06 Kasım 2016

III. Yanık Gül

Kötü bir bahçıvan
Nasıl titrer de diktiği çiçeklerin üstüne
Öbürlerini unutursa
Ben de yer beğendireyim derken
Şiir denen şu huysuz çiçeğe
Gözüm görmez olmuş gayrı dünya bahçemi.
O telaşla ezdiklerim...
(Kimilerini bilerek tabi)
Ya şunlar... kurumuş hepsi...
(Sonra sulayacaktım!)
Ayrık otları sarmış tekmil gözlerim
Sade ardımdakileri değil
Önümdeki gülleri de yakmışım!

Erdal Alova


İyileşme

Sağanak yağmurlar gibi ağlamak istiyorum
Ağlamadığım bütün ağlayışları
Kokuları ağlamak istiyorum
Tuzu, ölümü, karanlığı
Bir çocuk gibi değil
Analar gibi değil
Kendini yiyen bir kaya
Yaralı bir çam gibi
Gövdemi ağlamak istiyorum

Erdal Alova

Ben bir mekan-ı nȃsda mihmȃn idüm sana

Ol gün kanı ki gün gibi sûzân idüm sana
Olsan revâne sâve-i bî-cân idüm sana

Esrȃr-i kȃinȃta ezel cür’a-dȃn iken
Ben hȃnkȃh-i ʻışkda hayrȃn idüm sana

Ne gülde reng ü bû var idi ne sabȃda fer
Ben gülşenünde bülbül-i nȃlȃn idüm sana

Sen naz iderdün ehl-i niyȃza Medîne-vȃr
Ben Ka’be gibi çak-girîban idüm sana

Şahum Hayȃliysem ki cihȃn lȃ-mekan iken
Ben bir mekan-ı nȃsda mihmȃn idüm sana
Hayâlî

Bir vapur daha kalkıyor iskeleden

Her insanda bir iskele bulur, yanaşır acı
Sahiller kayalıklarla ne kadar gizlense de

küçük iskender


Hangi birini anayım,
Buluştuğumuz kumluk, uzak iskele.
Her yerde bir başkalık.
İlk defa gelişimiz el ele.

Ziya Osman Saba


Nazım Hikmet vapuru
deniz ile arasına
dökülen asfaltı kırar
ve özgürlüğüne kavuşturur
salacak iskelesini
batmak pahasına

Sunay Akın


Edip Cansever vapuru
denize yansıyan
otel ışıkları altında
gider gelir boğazın en uzak
iki iskelesi
arasında

Sunay Akın


Vapur iskelesinde buluştuğumuz bir akşam
O akşam, erkenden ayrıldık ve sonra
Hâlâ hafızamızda devam ediyordu
Unutulmuş hayatı maviliklerin
Hâlâ hatırımdadır odama son gelişin,
Ve gitmeden önce
Saçlarını tarayışın hâlâ aynada…

Necati Cumalı


Onu bırak dedin ya. Ah ne zordu. Bir vapur iskelesinde,
turnikenin öbür yanında.
Gözümü açtığımda elektroşok veriyorlardı eksiğimin
yerine.

Birhan Keskin


Ezilmiş bir çocukluk benimkisi
bir iskelenin
vapurların yanaştığı yüzüne asılıdır
üç tekerlekli bisikletimin
lastikleri

Sunay Akın


Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar…
O gidinceye kadar Ada dopdolu idi…
Gider gitmez benim için boşalıverirdi…

Yahya Kemal


İğne atsan yere düşmez iskelelerde..
Gözleri bulutlu bir adam
iner vapurdan..

Üryan


İskelenin altına
sığınan deniz
bırak artık saklanmayı
savaş gemileri
çoktan geçip
gitti...

Sunay Akın


Denize baksam
Kayığın hatırı kalır
Ağaca baksam
Bulutun

Peki ya iskele

Oktay Rifat


Sevgilim son vapuru kaçırıyorum ve iskelenin aynasında
seni ve yağmuru görüyorum

Ahmet Güntan


ince ince yağan yağmur,
iskeleye yanaşan vapur
haydarpaşa garı
seni hatırlarım

Behçet Aysan


Akşamları iskeleler tenhalaşırken
Geçmiş anıları kucakladım…

Necdet Evliyagil


Anadolu kentinde bir İstanbul vapuru
Şaşkın sular, kör iskele, yolcular
Evet bunlar da olacak, çok tuhaf belirtiler
Denizin olmadığı yerlerde

Abdülkadir Budak


Ne güzel bineceğim vapurları kaçırmak
Yapayalnız kalmak iskelelerde.

