç!

Ama, dehşet içinde feryad feryad uzaklaşırken, o gene de seni yeninden yakandan tutmuş yakalamışsa, çırpınmak, kurtulmak hevesi boşunadır artık. O zaman Hiç olmazsa mağlûbiyetini açığa vurma. Huysuz, hoyrat, tutaraklı, inatçı ol! Bilmez misin sarhoşların çoğu, işret bütün zerrelerine sirayet etmişken, gene de (ben sarhoş değilim!) diye söylenirler.

Sen de «evet» yerine «hayır» de. Istırap, hançer gibi göğsüne dalıp çıkarken bile acım belli etme. Beni dinlersen, elinde fırsat varken düşündüklerinin aksini söylemekte alabildiğine inad et. Zira gün olur, değil serkeşliğe, hiç ama hiç bir kâra iktidarın kalmaz ve ayıklık iddiasında olan

**

Biz insanlar çok defa, koşa koşa gittiğimiz bir yolda, elimizden, kolumuzdan, boyunlunuzdan, haberimiz olmadan düşen kıymetli bir mücevheri aramak için geri dönen şaşkın yolcuya benzeriz.

Evet kaybımızı aramak endişesi, sür’at ve sarhoşlukla geçtiğimiz dünya yolunda, bazı bazı hatırımıza gelen bir düşüncedir. Hâdiselerin, vesilelerin, hayat icaplarının vakit vakit kurcaladığı bu endişe, nihayet fikir kalemizin kapısını zorlamaya başladı mı, düşünmeğe, sanki aklımız her müşkülün anahtarı imiş gibi, uzun uzun düşünmeğe dalarız. Lâkin çok defa genişliğin, hudutsuzluğun sırları içinde istediği mânayı teşhir etmeğe uğraşan bir fikir, kendisini, tesadüfen girdiği odada pencereden pencereye çarpan bir kuş gibi, boşuna oradan oraya vurup durur.

Düşünce, belki bir hadde kadar, gizli olan mânayı kendi sınırına davet edebilir. Fakat hangi akıl, düşünce, hattâ his ve idrâk kayıtlarını yıkıp deviren bir zevkin istilâsına uğramadan, kâh yanan kâh sönen bu fikir kandiliyle, şu dünya karanlığında kaybını aramış ta bulmuştur?

Ben bulamadım. Bulan varsa söylesin, gidip alnından öpeyim!

**

Eğer ıztıraba yer vermemiş bir ibareye rastlarsan, korkma : «Bunun aşk kitabında yeri yok » diye haykır.

**

Şu genç adam yazı yazarken kalemlerini çok bastırır ve çok kırar. Sıçrayıp kim bilir odanın hangi köşesine fırlayan uç, artık bir saniye evvel ona hizmet etmiş, fakat kaybolmuş eski bir dost gibi uzaktır. Onu bir daha bulamayacağını ve bulsa da kullanılamayacağını bildiği halde, boş yere gözler ile araştırır. Bir taraftan da büyükbabasının bergüzarı, abanoz saplı kalemtıraşıyla, kırılan kalemini yeniden yontmaya başlarken kendi kendine hafifçe küser ve söylenir :

— Gidenin yerine benzerini getirmek gayreti, işte insanların tesellisi, der.

**

Gün batarken, genç kadın penceresinde ona hem bakıyor “hem de ağlıyordu. Bu yaşlı ve hisli gözler güneşi mahzun etmişti. Biraz daha sarardı ve başı ufka doğru biraz daha yatarak:

— Dur güzel kadın, telâşlanma, dedi. Yalnız biraz bekle, fecir zamanı beni gene karşında bulacaksın. Yarınki gün sırf senin için geleceğim ve ilk ışıklarımla yalnız sana buseler göndereceğim. Beni burada, buracıkta bekle!

Güneş, son sözünü bitirmeden, bilinmez nerelere kayıp gitti. Fakat dünyanın öteki yüzünde seyrini yaparken, hep arkasında ağlar bıraktığı güzel kadını düşündü. O kadar mahzun ve üzgündü ki, hep bulutların arasına saklandı durdu ve kendisine bakanlara :

— Güneş bugün ne kadar soluk, hiç te feri yok! dedirtecek bir zaaf gösterdi.

Nihayet vakit gelip, mülâkat heyecanı göğsünde hızlı hızlı vurmaya başlayınca, bulutlan savdı, .canlanıp kızardı ve ufka doğru atıldı :

— Ne ateşin bir gurub, ne harikulade bir akşam!

Diye birbirlerini iterek kendisini gösterenlerin iltifatlarını dinlemeden, dünyanın öbür tarafına geçti ve dağların üstünden başını kaldırarak doğruca genç kadını aradı.

– 

Fakat kendisini gözyaşları ile uğurlayan kadın, artık penceresinin önünde değildi. Güneş, telâş ve heyecanla perdelerin arasından süzülerek odasına girince, onu yatağında, başı bir erkeğin göğsünde uyur buldu.

Zavallı güneş bilmiyordu ki, bir akşam evvel gözyaşları yanaklarından süzülen bu kadın, kendisi için değil, «gün batmadan sana geleceğim» deyip te geç kalan sevgilisi için ağlamıştı.

**

Fakat baş eğmeye değil baş eğdirmeye, dinlemeye değil dinletmeye alışmış olan şehvet çilesi, hiç tanımadığı, hiç işitmediği bir sese karşı sesini kesmeye mecbur olarak sustu:

**

Çocukluğumuzda yaşadığımız bir hatıra, çok defa senelerin zeminine ¡gömülü yattığı kadar haberimiz olmadan işlenir, gelişir ve hakiki ifadesini bulur. Biz ise onu kaybettiğimizi, unuttuğumuzu zannederiz ki bu hatıra, artık saklı olduğu yerde kalamayacak bir inkişaf gösterdiği gün, birden bire cariyelikten sultanlığa yükselip fakir baba bucağını dolaşmaya gelen bir güzel gibi, kapımızı çalar.

