gecedir kandillerden mevsime eylül düşer
bir gül tenhalaşırken kıbleme bin gül düşer
ömrüm kuşatmalarında beyhude bir intihar
acılar yaylım ateş-vurulur bülbül düşer
alkol girdaplarında direniriz yine de
bir damla gözyaşıdır mektuplarda pul düşer
mezarlık boylarında panayır ve sirklerde
ölüme zengin giren dirime yoksul düşer
tedirginliği vaktin üretirken kendini
gecedir tabutumdan hâlâ İstanbul düşer
Sefa Kaplan
İnsan Bir Yalnızlıktır
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
25 Mart 2016
İntihar
mübalağa yorgunum bu ölüm bâzârında
gözlerimin akında cesedim ışıldıyor
acım dirhem etmezken ağır geldim hayata
münzevi bir gecede direnmek de hayli zor
o halde ne yapmalı yalnızlık yasaklanmış
elim kolum kelepçe her kapıda biri var
derken çözüldü büyü kuşlar çığlık çığlığa
sesleniyorlar tekmil: bir bahardır intihar
kırık cam paslı bıçak denendi bileğimde
alkole batmış kanım süzüldü usul usul
dönüp baktım aynaya gözlerimde bir şenlik
benden cazip olamaz şimdi hiçbir istanbul
beşir fuad haklıymış hem sergey yesenin de
intihar bir şairi benimseyen tek kundak
damarımı terkeden tutsaklığım belki de
o ki rüyalarımı süsleyen kanlı dudak
biri hüznü ilâhi biri hüznü sipahi
aynı ümmetin tanrım iki bezgin ucu mu
bir su sessizliğiyle ön cebime damlayan
bir tür cinnet mi öksüz yoksa hikmet burcu mu
dünyamızda kaç şair böyle vurdu kıyıya
ahmet oktay biliyor enis batur da öyle
ama ebcetle bile sığmıyorlar sayıya
sen söyle kalbim şimdi allah için sen söyle
ölmek yenilik değil doğmak da öyle ama
duyduğumda yesenin seni ne çok sevmiştim
sonra geceler boyu utançlarda küçülüp
o dipsiz cinnetlerde buluşuruz demiştim
gözlerimin akında cesedim ışıldıyor
acım dirhem etmezken ağır geldim hayata
münzevi bir gecede direnmek de hayli zor
o halde ne yapmalı yalnızlık yasaklanmış
elim kolum kelepçe her kapıda biri var
derken çözüldü büyü kuşlar çığlık çığlığa
sesleniyorlar tekmil: bir bahardır intihar
kırık cam paslı bıçak denendi bileğimde
alkole batmış kanım süzüldü usul usul
dönüp baktım aynaya gözlerimde bir şenlik
benden cazip olamaz şimdi hiçbir istanbul
beşir fuad haklıymış hem sergey yesenin de
intihar bir şairi benimseyen tek kundak
damarımı terkeden tutsaklığım belki de
o ki rüyalarımı süsleyen kanlı dudak
biri hüznü ilâhi biri hüznü sipahi
aynı ümmetin tanrım iki bezgin ucu mu
bir su sessizliğiyle ön cebime damlayan
bir tür cinnet mi öksüz yoksa hikmet burcu mu
dünyamızda kaç şair böyle vurdu kıyıya
ahmet oktay biliyor enis batur da öyle
ama ebcetle bile sığmıyorlar sayıya
sen söyle kalbim şimdi allah için sen söyle
ölmek yenilik değil doğmak da öyle ama
duyduğumda yesenin seni ne çok sevmiştim
sonra geceler boyu utançlarda küçülüp
o dipsiz cinnetlerde buluşuruz demiştim
Sona Doğru
insan ölse de merakları ölmüyor,
ne kadar “ben hazırım” dese de
bir şeyler eksik kalıyor yine de,
okunmayı bekleyen bir kitap,
tamamlanmayı bekleyen bir şiir,
keşke yaşarken bitirseydim
ya da ekrandan silseydim,
yarım kalması bazı şeylerin, yarım
kalmak kötü, elvedâ demek
istediğim kimse var mıydı,
sanki birkaç tanıdık
ama önemi yok artık.-
Sefa Kaplan
Londra Şiirleri
ne kadar “ben hazırım” dese de
bir şeyler eksik kalıyor yine de,
okunmayı bekleyen bir kitap,
tamamlanmayı bekleyen bir şiir,
keşke yaşarken bitirseydim
ya da ekrandan silseydim,
yarım kalması bazı şeylerin, yarım
kalmak kötü, elvedâ demek
istediğim kimse var mıydı,
sanki birkaç tanıdık
ama önemi yok artık.-
Sefa Kaplan
Londra Şiirleri
“17/Adım”
Yollar yüzünde görülür!