Yavuz Bülent Bakiler


Ezilmiş bir çocukluk benimkisi
bir iskelenin
vapurların yanaştığı yüzüne asılıdır
üç tekerlekli bisikletimin
lastikleri

Sunay Akın


Geliyor Boğaziçi’nden doğru
Bir iskeleden kalkan vapurun sesi,
Mavi sular üstünde yine
Bembeyaz Kızkulesi.

Ziya Osman Saba


İstanbul’da bir şehir
hatları vapuruna 
verildi adım 
iki kıyı arasında 
usanmadan dolaşır 
her iskelede 
seni ararım

Sunay Akın


Güveniyordum 
oysa ben sevgimize 
vapur iskelesi 
ya da tren istasyonundaki 
saatin doğruluğu kadar 

Sunay Akın


Tam o sıra bir vapur yanaşıyor iskeleye uzun sürecek bir sonbahar taslağı gibi
Denize yeni sürülmüs bir tarlaya benziyor, uyanık, diri

Edip Cansever


Bir vapur daha kalkıyor iskeleden
Ve yağmur hızlanıyor biraz

Edip Cansever


Bir kez olsun çıkmazken ağzından
seni sevdiğimi
her gün söylememi yadırgama
bil ki bu şehirde
iskelenin verilmesini
beklemeden atlarım vapurlara

Sunay Akın


dil iskelesinde karaya oturan kayık nasıl dağılır
kim bilir hazzın bütün iskeletlerinden geçtiğimi
gözüm arkada değil içerdedir. sözüm

Orhan Alkaya



Öyle gül atıcam ki size gelecek maçta
Âdem abim bilem tutamaz elleri yanar

Can Yücel


Gözümde tütüyor kırlar, tek ağaç bile.

…bellek hiç şaşmadan çalışıyordu
buralardan gideli bir yılı geçmemişti sanki.

Bütün varlığım İskele’nin yüzüne bağlı.

Süreyya Berfe


Gittim gördüm; şimdi artık o iskeleye eskisi gibi vapurlar uğramıyor. İsmail Hakkı yok, Panayot Usta yok, Sedat Nuri Bey yok; yazın dondurma, kışın kestane satan o sarkık bıyıklı Arnavut yok. Müzeyyen yok, ben yokum.
Ne kötü!”

Tarık Dursun K.


kanatları dökülecek kuşların
iskeleye dokununca gemi
birer birer düşecekler denize

A. Ali Ural


“İzmir” oldu vatana avdetin ilk iskelesi,

Neyzen Tevfik


Ben bu iskelenin süryanisiyim
giden gider
bana kalır güneşin kızıllığı
herkesi uğurlayan o uğurlanmaz hüzün
ayırmaz kıyısından içimdeki korsanı

Ali Ayçil


balkonuma yuva yapan kırlangıç telaş içinde,
aşk yorgunu denizde mor köpüklü sular duruldu
güneşin türküsü duyuluyor uzaktan,sabah oluyor
ışığı sönüyor iskeledeki yorgun fenerin

Bülent Güldal


bir köpeğin yeni doğmuş
konuşmayan eniklerini iskelede bir adam
korkunç bir sepete mi koydu
onları
denize o mu götürüyor

Cahit Zarifoğlu


Bir saadet gibi hatırlıyorum,
Yasemin kokusu ondan,
Teneffüsü benden,
Bir yaz akşamı,
Kandilli iskelesinde!

Cahit Sıtkı Tarancı


Karaköy iskelesinde sisler içinde
Gözleri ayrılığın menzilinde iki damla yol
Sesine İstanbul karışmış bir kızın
Geçerek gecikmiş sevgisinden kederle…

Şükrü Erbaş


Ben denize bakardım yarı uyanık
annemi çocukluğunda iskelede bırakıp
uzaklaşan gemiye.

Cevat Çapan


çözer gibi bir kayığı iskelenin ucundan
ağır ağır doğrultuyor köpükten mavzerini.