Çalar. Fakat artık belki de bizi eskisi kadar duyucu, çiğ çıplak bir hassasiyet halinde bulamaz. Yorulmuş, yıpranmış, aşınmış olan duygu şebekemiz, dışardan içeriye his ve şiir kabul ettirmeyen bir durgunluk kaftanına bürünmüştür. Kim bilir belki de meyus, ölgün ve yorgun oluşumuz, artık önümüzde yeni yeni hatıralar gömecek ve besleyecek senelerin kalmamasındandır.

İşte uyuklayan mazi, senelerin harareti içinde canlanıp yeniden karşımıza gelince, kendimizi hakikaten bu geçmiş demlerin içinde buluruz ve belki de onu, çocukluğumuzda duyamadığımız ergin bir hassasiyetle yeniden görür, yeniden tadar, yeniden yaşarız. Esasen hal, geçmişin düğümünü çözen nazlı bir elde başka nedir?

**

Ruhum bir kalbin esiri olmadan evvel elimi bir el tuttu ve bana güneşleri, seyyareleri, semâvatın acaibini gezdirip seyrettirdi. Nihayet bir âleme getirerek:

— İşte misafir olacağın yer, burası dünyadır dedi.

Şaşkın şaşkın etrafıma bakınırken de devam etti:

— Burada herkes kendi istidadına göre bir tohum eker ve mahsul devşirir. Para, kadın, evlâd, mevki rütbe, şan ve şeref, insanların en çok ekip biçtikleri tohumlardır. Sen de keyfine göre bu dünyaya bir çekirdek ekip mahsul topla!

**

Sarhoştum. . ,

— Ne içtin? dediler.

— Su! dedim. .

Bu cevabımı keyif halime vererek gülüştüler. Amma gene de, insanların zaif anlarından istifade etmesini bilen alaylı bir tecessüsle : ..

— Su insanı sarhoş eder mi? dediler.

— Etmez! dedim. „

Bu sefer de kendileriyle eğlendiğimi sanarak öfkelendiler.

Ben ise şaşıyordum. Nerede bir an evvelki istihzalı gülüş, nerede bu hiddet? diye.

Amma şaşmamalıydım; zira insanlar hep böyle idiler. Bir nefeste dost, bir nefeste düşman olmaları için, gururlarına küçük bir iğne değdirmek yeter de artardı bile.

**

Kız, keçisini kaybetmiş kapı kapı dolaşıp arıyordu. Bulamadıkça da bir başka kapıya gidiyor, böylece oradan oraya koşuyordu.

Keçisinin derdinde sokak sokak dolaşan kıza her kapısını açan, aksi, asık yüzle:

— Yok, burada öyle şey yok! diyordu.

Babasının korkusundan keçiyi araya araya gezen kızın yolu, nihayet bir delikanlının kulübesine düştü. Gerçi o da kıza, keçisinin kendisinde olmadığını söyledi. Amma bunu söyler söylemez de, pınarın mermer taşları kadar beyaz olan dişlerini, gülüşlerin en tatlısıyla gösterdi ve şu beşareti ilâve etti :

— Ben senin keçini bulurum! .

Ve yiğit delikanlı, doğruca köyün böceğinin evine gidip, hayvanı bu namlı hırsızın izbesinde bulup getirdi.

Kızn ağlamaktan şişen gözleri şimdi gülüyordu. Keçinin ipinden tutup götürürken, küçük yüreğine çarpan ilk sevda dalgasını da beraber götürdüğünü yarı bilir yarı bilmez bir sarhoşluk içinde idi.

**

Göl durgundu. O kadar durgun ki sahildeki armut ağacının bir eşi, sanki suların üstünde de bitmişti. Sabahtan beri kumlarla oynayan çocuk, biraz da sularla ahbaplık etmek için kıyıya indiği zaman, karşıdan imrenip imrenip te boyu yetişmediği için yemişini koparamadığı ağacı gölde görerek sevindi. Ve hemen gitti, bir dalda yan yana duran iki armuttan birini koparmak üzere elini suya batırdı.

Amma bu da neydi?

Çocuk ağlayacak kadar şaşırmıştı. Zira elini göle sokar sokmaz cilâlı sular buruşmuş, karışmış ve armut ağacı yok oluvermişti. Halbuki kıyıdaki o yetişemediği ağaç durup duruyordu.

Çocuk, yakalanması kolay gibi görünen her hayalin de, bunun gibi daha el sürülürken silinip yok olduğunu, ancak boyu armut ağacının meyvelerini toplayacak kadar uzadıktan sonra öğrenebildi.

**

Bahçemizin ağaçları arasında bir de servi vardı. Başım gökyüzüne çarpmaktan korkar gibi tepesi hafifçe eğilmiş, neş’esiz, esmer yüzlü bir ağaç.

Çocukluk hatıralarım arasında yeri olan bu servi, o zaman bana havaya kalkmış bir dev parmağı gibi tehditkâr görünürdü. Onu hem sever hem de çekinir ve korkardım.

Gün ortasının çocuklar için bir sıkıntısı vardır ki, bu öğle ve ikindi arasını onlar hiç sevmezler. O saatte ne oyunlarının tadı vardır, ne hülyalarının, ne de tatlı ve korkulu bir heyecan ve hayranlıkla, imkânsızlıkları akıl ve endişenin engellerini, hududu dışına atmış peri masallarını dinleyebilirler. Hele uzun ve sıcak yaz günleri, onları diriltip kendilerine getirecek olan serinlik, akşamın gizli kanadına binip gelmeden, bir türlü canlanamazlar.