Hatırlayış... Sönük yeraltı...
Sözler yolların kokusudur, Hatırâ
Hangi hayâl, nasıl hatırlayıştır o, Hatırlama
Sözdür saçları tutunulacak rüyâ
Gitmek, şairin kendine gitmesidir*
Yollar yüzünde görülür!
Paslı korkular, Yolcu ve
Konak, Dumansız ateş
Bana zakkumları söyle, Erguvanları...
Yere benzer yüzüm, Yakınlığım
Yıldızlar, Ruhum uzaklıklar
Ey zarı parçalanmış Zaman
Ey utancın aynası, Hiçlik
Gitmek, şairin kendine dönmesidir**
Yollar yüzünde görülür!
Bazen sönük yaprak, bazen bırakış
Sözler yolların buğusudur, Hatırâ
Fısıldıyordum... Ürperiyordu...
----------------------------------
* Birinci Adım
** İkinci Adım
Osman Hakan A.
Yol Şarkıları
Hatırlayış... Sönük yeraltı...
Sözler yolların kokusudur, Hatırâ
Hangi hayâl, nasıl hatırlayıştır o, Hatırlama
Sözdür saçları tutunulacak rüyâ
Gitmek, şairin kendine gitmesidir*
Yollar yüzünde görülür!
Paslı korkular, Yolcu ve
Konak, Dumansız ateş
Bana zakkumları söyle, Erguvanları...
Yere benzer yüzüm, Yakınlığım
Yıldızlar, Ruhum uzaklıklar
Ey zarı parçalanmış Zaman
Ey utancın aynası, Hiçlik
Gitmek, şairin kendine dönmesidir**
Yollar yüzünde görülür!
Bazen sönük yaprak, bazen bırakış
Sözler yolların buğusudur, Hatırâ
Fısıldıyordum... Ürperiyordu...
----------------------------------
* Birinci Adım
** İkinci Adım
Osman Hakan A.
Yol Şarkıları
Merdiven
"Öldüğü sırada elinde tuttuğu kağıtlar;
iki siyah as, iki siyah sekizli ve karo valesi,
o günden beri ölüm eri olarak adlandırılır."
Çapraz saatlerin arasında gezdirilen
fesleğen. 'Kalbin maziyi seyretmesi
gibi'... Çiziliyor usulca, aklığından
soyunmuş bir kadın sesi: 'Ils ont change'
ma chanson' ve sürçüyor musiki.
İşte körüm ben! Hayat sürüklerken
asrî hurdalığa, aşk ve kederi şekillendiren
tesadüfleri.
İnceymiş âh, kırılabilirmiş meğer,
ömrün bu altın saatlerinde
çocukluğa sarkıtılan cam - - - M
E
R
D
İ
V
E
N.
Nasıl bilebilirdim ki?
V. B. Bayrıl
Melek Geçti / Granada Yayınları
Bahar Gökleri
Meltem mi ki bu esen, renk mi ki, şarkı mı ki?
Şu dağdan aşağı ak bir bulut salkımı ki
İçime bir buruksu sarhoşluk akıtmada.
Düşler mi ki şu burcu burcu kokan havada,
Renk mi ki üzerimden akaduran bu nehir?