A. Ali Ural


gelmeyeni
bekliyoruz

denizaltı iskelesinde
bekliyoruz

belki de gelmiştir çoktan
bilmiyoruz

görmeyince

Zafer Yalçınpınar


iskelenin ucunda oturuyordu tanıdık bir yalnızlık

Zafer Yalçınpınar


(Pencereyi kapayıp sokağa çıktılar. Gemilerin ışıkları yanmıştı. İki arkadaş iskelenin
ucuna gittiler. Durup denize baktılar ve sığ sularda bir balığın aralıklı sıçrayışını duydular.
Sonra sessizce kangal gibi kıvrılmış ıslak halatların üzerine oturdular, birer cigara
yakarak kibritin alevinde birbirlerine baktılar.
Garip, nerdeyse yersiz bir mutluluk içindeydiler baharda deniz kokusuna, kızarmış balık,
kıvırcık salata ve sirke kokusu karıştığı zaman hayatın o açıklanması güç mutluluğu
içinde.Biraz sonra yandaki meyhaneye gideceklerdi. Karınları acıkmıştı bile.
Gramofondan gelen ses bu açlığı daha da artırıyordu. Liman nöbetçileri uygun adım
yanlarından geçtiler, yazlık üniformaları akşam karanlığında bembeyaz görünüyordu.
İki arkadaş halatların üzerinden kalktılar, gidecekleri yere doğru yürüdüler.)

Yannis Ritsos


upuzun, tenha bir iskelede, yan yana
aradık birbirimizi
o parmaklarıyla oynadı
ben, onun dudaklarıyla içtim sigaramı

Nuri Demirci


ben cem, daha dün yarım imparatordum
kestirdiğim paralarda soldu vücudum
öldüm binlerce ölümle, kıyıya vuran cesedime baktım
yağlı urganlar bağlayıp boynuma (iskele, günbatımı
rodos’a doğru batık tekneler) yürüdüm, artık
bana bu dünyada yer yok
ne saray, ne köşk; ne rütbe, ne taht
ağabey el ver yanına geleyim
al beni, sonra istersen boğdur
bir yanım zifiri karanlık, bir yanım… birden yağmur!

Tuğrul Tanyol


Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar…
O gidinceye kadar Ada dopdolu idi…
Gider gitmez benim için boşalıverirdi…

Yahya Kemal


Mavinin yüzünde köprürür Şehir..
İğne atsan yere düşmez iskelelerde..
Gözleri bulutlu bir adam
iner vapurdan..
Bir kadın
O’ndan  geçip,
arkadaki celimsiz oğlana sarılır ..

Üryan


ince ince yağan yağmur,
iskeleye yanaşan vapur
haydarpaşa garı
seni hatırlarım

Behçet Aysan


güneşin türküsü duyuluyor uzaktan,sabah oluyor
ışığı sönüyor iskeledeki yorgun fenerin

Bülent Güldal


Ben de
    Boğaziçi de bu bahar
Mavi sakalına erguvanlar takmış
Sarhoş bir İskele Babası kadar
Hem delikanlı
              hem deliler gibi ihtiyar

Can Yücel


Yılların ötesinden
Seni anımsadım;
Vapurlar gözlerden uzaklaşırken,
Akşamları iskeleler tenhalaşırken
Geçmiş anıları kucakladım…

Necdet Evliyagil


rengi atmış evinizin kıyıya bakan penceresinde
uzun bir iskele
ve demir almaya hazır gemi resimleri

Nuri Demirci


Beşiktaş iskelesinin merdiveninde
çıtır çıtır susamlı bir Ortaköy sabahı
biraz daha beklesin
meçhule giden geminin güvertesinde

Ayten Mutlu


Sensiz nasıl da boş iskele,
sensiz nasıl da tenhâ şehir!

Bekir Sıtkı Erdoğan


yaz bitti…Kendine dönük bir bıçağı
bileyerek bitti yaz…Usulca soldu iskele

Zerrin Taşpınar


lanetli bir gemi yanaştı şu bahtsız iskeleye

Altay Öktem


seni sırtından hançerlediler çünkü başka şansları yoktu!
risk almayı gerektirir seninle göz göze gelmek
seni sevmek bir insanı sevmenin iskelesidir

Alper Gencer


bir pencere aslı gibidir yani, açılır uzak bir iskeleye
yakın dursan biraz daha, kendini, hayatı sevdirsen

üç gün geçti, üç yıl geçti sanki içimden

Onur Caymaz


Ne güzel seni bulmak bütün yüzlerde
Sonra seni kaybetmek hemen her yerde
Ne güzel bineceğim vapurları kaçırmak
Yapayalnız kalmak iskelelerde.