**

Tabiat, henüz güzelliği servetinin iflâsından uzak olmadığı bir sabah, genç kadın gül kesmek için bahçeye indi ve sarılardan, kırmızılardan, pembelerden toplayıp kolunun, üstüne yatırdı. İlerde bir şarap rengi vardı ki, nasıl bir sır, nasıl bir kuvvetle bir bilinmez, kendi kendini vakitsiz açmaya zorluyor gibi yarı uyanık, fakat ateşindi.

Kadın, bu güzelliğin davetine uyarak onun da yanına gitti. Bir eliyle sapını tutup, öteki eliyle de makası incecik boynuna uzatacağı zaman, yapraklarının tâ içinde, geceden kalma bir su damlası gördü. Tıpkı çocuk yanağında parlayan gözyaşına benziyordu.

Oh ne âlâ. sevgilim bunu hepsinden fazla beğenecek çünkü gözü yaşlı! dedi ve acele edip hemen kesti. Fakat gül, gideceği yeri öğrenince zevkinden güldü, yapraklarındaki yaş yuvarlanıp düştü ve o da öteki güller gibi mes’ut, başını genç kadının koluna bıraktı.

**

Yeniden gözümü açar açmaz karşımda bir hayal belirdi. Ona sordum :

— Sen kimsin?

— Aşk! dedi ve kulağıma eğilerek:

— Bu dünyada en büyük marifet küçülmektir. Küçül! küçülmekten korkma, bil ki insanlar, küçüldükleri nisbette büyürler…

**

Sanki o bir isteyici idi de dünya değil miydi? Bu duyulmadan kayıp giden senelerden sonra, şimdi de dünya bir dilenci, hem de istediğini almadan çekilmeyen zorba, insafsız bir dilenci kesilerek karşısına dikilmiş, bir vakitler cömertlik, ikram, alâka ve muhabbet gösterdiği bu aşinasından, evvelâ gençliğini, sonra da güzelliğini alıp götürmüştü.

Belki bu bir ödeşme sayılırdı. Fakat isteyen, durmadan isteyen bu merhametsiz dilenci doymuyor, boyuna bekliyor, hiç bir sefer eli boş dönmeden hep alıyor, alıyordu.

Artık bir acûze olan ihtiyar kadın, günlerden bir gün gene, erimiş kurşun rengindeki akşam sislerini seyrediyordu. Arzularına doymamış, ihtirasının yalımı sönmemiş, dünyanın bitmez tükenmez zevklerinden yorgun düşmüş bu mağlûp baş, gene hülya göklerinin bir yıldızından ötekine atlıyordu. Fakat merhametsiz dünya, bu sefer onu tam yere vurmayı kararlamış olacaktı ki, en son isteğini almak için karşısına, bir başka âlemin davetçisini gönderdi.

Ertesi gün ihtiyar kadının odasına girenler, onu gene köşesinde buldular. Lâkin bu sefer, dünyanın delik keşkülüne canını koymuştu. Artık o yatışmaz ihtiraslarından eser kalmamış zavallı bir ölü idi.

**

Rabbim, sanırlar mı ki ben secde ederken taşa toprağa baş koyarım? Hayır. eğilen başım, o kaskatı yerde senin aşkının yumuşak dalgalarıma karışır.

Rabbim, zannederler mi ki derdim biter, yüreğim durulur ve bu viraneden feryad, el etek çeker?

Hayır, sen oraya, bir aynaya bakar gibi baktıkça, dert üstüne dert katarsın. Dert bitmez, feryat dinmez, gönül durulmaz.

Rabbim, sanırlar mı ki bir şeye dua edip bitirmek, gene dua edip yetirmek endişesindeyim ?

Hayır. Dudaklarım senin ismini andıktan beri söz söylemekten bile utanır olduğumu senden başka kime anlatabilirim?

Rabbim, zannederler mi ki günah, kapımı çalmaz, suç, elimin ayağımın yolunu bilmez. Gölge, güneşin hatası değildir. Eğer şu kesif  vücut, yere gölgesini salıyorsa, haşa bu senin değil, sade onun kabahatidir.



Rabbim, sanırlar mı ki bir aşinaya, bir dosta gülümseyen dudaklarım, bir zevkin, bir meclisin dağdağasına iştirak eden hislerim, orada bunlarla alış veriştedir?

Hayır. Alışımın verişimin kiminle olduğunu bilirsin. Senden başkasına bildiremeyeceğim için de susarım işte. Ama adımı konuşmaza çıkarmışlar mı, ne olacak?

İsteyen istediğini söylesin Zaten ismi senin isminle anılan kim vardır ki, bu dünya, onu efsane bulutlarının bilinmediklerine karıştırmış olmasın…

**

Bir kaç hafta evvel küçük birer dil gibi dalların üstünde soluyup çırpman yaprakların şimdi çoğu yerde. Üstlerinde yürürken kuru bir ses, şikâyete benzer bir hışırtı çıkarıyorlar. Sabahleyin de ne kadar koyu bir sis vardı. Sanki tabiatı boğan bu ıslak gölge, yatağını şaşırmış bir selmiş gibi, dağ eteklerine kadar bütün ovayı, kırları basmış, yalnız çok yüksek ağaçları ve dağ tepelerini meydanda bırakmıştı.

Bu, gün günden solan, taravetini, zenginliğini kaybeden tabiata, onu düşüne düşüne örseleyen elin, ölüm mevsimini sin dire sindire getirmesini bir teselli olarak kabul etmekten gayrı, çare nedir?

Nasıl ki dünya, taze başım yastığına koyarak uykuya dalmış bir genç kızı, sabah kalktığı zaman bir acûze olarak görmemişse, sıcak, muhteşem bir yaz gününü de karlı bir kış gecesinin takip ettiğine şahit olmamıştır.