Kork! Bahar seni bir al güle döndürebilir
Bir daha göstermemek üzere gökyüzünü.
Ah, bu gökyüzünden bir gün ayrılmanın hüznü.
Yattım coşkun çimenler üstünde uzun zaman.
Kuşlar değil başımın üstünde hızla uçan;
Kardeşlerin yüzyıllar önce kopmuş ahları
Ta sonsuza dek bu bengi gökyüzünden ayrı.
Havada kavuşmanın bayıltan kokusu var;
Durma, durma, gözünün alabildiği kadar
Sar bu şarkı söyleyen, bu danseden evreni
Ve ayırma güzel gökyüzünden gözlerini;
Yaşamak kadar güzel, saf, mavi gökyüzünden,
Bağışlayan gökyüzünden, ebedi gökyüzünden.
Ahmet Muhip Dıranas
Şu dağdan aşağı ak bir bulut salkımı ki
İçime bir buruksu sarhoşluk akıtmada.
Düşler mi ki şu burcu burcu kokan havada,
Renk mi ki üzerimden akaduran bu nehir?
Kork! Bahar seni bir al güle döndürebilir
Bir daha göstermemek üzere gökyüzünü.
Ah, bu gökyüzünden bir gün ayrılmanın hüznü.
Yattım coşkun çimenler üstünde uzun zaman.
Kuşlar değil başımın üstünde hızla uçan;
Kardeşlerin yüzyıllar önce kopmuş ahları
Ta sonsuza dek bu bengi gökyüzünden ayrı.
Havada kavuşmanın bayıltan kokusu var;
Durma, durma, gözünün alabildiği kadar
Sar bu şarkı söyleyen, bu danseden evreni
Ve ayırma güzel gökyüzünden gözlerini;
Yaşamak kadar güzel, saf, mavi gökyüzünden,
Bağışlayan gökyüzünden, ebedi gökyüzünden.
Ahmet Muhip Dıranas
Bir Başka Şehirde
İlk kez gidilen bir şehirde akşamlar nasıl geçer?
Geçer mi acaba?
Gri bir hüzün, kolları arasına almıştır bütün sokakları…
Renkler, arınmıştır yalnızlığın bedeninden…
Dumanın küfünden balkona çıkılmaz.
Akşamın sığınağı pencerelerdir: Pencereden bakarsın.
Çocuklar, seslerinin çıngırağını ara sokaklara dağıtarak evlerine çekilmektedir.
Bir adam, koltuğunun altında bir somun kokusuyla döner köşeyi…
Bir kadın, sabahtan kalan güneş kokulu çamaşırlarını toplamaktadır, balkonda…
Sen, bir başka zamanda, bir başka şehirde geçen çocukluğunu düşünürsün.
O şehir ki, denizlerle donatılmıştır. Körfezinin dip
sularında yosundan hayaletleri dolaşmaktadır anıların. Suyu gözlerinin ışığı misali tertemizdir. Düşlerinin mayosu ile yüzersin bembeyaz aydınlığında…
Dalgaları gençliğinin genç anılarıyla arkadaştır.
Rüzgârının serinliği sevdalarına yoldaştır.
Aklının ucundan dahi geçmez, bir başka zamanda, bir başka şehirde geçireceğin akşamın iç sıkıntısı çünkü…
Rüzgârın oltasıyla tutarsın daha mazot kokusunu tanımamış balıkları… Bir gaz tenekesinin kapağı, ızgarası olmuştur gecelerinin… İki tuğla arasında yaktığın ateşte pişer balıkları geçmiş günlerinin karşılıksız sevdaları…
Aslında düşlerindir ateşin alevinde kavrulan: Gençliğindir.
Ve annenin sabah uyanmadan saçlarını okşar gibi iner şehre akşam…
Aşkından habersiz bir kızın karasevdası yakar yüreğini…
Evi önünden geçersin sevgili niyetine o kızın…
O, pencerededir. Bir tül perdenin ardına saklamıştır yüzünü…
Bir şarkı söylüyordur, bir bardak suya düşürerek hülyalarının gölgesini…
Bir daha geçersin. Bir daha…
Seni görmüş müdür?