Yavuz Bülent Bakiler


Bir iskeleden kalkan vapurun sesi,

Ziya Osman Saba


sen şimdi beylerin beyi Üsküdar mısın
iskelende öptüm seni, gemi yanaşıyordu

Arife Kalender


bir tren makas değiştiriyor kalbimde
bir vapur yan yatarak eğleniyor denizle
sanki iki sevgili Beşiktaş motor iskelesinde
karşılaşmış gibi tuhaf bir his var, kırgınlık var

Altay Öktem


Kılları uzadıkça ellerimin
unuttum kağıtlardan
nasıl gemi yapıldığını
ki yaşlılığa uzanan
birer iskeledir parmaklarım
çözüldü uçlarından
nice kağıt geminin
palamarı

Sunay Akın


Uzağımda açık denizdi o yürüdü gitti.
Ben kıyıda ıssız bir ev, ince boğazda gıcırdayan tahta iskele,
iskelede bir lastik, az ilerde turuncu bir şamandıra,
İçimde kuzeyden bir hatıra aksiyle durgun suya vurdum.

Birhan Keskin


Ne zaman ayrılırken yüzümü denize döndüysem
İskeleden bir hayalet uğurladı sanki beni

Cihan Oğuz


bir vapuru iskeleye bağlayan ipler bir bir atarken
ve açık susunca nasıl korkunç bir sessizlik olur.

Enis Akın


Güveniyordum
oysa ben sevgimize
vapur iskelesi
ya da tren istasyonundaki
saatin doğruluğu kadar

Sunay Akın


İşte üç çifte kayık iskelede âmâde
Gidelim serv-i revânım yürü Sa’dâbâd’a

Nedîm


O gece vapurlar intihara meyilliydi sevgilim
halatları boynuna geçirimiş yağlı urgan gibi
bekliyordu
Kadıköy iskelesinde
iskemlesine
vurulacak
tekmeyi

Mustafa Aksoy


Tam o sıra bir vapur yanaşıyor iskeleye uzun sürecek bir sonbahar taslağı gibi
Denize yeni sürülmüs bir tarlaya benziyor, uyanık, diri

Edip Cansever


ben hep iskeleye demir atmış
beyaz bir yelkenlinin düşünü gördüm

A. Kadir Bilgin


İnce uzun bir iskelenin ucunda,
denize dikmiş gözlerini, kımıldamadan,
öylece duruyor adamın biri akşam üzeri.

Roni Margulies


Durgun bir sudur aslında deniz
ki çocukların acemi oltalarını denedikleri
kuytu bir iskelenin
tahtaları altına yazıdıgım
ayrılık siirini okudukca
dalgalanır…

Sunay Akın


Rıhtımda kimsesiz, yapayalnız, bu yaz sabahı
Bakıyorum kumsalın kıyısından, bakıyorum
Belirsizliğe,
Bakıyorum ve küçük, siyah parlak bir vapurun
Yaklaştığını görmekten mutluluk duyuyorum.

Fernando Pessoa


Dokunuyor bana bu yoksul vapurun böyle doğal ve kendi halinde gidişi.
Bilmem neden, titizlenen bir havası var,
Görevini yerine getiren dürüst bir insan gibi.
İşte uzaklaşıyor bulunduğum rıhtımdan.

Fernando Pessoa


Vapur limana yanaşmıştı
Ben âvârelikten rıhtımdaydım
Sen kimseyi beklemediğin halde oradaydın

Erdem Bayazıt


Ah, bütün rıhtım taştan bir özlem kesiliyor
Ve gemi rıhtımdan ayrılıp
Gemiyle rıhtım arasında bir boşluk olduğu
Birden ortaya çıkınca,
Bilmem neden, yeni bir ürperti beliriyor içimde.

Fernando Pessoa


Sesler geliyor kulağıma – suların şıpırtısı,
Nehrin rıhtımı yalayan dalgalarının yumuşak şıpırtısı…

Fernando Pessoa


Ve gemileri olmayan bir rıhtım gibi gerçek ve çıplak bu saat

Fernando Pessoa


Ben rıhtımdan suya atlarım
Altımda balıklar
Üstümde bulutlar
Ağzımın kenarında çırpıntılı Boğaz suyu
Pembe yalıya doğru yüzerim

Oktay Rifat


Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Yahya Kemal Beyatlı


Kara yaz! Karanlık yaz! Kararan vücutlardan
rıhtıma varmayan ceset elbette hatırlanmaz.