Esasen kahir ve musibetlerin tahammül edilmez ağırlığını silen, biraz da alışmak tesellisi, bu şifa değil midir?

**

Bu yollardan, kimler geçmemiş?

Birbirlerini sevenler, sevdiklerini zannedenler, sevip te usananlar, dünyayı kendi aşklarından ibaret sananlar… .

Geçmişler, geçiyorlar Ve geçecekler. Zaman, zanların ve kuruntuların yalanını ortaya döktüğü halde, geçeceklere geçmişlerin kıssalarından bir agâhlık hissesi ayırtmayan sırlı, büyülü hükmünü yapmış, yapıyor ve yapacak.

İnsanoğlunun kulağını bükmek, nasihat vermek boştur; kıssadan hisse çıkarmak ta boştur. Bu cihanda nasihat, nisan yağmuru gibi bol bol yağar, sel gibi akar. Ama nerede o sadef ki ağzını açsın da yuttuğu bu damlayı inciye tebdil etsin.

Her hâdise, içinde hissesi olan bir kıssadır. Ama nerede o göz ki bu dolaşık ve sırlı yazıyı söküp heceleyebilsin.

**

Komşu kızına çiçek toplamak için bahçesinde dolaşan delikanlı, yavaştan başlayan yağmura, saygısız bir arkadaşa kızar gibi öfkelendi, söylenmeğe başladı. Düşünmüyordu ki, uzun yaz sıcaklarının elinde her gün biraz daha ezilen, kavrulan bahçe, bu iltifatı ne sabırsız ne coşkun bir özleyişle beklemekte idi.

Delikanlı, gittikçe telâşlanan sağnağın altında çiçek toplamakta sebat etti. Lâkin alçaktan esen bir rüzgâr, çiçekleri, köşe kapmaca oynayan çocuklar gibi, oradan oraya kaçırıyor, elini uzattığı bir san gülün yerine bir kırmızıyı getiriyor, tutmak istediği bir kırmızıya, beyazla yer değiştiriyordu.

Delikanlı, sarıyı beyazın, beyazı sarının yerindeymiş zannettiren bu mızıkçı çiçeklerin arasından, elinde bir demetle bahçe çitinin yanına geldiği zaman, yağmur, gökyüzünden sarkıtılan sudan urganlar halinde boşanıyor ve o da, bunlardan birine tutunacak olsa kopmayacak ve istediği kadar yükseklere tırmanabilecekmiş hissine kapılıyordu.

Delikanlı, demetini vermek için her zamanki yere geldiği vakit, kızı, kendisini bekler buldu. O da ıslanmıştı. Kim bilir ne zamandan beri, belki de yağmuru, bahçenin çiçekleri kadar hoş karşılatan bir gönül ürpertisi ile buracıkta bekliyordu.

Genç çocuk ona demeti uzatırken eli, kızın serin ve ıslak eline değmişti. Onların küçük maceralarının büyük vuslatı her zaman bu idi ve bu kaldı.



O gün akşama doğru yağmur dindi ve güneşin ateş başı, tekrar tabiatı ısıtıp kuruttu. Zaman oldu; yazlar kışa döndü, kışlar baharların koynunda ılındı, gülüp söyleyen günler, hastalıklı güzlerin pençesinde solup sarardı. Hülâsa aylar ayları, yıllar yılları kovaladı. Böylece de delikanlının ilk aşk tezahürleri, masum bakışmalar, feragatli sözleşmeler, çiçek ve name kapılarına paslı birer kilit takarak, onu, sayısını bilemediği maceralara itip yuvarladı. Böylece, erginlik çağı, ona taarruz ve ihtiras senelerini yaşatırken, eli, birçok sıcak, kokulu, fettan kadın elleri sıktı. Ama gene de, bir zamanlar çit arkasından değdiği serin, titrek ve masum eli unutamadı.

**

Söyleyin bana, bir fikri bilinmez hangi yollardan geçirip dilimizin ucuna getiren ve oradan söz dalgaları halinde dünyaya salan kimdir?

Söyleyin bana, göz bebeklerimizin kaptığı bir güzelliği, gene görülüp keşfedilmez yollardan geçirip hislerimize, aklımıza dağıtan, ulaştıran kimdir?

Dudaklarımıza, parmak uçlarımıza dilimize, kulağımıza birbirine benzemeyen hassasiyeti kim, nasıl taksim etti, söyleyin?

Söyleyin bana., medholunduğumuz zaman gülümsemeyi, çekiştirildiğimiz zaman acı duymayı kimden öğrendik?

Neden ruh denen tılsımlı varlığın bir maktaı yok? Niçin onu yarıp içindeki akıl almaz sırları araştıramıyor, ortaya dökemiyoruz?

İman onun neresinde gizli?

İnkâr onun hangi köşesinde yer tutmuş?

Zevk, sürür, hüzün ve gam ona kimden gelmiş, nerede saklanıyor?

Keder baş kaldırınca, ferah nerelere siniyor?

Şevk ve tebessüm uyanınca, elem hangi köşeye saklanıyor?

Söyleyin bana, acaba insanoğlu, eline bir külünk geçirdiği zaman, niçin onunla dağları yarmaya gidiyor da, kendi varlığı yolunu tıkayan meçhulü söküp atmağı hatırından bile geçirmiyor, söyleyin niçin?

**

Karlar eriyip biteli haftalar geçti. Tabiat, kararını vermek üzere olan kimselerin tutkun sükûtu içinde hayli zamandır düşünceli. Artık soğuklar eli kamçılı, sert zorba çalımını kaybetti. Yağışlı, fırtınalı, atak ve çılgın kıs, mağlûb ve üzgün, kaçmaya hazırlanıyor. Hattâ kaçmış ta denebilir. Zira baharın nazik eli. bir taraftan çatık yüzlü soğukları uzaklara iterken, bir taraftan çimenlerin çiçeklerin arasına sokulup onları bir şenliğe hazırlıyor. Giydiriyor, kokular, renklerle süslüyor.