Ne mümkün…
Bir sigara yakarsın durup köşe başında: Umutlarını yakarsın.
Sonra çekip gider akşam da, aşklar da…
Şimdi bir başka zamanda, bir başka şehirdesindir.
Gri bir hüzün genzini yakmaktadır.
Çocuklar evlerine çekilmiştir.
Bir adam, somun kokusuyla evinin kapısını aralamaktadır.
Bir kadın, geçen günün hüznünü dokumaktadır yalnızlığının gergefinde…
Sen, bir bardak çayın buğusuyla bir sigaranın derin nefesinde o yalnızlığın girdabına bırakırsın düşlerini…
Ve düşünürsün bir daha: Ben, ne zaman sevdim?
Sevdim mi sahi?
Sahi, nasıl geçer akşamlar ilk kez gidilen bir şehirde?
Refik Durbaş
Geçer mi acaba?
Gri bir hüzün, kolları arasına almıştır bütün sokakları…
Renkler, arınmıştır yalnızlığın bedeninden…
Dumanın küfünden balkona çıkılmaz.
Akşamın sığınağı pencerelerdir: Pencereden bakarsın.
Çocuklar, seslerinin çıngırağını ara sokaklara dağıtarak evlerine çekilmektedir.
Bir adam, koltuğunun altında bir somun kokusuyla döner köşeyi…
Bir kadın, sabahtan kalan güneş kokulu çamaşırlarını toplamaktadır, balkonda…
Sen, bir başka zamanda, bir başka şehirde geçen çocukluğunu düşünürsün.
O şehir ki, denizlerle donatılmıştır. Körfezinin dip
sularında yosundan hayaletleri dolaşmaktadır anıların. Suyu gözlerinin ışığı misali tertemizdir. Düşlerinin mayosu ile yüzersin bembeyaz aydınlığında…
Dalgaları gençliğinin genç anılarıyla arkadaştır.
Rüzgârının serinliği sevdalarına yoldaştır.
Aklının ucundan dahi geçmez, bir başka zamanda, bir başka şehirde geçireceğin akşamın iç sıkıntısı çünkü…
Rüzgârın oltasıyla tutarsın daha mazot kokusunu tanımamış balıkları… Bir gaz tenekesinin kapağı, ızgarası olmuştur gecelerinin… İki tuğla arasında yaktığın ateşte pişer balıkları geçmiş günlerinin karşılıksız sevdaları…
Aslında düşlerindir ateşin alevinde kavrulan: Gençliğindir.
Ve annenin sabah uyanmadan saçlarını okşar gibi iner şehre akşam…
Aşkından habersiz bir kızın karasevdası yakar yüreğini…
Evi önünden geçersin sevgili niyetine o kızın…
O, pencerededir. Bir tül perdenin ardına saklamıştır yüzünü…
Bir şarkı söylüyordur, bir bardak suya düşürerek hülyalarının gölgesini…
Bir daha geçersin. Bir daha…
Seni görmüş müdür?
Ne mümkün…
Bir sigara yakarsın durup köşe başında: Umutlarını yakarsın.
Sonra çekip gider akşam da, aşklar da…
Şimdi bir başka zamanda, bir başka şehirdesindir.
Gri bir hüzün genzini yakmaktadır.
Çocuklar evlerine çekilmiştir.
Bir adam, somun kokusuyla evinin kapısını aralamaktadır.
Bir kadın, geçen günün hüznünü dokumaktadır yalnızlığının gergefinde…
Sen, bir bardak çayın buğusuyla bir sigaranın derin nefesinde o yalnızlığın girdabına bırakırsın düşlerini…
Ve düşünürsün bir daha: Ben, ne zaman sevdim?
Sevdim mi sahi?
Sahi, nasıl geçer akşamlar ilk kez gidilen bir şehirde?
Refik Durbaş
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