İsmet Özel


Ben âvârelikten rıhtımdaydım
Sen kimseyi beklemediğin halde oradaydın

Erdem Bayazıt


Tenha bir meyhanede oturuyorduk sevgilim
İzmir’in eski rıhtımında
Bilirsin, severim çok İzmir’in eski rıhtımını

Edip Cansever


hep rıhtımda üşümüş bir sevgiliyi düşlerdi
bir göl kıyısını özlerdi zaman zaman
nedeni bilinmez onun da
ne elini tutan olmuştur orada
ne de öpen gül dudağından

Tuğrul Keskin


Denize inerdik
Ben yüzerdim o girmez
Rıhtımdan suya bakardı
Denizden çıkardım
Yok

Oktay Rıfat


Bir son öpüştü rıhtımda
kaldı ardımda.

Wolfgang Borchert


Yalnızlar rıhtımı, kuru kalabalıktır.

Metin Üstündağ


Eğil biraz, paslanmış kıyı babasına tutunarak sark
Suyla rıhtımın birleştiği yerlere bak

Taş da çürür.

Ali Cengizkan


gemiler rıhtımlara ayrılık boşaltıyor bugünlerde
istanbul bir yerlerde yaprak döküyor

Salih Bolat


Bir beyaz gemiydi ayıran onları
Kadın güvertedeydi, adam rıhtımda
Şimdi unuttum yüzünü kadının
Adamın gözleri aklımda

Ümit Yaşar Oğuzcan


Terk edilmiş, günbatımındaki rıhtımlar gibi.
Titrek bir gölge kaldı ellerimde oynaşan.

Pablo Neruda


Ver elini Haydarpaşa demişiz,
Vapur rıhtımdadır pırıl pırıl,
Hava hafiften soğuk,
Deniz katran ve balık kokulu
Köprüden kayıkla geçmişim karşıya,
Bir nefeste çıkmışım bizim yokuşu…

Turgut Uyar


Gitsem gezinsem derim limanda
Rıhtım kahvelerinden birinde otursam
Bir şey içsem ve dönsem
Değiştirsem elbisemi,
Yahut uzanıp saatlerce uyusam
Belki bu dertten kurtulurum
Derim ama akşam olur
Gene kapına düşer yolum.

Necati Cumalı


Kim bilir şimdi nerdesin?
Senindir yine akşamlar;
Merdivende ayak sesin
Rıhtım taşında gölgen var.

Ahmet Hamdi Tanpınar



04 Kasım 2016

İç savaş, sabah selamlaştığın adamın akşam evine girip senin gırtlağını kesmesidir.

Ben okuduğumda, siyah pelerinini giymiş, karanlık maskesini takmış Darth Vader’in o boğuk, mekanik sesiyle yok edilecek bir gezegenle ilgili verdiği emri duymuş gibi oldum.

“Yok edin” diyordu. “Yok edin.”

Sadece, verdiği emrin kendi gezegeniyle ilgili olduğunu, kendisinin de yok edileceğini bilmiyordu.

Levent Gültekin’in Özgür Düşünce Gazetesi’nde Hüseyin Keleş’e söylediklerini okudunuz mu?

Aynen şöyle diyordu:

“Adını vermeyeyim, çok üst düzey bir bürokrat, emekliye ayrılma aşamasında Tayyip Bey’le vedalaşmaya gidiyor. Tayyip Bey, o bürokrata yapacakları ile ilgili bazı şeyler anlatınca bürokrat diyor ki ‘bu dediklerinin yarısını yap, iç savaş çıkar bu ülkede.’ Tayyip Bey de ‘çıksın, ezer geçeriz’ diye karşılık veriyor. Bu diyalogu bürokratın kendisinden dinledim. Yani iç savaşı göze almış bir lider var. Ne için? Kişisel hırs.”

Türkiye’yi yöneten adam, yönettiği ülkede iç savaş çıkmasını göze alıyor, “ezer geçeriz” diyor.

Ülkenin “anayasayı dinlemeyen” yöneticisi, iç savaş için “çıksın” diyorsa, o ülkede iç savaş çıkar.

Zaten hızla oraya doğru gidiyoruz.

Kendi gezegeni için “yok edin” emri verdiğini bilmeyen bir Darth Vader gibi Erdoğan da kendi ülkesini ve üstelik kendi hayatını yok edecek bir iç savaşa “çıksın” dediğini bilmiyor.

Amerika’ya Muhammed Ali’nin cenazesine gittiğinde kendisini büyük bir coşkuyla karşılayıp “işte Müslümanların lideri geldi” diye selamlayacaklarını sanıp hem kendini hem de Türkiye’yi nasıl rezil ettiyse, “ezip gececeğini” sandığı için “çıksın” dediği iç savaşla da hem kendini hem Türkiye’yi mahvedecek.