Artık çıplak görünüşleriyle kasvetli kasvetli sallanan ağaçlar, bütün bir kış, içlerine kapanmış olmaklığın öcünü almak için, acele etmekte. Üç beş günlük güneş muhakkak ki onlara yüreklerinin bütün sırrını, taze yapraklarının, ince kokulu çiçeklerinin dili ile söyletecek.

Değil yalnız ağaçlar, toprağın baskısı altında aylardan beri uyuklayan tohumlar, çeşit çeşit otlar ve çimenler de bu şenlik davetçisinin sesini işitmiş olacak ki, gizli köşelerinden yavaş yavaş baş kaldırmaya başlamışlar bile.

Ey gözleri görünüşe takılanlar! Tabiatı, kendisine bir. gizli ferman okuyucunun emrinde kâh güler, kâh ağlar, kâh söyler, kâh susar görüp hoş tutuyorsunuz da, şu küçük âşıkı, bir buyruğun esiri görmekle neden şaşıyor kızıyor, eğlenip taşlıyorsunuz?

**

Genç kız, oturduğu yerde başını yastığa dayamış, kımıldamadan duruyordu. Gözleri de kapalı idi. Görenler uyuduğuna hükmedebilirlerdi. Amma sevgilisi, bu yorgun menekşe. gözlerin uykudan ne kadar uzak olduğunu pek âlâ biliyordu. Bildiği için de yavaşça yanına sokuldu ve yuvarlanmaktan yorulup sakinlemiş dalgalar gibi, yastığının yarısını kapatan saçlarını okşadı, sonra da, suç işler kadar tereddütlü ve korkak:

— Vakit geldi, gidiyorum ben! dedi.



O gün delikanlı evden çıkarken, sevgilisini her zamankinden daha mahzun, daha içli bıraktığının farkında idi.. Kendisi de ondan daha az üzgün değildi. Sokağa çıkıp, düşünceli ve kararsız bir kaç adımdan sonra, içine çöken dayanılmaz bir ayrılık acısı, onu geri çevirdi.

Artık neşeli idi. Çünkü geri dönüyordu. İçeri girdiği zaman kız hep bıraktığı yerde, bir gül ibrişim ağacının çiçekleri gibi tel te] parlayan saçları, hep aynı yastığın üstünde idi. Yalnız az evvel kuru olan kirpiklerinin ucunda, soluk sabah yıldızları gibi. küçük damlalar parlıyordu.

Delikanlımın neşeli patırdısı, onu şaşkın bir teheyyücle yerinden kaldırmıştı. Fakat genç adam, boynuna dolanan sıcak çemberi çözmüş, ona soruyordu:

— Kayıp kayıp neyin kayıp?

Kız hep şaşkın, hep heyecanlı, hep tereddütlü idi. Zeki ve kavrayışlı başında kısa bir düşünce üzüntüsü dolaşarak saymaya başladı:

— Yüksüğüm!

— Değil!

— Mendilim!

— Değil!

— Tarağım, iğnem!

— Değil, değil işte!

Şimdi, sorma sırası kıza gelmiş gibi, gözlerinin son nemini eliyle kurularken :

Nedir öyle ise sen söyle! dedi.

Delikanlı muzafferdi :

— Ben! diye bağırdı. Az evvel beni kaybetmemiş miydin, işte sana onu getirdim.

**

Şair, bir gecesini de bizim çatımızın altında geçirdi. Kırk kapılı peri saraylarının sırları gibi, belki onun da kırk hâzinesi olan muhteşem, saltanatlı coşkun bir his âlemi var. İşte şair mısraları buhurdanına bu kilitli kapıların içindeki sırlardan birer tutam atarak yakarken, derin derin içimize çektiğimiz büyülü tütsü, kıvrılıp bükülüşünün hayranı olduğumuz efsanevi raks, onun bize bu muhteşem saraydan uğurlanmış birer armağandır.

Şaîr, efsanevî sarayın efsanevî kapılarını sanatı eli ile bir bir ararken, tarihe, maziye, soylu hatıralara, aziz fikirlere, asîl çilelere, şefkatin, ıztırabın, hüznün, kaygı ve tasanın en gizli işlenmez köşelerine seferler yapıyor ve nal seslerinin musikisi saz şairlerine hamaset [kahramanlık ] destanları yazdıran kahramanlar gibi, zaman oluyor ki dalga dalga taşıp sanat bulutlarının erişilmezliklerine yükseliyor.

Ama gene zaman olup, sanat bulutlarının erişilmezliklerine karışan şair, bir an geliyor, bütün şiddet bütün dehşetiyle çamurlara, süfliyet ve zilletin derinliklerine iniyor. Ne yazık, ne yazık ki o da bizim gibi zaaflarının, arzularının, ihtiraslarının kulu olan bir zavallı.

Bir eli kadehini dudağına götürürken, öteki eli, dizini yumrukluyor ve bir an hislerimizi secdeye vardıran mısraların döküldüğü dudaklarından, en beklenmedik gayz fırtınaları esmeye başlıyor. Bir rakibin, bir çekemezin üstüne savrulan korkunç, amansız bir kasırga kesiliyor.

Gene mutlak tecerrüdünün safasında, her kayıttan azade ve müstağni sandığımız şair, zaman geliyor ki, bize hayranlık ve haz ürpertileri veren şiirlerine kafiye denemekten yorulan başını, fanilerin en zavallı hissi olan, alkış ve sitayiş patırtılarıyla dinlendirmekte zevk buluyor..

O, beğenilmezse küsmeyi, takdir görürse sevinmeyi de çok iyi biliyor.