Gerçeklerle bağını koparmış Erdoğan.

Hukukun denetiminden kaçabilmek için “iç savaşı” göze aldığı, dahası “ezer geçeriz” diyerek iç savaşı arzuladığı anlaşılıyor.

İç savaşla ilgili en küçük bir bilgisi yok.

Sarayının duvarları top mermileriyle çöktüğünde, eli silahlı insanlar koridorlarda birbirlerini öldürdüğünde iç savaşın ne olduğunu anlar ama geç kalmış olur.

İç savaş, bir toplumun başına gelebilecek en büyük felakettir, kimse onun yarattığı facianın kurbanı olmaktan kurtulamaz.

Savaştan çok daha korkunçtur.

Düşmanının nerede olduğunu bilmezsin, düşmanının kim olduğunu bilmezsin, korkunç bir nefret herkesi canavara çevirir, birbirlerini öldürmekle yetinmez insanlar, birbirlerinin cesetlerini bile parçalarlar, çocuklarının, eşlerinin, sevgililerinin, kardeşlerinin ırzına geçerler, evlerini yakarlar.

“İç savaş çıksın” diyen bir lideri destekleyen “havuz medyası”, o medyanın yöneticileri, sahipleri, yakınları kendilerini güvende sanıyorlar galiba.

İç savaşta kimse güvende değildir.

Kaçıp gitseler de yakınları burada kurban olarak kalır.

Sadece sevdiklerini, yakınlarını değil komşularını bile öldürürler.

“İç savaş çıksın” diyen bir adama oy veren AKP’liler, bu iç savaşta “ezip geçeceklerini” düşünüyorlar herhalde.

İç savaşı, Kürt mahallerinde hendek kazan çocukları tanklarla, toplarla öldürmek sanıyorlar.

İç savaş, sabah selamlaştığın adamın akşam evine girip senin gırtlağını kesmesidir.

Gözünün önünde karına tecavüz etmesidir.

Çocuğun kapının önüne çıktığında, etrafta saklı bir nişancının onu kafasından vurup öldürmesidir.

Bu ülkede iç savaş çıktığında, AKP’liler sadece başkalarının “kurban” olacağını mı sanıyor?

Galiba öyle sanıyorlar ama yanılıyorlar.

İç savaş herkesi, bütün ülkeyi kanlı bir girdabın içine çeker.

Üstelik, şu anda topluma yüklenen nefret ve öfke patlama noktasına çok yakın.

Yalnızca şehirleri, köyleri, mahalleleri yok edilen Kürtlerle Türkler arasında değil bu nefret…

“Namaz kılmayanlar hayvandır” diyenlerle, namaz kılmayanları “telef” edilecek yaratıklar gibi görenlerle, “hayvan” denilenler arasında da korkunç bir nefret birikiyor.

Öfke liselere kadar yayıldı.

Erdoğan ve AKP’liler, iç savaş çıkınca “ordu” kendi emirlerinde kalacak sanıyorlar.

“Bol para verdikleri” söylenen komutanların bir kısmını belki yanlarında tutarlar ama iç savaşlarda ordular da bölünür, bir ordunun içinden birbirine düşman ordular çıkar.

Katliamlar olur.

Bosna’da yaşananlara bir bakın.

Ruanda’da yaşananlara bir bakın.

Suriye’de yaşananlara bir bakın.

Kitap okumaya üşeniyorsanız, bu konudaki filmlere bir göz atın.

“İç savaş çıksın, ezer geçeriz” diyerek gözünü karartmış bir adam sizi nereye sürüklüyor bir görün.

Yıllar önce gene yazmıştım, ortaokulda bize okuttukları “Nişancı” diye bir İrlanda hikayesi vardı.

İç savaş sırasında, damlara saklanan bir nişancıyı anlatır.

Damların üstünde başka bir nişancıyı fark eder.

İkisi de çok usta nişancıdır, çok maharetlidir.

Saatlerce çatışırlar.

Sonunda hikayenin kahramanı, diğer nişancıyı vurmayı başarır.

Diğer adam vurulup sokağa düşer.

Nişancı da işini yapmış olmanın rahatlığıyla damdan iner, tam sokaktan çıkacakken, “vurduğum adam çok iyi bir nişancıydı, kimdi acaba” diye merak eder.

Dönüp, vurduğu adamın yanına gider, yüzüstü yatan ölü bedeni çevirip yüzüne bakar.

Kardeşinin yüzüyle karşılaşır.

Vurduğu adam kardeşidir.

İç savaş budur işte… Kardeşin kardeşi vurmasıdır.

Olmaz mı sanıyorsunuz?

Daha dün IŞİD’li bir celladın kendi kardeşinin kafasına kurşun sıkarken çekilmiş resimleri yayınlandı.

Erdoğan’ın “çıksın” dediği iç savaşta yaşanacak olanlar bunlardır, bu facialardır.

Ateşe konmuş bir suyun kaynamaya yaklaştığının işaretini veren küçük kabarcıklar gittikçe hızlanarak görünür oluyor, muhalefet liderinin üstüne “kurşun” atılıyor, bir başka muhalefet liderini hapsetmek için hazırlıklar yapılıyor, toplumu güvencede tutacak hukuk ortadan kaldırılıyor, “din” adına, “milliyetçilik” adına müthiş bir öfke ve nefret sağanağı yaratılıyor.

Ve ülkenin cumhurbaşkanı “iç savaş çıksın” diyor.

Ülkeyi yöneten adam “iç savaş çıksın” derse, iç savaş çıkar.

Ülke parçalanır, milyonlarca insan ölür, açlık, sefalet kol gezer, insanlar ülkeden kaçabilmek için birbirini paralar.

Sonunda da Erdoğan’ın sarayını yerle bir ederler.

Geriye paramparça kanlı bir çöl kalır.

Kimse de kendini kurtaramaz.

Bu anlattıklarım bir “korku masalı” değil, birçok ülke yaşadı bunları, onların da başlarındaki adamlar “çıksın” dedi iç savaş için, oralarda da adım adım yüründü iç savaşa.

Bütün muhalefet partilerinin, Türkiye’ye neyin yaklaştığını, Erdoğan’ın neyi göze aldığını görerek politikalarını belirlemeleri gerekiyor, bir iki demeçle geçiştirilecek bir sorun yok karşımızda.

Ciddi bir felaketin ülkeye yaklaştığını görüyoruz.

AKP’liler de iyi düşünsün.

İç savaş çıktığında herkesle birlikte onlar da yaşayacak bunları…

Kaçmaları da bir işe yaramayacak, “savaş suçlusu” olarak yargılanacaklar.

Darth Vader’in “gezegeni yok edin” emrini duyduk.

“Yok edilecek” gezegenin sizin ülkeniz olduğunu bilin.

Darth Vader bilmese de siz bilin bunu.

Ona göre davranın.


Ahmet Altan

14 Haziran 2016



Levet Gültekin'in Özgür Düşünce gazetesinden Hüseyin Keleş'e verdiği yazılı söyleşi şöyle:

Türkiye adına konuşulacak bir şey kaldı mı?

Bu ülkeden başka yaşayacak yerimiz yok. Mecburen konuşup sorunlarımızı çözeceğiz. Bu enkazdan kurtulup burayı yaşanabilir bir ülke yapmamız gerekiyor. Bir insanın kişiliğine, ahlakına, çalışkanlığına zerre kadar katkısı olmayan; yani iyi insan olmamıza etkisi olmayan etnik köken, inanç, ideoloji farklılıklarını bir tarafa bırakıp herkesin huzurla yaşayabileceği bir ülke yapmalıyız. Bunun için konuşup, yazıyoruz.

Bu kadar kutuplaşmanın had safhada olduğu bir ortamda bahsettiğiniz dayanışma nasıl sağlanacak?