Ne yapsın, ne yapsın, ömrü boyunca kırk kapılı sarayın bir kapısından ötekine geçmekle vaktini tüketmiş; amma hiç birinde. hiç bir defa, sarayın sahibine rastlamamıştır. Bazı bazı sesini duyar, adını işitir gibi olmuş, amma hiç bir gün, hiç bir defa, onunla yüz yüze, diz dize gelmemiştir.

Şair, tılsımlı sarayın kırk kapısının birinden ötekine geçerken, gönül istiyor ki ona, yüz karalarımızı yıkayacak olanın gizlendiği kırk birinci kapı da açılıversin.

Her noktasını tanıdığı bu sarayın, her tarafında gezinmesine izinli olduğu bu kâşanenin bir gizli, bir görünmez köşeciği olduğunu bir bilse, ah bir bilse…

Ona bu gizli kapıyı hem göstermek hem de göstermemek istiyorum. Bir kere görecek olsa, artık öteki kapıları açmaz olacak; ihtirasları, gılzet ve ayıpları ile beraber, belki kafiye ve vezin endişeleri de, kendi tozlarının bulutu içinde görünmez olan süvariler gibi, kaybolup gidecek ve hiç bir teşebbüs, hiç bir zor, onu bu son girdiği kapının kulu olmaktan ayıramayacaktır.

**

Bana, söyle, deme yoldaşım. Bugün: susmak istiyorum.. Sözlerimi gönlümün kınına sakladım; söyle, diye üstüme varma.. Şayet sana uyar da onları çekip çıkarırsam, el sürenin parmakları doğranır.

Bana : «Bizi mecruh etmekten çekindiğin, bu duyguları, korkmadan içine nasıl saklıyorsun,» da deme. Onlar belki bir kılıçtan daha kan dökücüdür; amma kendi kınını kesmemek: ananesine sadık kalacak, kadar da merddir.

Bana, söyle, deme yoldaşım. Sen söyle, sen haber ver ki, ben neyim?

Hangi göklerin hangi köşesinden bu dünyaya damladım?

Onun için mi şaşkın bir yolcu gibi, vatanımın yolunu: soruyor, arıyor, gözlüyorum?

İnsanları kafile kafile çağırıp, kafile kafile uğurlayan bu dünyada, çoğumuz kırdığı ceviz boş çıkan bir çocuk gibi, tad ve hoşluk yerine hayal sukutlarının, hüsran, ve azapların acılarıyla cevaplanırız. Ağaç, sararan yapraklarını kaybederken ağlar mı bilmem. Bu dünyada, kahkaha gibi, gözyaşı da o kadar bol ve nafile akar ki, sırasında biz, bir yapraktan daha değersiz kıymetler için bile elem duyar fer yad ederiz: Ama ne gariptir, öğrenemediğimiz, bilemediğimiz, öğrenmek ve bilmek içini yanıp yakılamadığımız o büyük sır, o büyük muamma için gözyaşı dökmek hatırımızdan bile geçmez?..

Bana «söyle» deme yoldaşım. Zîra bugün susmamı isteyen o sırlar âleminden gelen bir habercidir..

**

Dalını pencereme uzatmış bir erik ağacı vardır ki, beni her zaman hazımlı ve masum sükûtu ile dinler. O beni her zaman, her anında, her deminde, ıztırabları saymasını, coşkunlukların asın şivesini af etmesini bilen bir haldaşlık bir kavrayışla dinler.

Kışın çıplak, dertli ve hastadır; gene dinler.

Baharda taşkın, sevdalı, neşeli ve başı dumanlıdır gene dinler.

Yazın, meyvelerine uzanan elleri boş çevirmeyen dalları, tarlada çocuklarını doğurur doğurmaz işlerine saldıran kadınlar gibi, bir yandan mahsul verir, bir yandan da başını pencereme uzatarak gene beni dinler.

Güzde perişan, şaşkın, ordusunun yarısını kaybetmiş bir cengâver gibi harab ve mağlûbdur, gene dinlemekte kusur etmez. Pencereme dalını uzatan erik ağacı, penceresi pencereme bakan komşudan daha temiz yüreklidir. Onun gibi beni ne dedikodu taşma tutar, ne akla gelmez iftiralar savurur ne kınar ne de göz koyar.

Düşünürüm. Karşısındakine hor, yanlış, öç alıcı fikirler süngüsü ile hücum etmemek için, pencereme uzanan erik ağacı gibi nebatî bir şuura mı sahip olmalıdır?

Acaba beşer idrakini, insaf ve tarafsızlık elmastraşı ile yontmak mümkün değil midir?

Ve acaba bize, insanı bir himmetle bu heykeli bina etmek iken daha büyük bir savaş ve kazanç olabilir mi?

**

Susarız; zira çok defa düşüncemizin âfet kesilmiş dehşetine denk olan ifade, söz değil sükûttur. İşte bu içli bu şuurlu sükût hengâmesinde bir zaman gelir ki mazi, içtiği afyonlu şerbetin tesirinden kurtulan bir sarhoş gibi, yavaş yavaş uyanarak, bize sırlarını, maceralarını, yılların ardına gizlenmiş aziz hatıralarım, sükûtun dilsiz dili ile anlatmaya başlar. Hüzün sandığımız zevklerimiz, zevk namına giriştiğimiz hazin cüretlerimiz, kırılışların içimize hız veren uyandırıcı kudreti, masum yorgunluklarımız, buhranla biten teşebbüslerimiz, çile örtüsüne sarılmış hazlarımız, feragatlerin, evvelce ham bir meyve gibi kekremsi gelen, fakat senelerin şefkatinde ısınıp olgunlaşan tadları, içimize hazlarını, bölük bölük olmuş hikâyelerini nakş edip geçmiş günlerimiz, nereden sızdığı belli olmayan bir ışık, nereden gönderildiği belli olmayan bir elçinin eliyle uyandırılarak gönlümüzün mahşerinden gelip geçmeye başlar.

O zaman zan ederiz ki mazinin ihtiyar hançeresi, bize kısılmış sesinden yalnız bir ömrün ufalanmış, tozlaşmış, vüzuhunu, mahiyetini değiştirmiş sesini dinletip çekilecektir. Halbuki afyonlu şerbetinin tesirinden kurtulan o sarhoş, gün olur ki, zamanın ve mazinin ötesindeki bir zaman ve geçmişten konuşmaya başlar. Ve ne tuhaftır, ay ışığının sulara çizdiği kararsız resimler gibi, bir türlü tutup yakalayamadığımız, bir türlü teshir ve zapt edemediğimiz sırları, bilinmez geçmişleri, sürüp unuttuğumuz maceraları, nisbetle gizli, nisbetle aşikâr olan muammaları, bir çıkrığın boşalıp sağılıveren iplikleri gibi, çözüp önümüze yığmış bulunur.

Esasen bu dünyada bilen ve duyanların da yaptıkları, bir inkişaf anında önlerine yığılmış olan bu karmakarışık, çetin ve dolaşık yığma bir düzen, bir nizam vermeğe çalışmaktan başka nedir?

**

Kadın, elindeki berrak suya bakarak gülümsedi. Kendisini evvelâ çocukluğa, sonra bu avare, başı boş senelerin ardından, gençlik çağma çekip götüren yıllar içinde, kim bilir kaç kere susamış ve kaç kere de bardağını dudaklarına götürmüştü. Her çeşniden çabuk bıkan çabuk usanan bu dudaklar, acaba niçin şu renksiz, kokusuz içkiden hiç bıkmamıştı?

**

Söyle, Devletlim, söyle, istersen bir divane gibi sayıklıya bir sarhoş gibi sağa sola çarparak, bir hasta gibi inleyerek, bir âbid bir âşık gibi gözyaşı dökerek sana tapmaktan da vaz geçeyim. Öyle zamanlarım olur ki, bağa bukağıya gelmeyen, korku ve ihtiraz bilmeyen, yalnız taşan, çılgın, avare bir başı boşlukla esen bu gönül fırtınasıyla seni incittiğimi sanırım. Belki incitirim de.

Ne bileyim, yaş dökecek gözü, inleyecek dudağı, çırpınacak kolu kanadı olmayan yürek, kendi iptilâ, hasret ve yanıklığını bir dilin bir gözün gammazlamasını hoş görecek kadar hodbin.

Ama ben ondan titiz ve kıskancım Devletlim, şayet elimin, gözümün, dilimin taşkınlıkları, nümayişleri, tehevvür ve hasret evazeleri seni sıkıyorsa, söyle bunların hepsinden vaz geçeyim!

**

Dün gece, denize düşmüş bir sepet gibi, içimden geçen dalgaların kucağında çalkandım. Yetişilmez uzaklıklara, erişilmez nihayetsizliklere gittim. Bu öyle anlardandı ki gittiğimiz yerden bir daha döneceğimiz hatıra gelmez; daldığımız âlemden bir daha, baş çıkaracağımız aklımızdan geçmez..

Orada, halkın dilinde türlü ismi olan türlü eşya, aynı tesbihin taneleri gibi, aynı vird ile çekilir.

Orada, efendi kuldan, kul efendiden seçilmez. «Rabbiml» diyecek âciz bir dudak, «sevgilim!» diye haykırır da günah yazılmaz.

Ama ne hazin ne müşkül ne yaman bir çile ki, zaman denen söz dinlemez el, bizi hem her şeyden soyup bu zevk kefenine sarar, hem de onu istediği an üstümüzden çekip, tekrar kat kat ağır, ve kasvetli dünya libaslarını giydirir.

Bilmem bir yüreğe, boşalmak, her kayıttan, her bağdan azade olmak zevkini tattıran bu el, onu tekrar teşahhus âleminin tatsız şivesine iade edecek kadar nasıl insafsız olabiliyor?

** 

Ah, bugün sana söyleyeceklerim pek çok. Ama keşki hepsini unutsaydım, hepsini kaybetseydim de, bir gülün yapraklarındaki koku gibi, elin tutamayacağı gözün göremeyeceği sırları, hatırlayıp ortaya dökseydim.

**

Ben ne uykusuz geceler isterim, ne gözyaşı, ne feryad.. bunlar hep varlık hastalığının sayıklama nöbetleridir, dedin. O da çaresiz sustu. Ama unutma ki yalağın taşması, çeşmenin kabahatidir.
Sorulursa, onun ne bir iddiası, ne şikâyeti ne de anlatacak bir hikâyesi vardır. Ama gene de köpüre köpüre akıp gitmek günahım işliyorsa, hesap görmek için, beraberce suyun başına gidelim.

Bir tebessüm vardır ki sade sana gösterilir; bir ünsiyet ânı vardır ki yalnız seninle çift olunur; bir sır vardır ki sade sana söylenir. İşte o da senden başka mahremi olmayan bu gizlilikleri, gene seninle paylaşıyorsa, bu suç, hangi hâkimin yüreğini yumuşatmaz bilmem ki?

Bir çiçeğin bile açması için bünyesinde ne uzun ne hesaplı hazırlıklar ve ne içten içe kaynayan bir faaliyet devresi lâzımdır. Mademki diktiğin bir tohumun sürüp gelişmesi, çiçeklenip, kokusunu çeşnisini dökmesi hoşuna gitmeyecekti; ne demeğe, yeni sürmüş bir filizken ezip çiğnemedin?

İnan ona, inan ki artık susmak istiyor. Şimdiye kadar her ne ki söyledi, hepsi de söylenebilir sözlerdi. Vaktaki sıra söylenemeyecek olanlara geldi, ey benim Rabbim, ne diye bu zavallının içine hem o yanıp yakılmak ateşini verdin, sonra da dudağına kilid vurdun?


Sâmiha Ayverdi
Yusufcuk



18 Şubat 2016

Bekleme Hattı

I.

Neden gücenmiyorum beni sevmeyenlere
Benim de bazı şairleri sevmem
yıllar aldı.

biliyorum, insan bazen yıllar sonra tanır
bazı akrabalarını

biliyorum, sevmek için yitmemi bekliyor bazıları
gözlerini kaçırıyorlar şiirlerimden
uzağımda duruyor yakınlıkları
Yollarına çıkmam sanıyorlar, bir gün
Kendileriyle karşılaşmaya gittikleri bir kavşakta
bekliyor yaprağını dökmemiş kelimelerim
elinden tutmak için zamanla birbirine benzeyen yalnızlıkları

Nasıl herkes hayatında bir büyük gün beklerse,
şairler de başkalarının  gününe bağlar ömür düğümlerini
boşinan, karaumut, belki, yoksa
şairler de şiirler de ölüp giderler

II.

ne zaman konur
saklı vaatlerle içini gülümseyen
kitabın adı

kitabın adı kitabın adı kitabın
Bir ada
sebep yapılır bazı büyüler
Anlamı tenhada duran yalınlıkta gizlenirken
Kitaba adını veren şiir
Gün gelir almasını da bilir.

III.

Opak doku, kapalı çıplaklık
gözle görülmez
som sanatın yasaları
birbirine benzemeyen ketum kurallarla işler
her yaşı bir çağ gibi geçer de, ustalık
acemilik kadar tehlikelidir
yeniden kurulmamışsa gününe açı
Kimdir ölene kadar şair?
Kim bilebilir öldükten sonrasını?
İçinde yaşanılan an
Her zaman aynı değildir.
Şair bilmez, şiirin bildiğini
Adını koyduğun hayat şiire gider
Adını koyduğun hayat kitabın adı

Zaman bağışlamaz hayatıyla kitabı
birbirini tutmayanları

Bir ada
sebep büyür bazı ölüler

IV.

anlarsan korkarsın bazı şiirleri
İçini çok saklayanların içinde yaşadıkları
hayatın beni korkuttuğu gibi
anlama daha iyi

hem anlamak söz konusu olduğunda şiir ne ki?

V.

ey şiire küs evlerde oturanlar
taş kapı sırça sevinç kör anahtar
nasıl anlayacaksınız yaşadığınızı
bunca azalmışken içiniz
bir zamanlar yaşama hakkı tanımadığınız şiirler
gün gelir söyler nerede yanıldığınızı
kapınızın altından atılmış zarflar
bulamaz adres değiştirdiğiniz hayatlarınızı

Murathan Mungan

Çiçek kokan ağzı

yel ile koşuda birinci seçilmiş rüzgâr
böyle dedi deniz kıyısındaki nar ağacı
denizden konuşuyoruz gölgesinde
koya giren uykulu denizden

gül ile koşuda sonuncu olmuş sümbül
böyle dedi terastaki gecesefası
gülüyoruz, bir kuş sesi bize katılıyor
bir kırlangıç çok alçaktan uçuyor

dedim ki nar ağacına, gecesefasına
güzeldir nisan yağmuru üstümüze
başımıza yağınca, sığırcıkların
ansızın inişi gibi ovaya

güzeldir bir sevgilinin çiçek kokan ağzı
yağmurda eğilirken yalın toprağa

Ahmet Ada

Ölüm ve papatyalar

kim biliyordu papatyaları çok
sevdiğimi? bi dolu papatya
getirdiler hastanedeki odama
taşıdılar göğü, kırı, ırmakları
serçe sürülerini böylece

iyilik, hep odur mavi aydınlığı
denizin, duraksar düşünürüm
bir salyangozun ömrünü bile
kimselerin umurunda olmasa da

ölünce papatyaları göremem,
ah o kavakları, o kavakları
hep onlardır acımı dindiren
yuvarlanan yıldızlar, takımyıldızı
odamdadır

geldi, geldi işte yokluyor Pars
ah papatyalar, papatyalar

Ahmet Ada

Ölüm

yavaş yavaş yaklaşıyorum ölüme
Pars, apartman boşluklarında, ara
sokaklarda bekliyor beni paslı orağıyla,
sessizce götürecek ben yoksulu

Pars, usulca götürecek ben yoksulu,
fitili kısık lambaya dönecek gözlerim,
kavaklara bakacağım, hiçbir şey gelmeyecek
elimden, aşmaktan başka eşiği

bir ağaç altı mı olur, deniz kıyısı mı,
bir odada tüy gibi uykuda mı,
kim bilir ne zaman gelecek
dağınık masamın başına?

Ahmet Ada

Berfo Ana'nın Ağıdı

Başımı taşların üzerine koydum...
Komşular: ‘Yapma Berfo kuşlar senin gözünü çıkarır’ dedi.
Kapıyı bacayı açık bıraktım... Evladım gelir dedim.
Senin oğlun kaçtı, diyorlar. Oğlum nereye kaçabilir?
Ben oturup kime derdimi anlatacağım ana can?
Yüzüğün benim parmağımda Cemil can. Yüzüğünü parmağıma taktım.
Gözlerini, ellerini ayaklarını bağladılar, yolunu mu şaşırdın da gelemedin?
Ben öldüm... ama senin için dirildim. Kenan Evren senin için tekrar dirildim.
Cemil can annen seni aramaya geldi.
Şayet ölmüşse kemiklerini istiyorum! Çocuğumun mezarını istiyorum.

Berfo Kırbayır