Kutuplaşmadan yakınıyoruz ama bu kutuplaşma bize bir şey gösterdi. Ne kadar ayrışırsak ayrışalım, ne kadar koparsak kopalım kaderimiz birbirimize bağlı. Birbirimizden farklı bir hayat kuramayız. Ne demek istediğimi açıklayayım. Mesela; “Ben İstanbul'da yaşıyorum, iyi bir işim var ve çok da güvenlikli bir sitede oturuyorum. Kürt sorunundan bana ne” diyordu kimileri geçmişte. Demek ki öyle değilmiş. O sorunun neden olduğu ateş sonunda gelip seni de yakıyormuş. Aynı şekilde, “başörtüsü sorunu benim sorunum değil” diyenler şu anda o sorunun yarattığı arızanın bedelini ödüyorlar. Yani başörtülülerin öfkeyle, kızgınlıkla yaptığı tercih o sorunu görmezden gelenlerin hayatını da çekilmez yapıyor. Ya da milyar dolarlık iş adamısın. Ülkedeki yoksulluk umurunda değil. Ama kaderin ayda 1000 TL alan adamın elinde. Çünkü onun siyasi tercihi senin geleceğini belirliyor. O 1000 TL alan adamın seçtiği iktidar gelip senin malına el koyuyor. Sen çocuğunu en iyi lisede, üniversitede okut ama o okumayan çocuğun siyasi tercihiyle ortaya çıkan ülkede senin iyi okullarda okuyan çocuğun da yaşıyor veyahut yaşayamıyor. Bu da bize gösteriyor ki ülkenin bütün sorunları aynı zamanda hepimizin sorunu. Ülkede eğitim sorunu varsa o sorun senin sorunun. Çünkü cahil kalmış insanların seçtiği iktidarların yönettiği ülkede yaşamak zorunda kalıyorsun. Ya da Kürt sorunu varsa o sorun senin sorunun. Ya da Aleviler mutsuzsa o mutsuzluğun kaynağı senin de sorunun. Bu da demek oluyor ki Kürtler mutsuzsa sen de mutsuzsun, Aleviler mutsuzsa sen de mutsuzsun, dindar mutsuzsa sen de mutsuzsun, solcu mutsuzsa sen de mutsuzsun. Yani hiçbirimizin ötekinden bağımsız bir hayat kurma şansı yok. Hepimiz bir bütünün parçalarıyız. O parçalardan biri hasta olursa bütün işlevini yerine getiremez. Ayakta kalamaz. Bu nedenle önce ötekinin mutluluğunu hesaba katmamız gerek. “Sen mutlu değilsen ben de olamam ki” diyecek bir yaklaşım. Bunun için de demokrasiyi kendimiz için değil, “öteki” için istememiz gerekiyor.

AK Parti'nin ilk 2 döneminde bu bahsettiğiniz birliktelik var mıydı?

Türkiye'de hiç bir dönem böyle bir yaklaşım tam olarak uygulanmadı. Kısmen Tayyip Erdoğan 2009'a kadar kutuplaşmayı azaltıcı bir politika izledi. Fakat 2010'dan sonra bu politikasından vazgeçip tekrar geçmişte olduğu gibi ayrımcılıktan beslenen siyasete yöneldi.

Oy oranları hep yüksekti, neden böyle bir şeye ihtiyaç duysun ki?

Birincisi; barışçı politikalarını sürdürecek demokrasi kültüründen yoksundu. İkincisi; One Minute çıkışı nedeniyle dış dünya ile bağı zarar görünce, içeride güçlü bir taban oluşturma ihtiyacı hissetti. Üçüncüsü; İslamcı kültürün zihinsel yapısından dolayı. Yani İslamcılar hep kendi mahallelerinde yaşadılar. Türkiye'deki diğer farklı kesimler gibi. Bu nedenle ötekiyle nasıl diyalog kuracağını bilmiyorlardı. El yordamıyla kurulan diyalogla bir yere kadar gelebildiler. Sorunlar büyüdükçe, meseleler çetrefilleştikçe demokrasi kültürleri yetersiz kaldı. Daha sahici çözümlere ihtiyaçları vardı onu da başaramadılar. Bu yüzden Erdoğan, kendini sağlama almak için güvenli gördüğü mahalleye geri kaçtı.

Zaman zaman bu dönem 28 Şubat'la karşılaştırılıyor.

Bu 100 yıllık ertelenen sorunların bir patlamasıdır. Çözülmeyen sorunlar çığ gibi büyüyüp sonunda ülkenin üzerine düştü. Erdoğan, var olan bu sorunları kendi iktidarı için kullandı ve ülkeyi o sorunların altındaki bir enkaza dönüştürdü.

Aslında söylediklerinizden sonra biraz detay kalacak ama Davutoğlu'nun azledilmesi meselesi var. Davutoğlu neyi yaptı ya da neyi yapmadı ki azledildi?

Davutoğlu'nun başına gelen teferruat, Binali Yıldırım teferruat, her şey teferruat. Bir tarafta Türkiye var bir tarafta Erdoğan var. Çünkü ülkesini gözden çıkarmış bir lider ve o ülkede yaşayan 78 milyon var. Bunun dışındaki her şey bana göre teferruat. Çünkü Erdoğan'ın yaptıklarından, ülkeye verdiği zarardan ona destek olan yüzde 49'da olumsuz etkileniyor, etkilenecek. Türkiye'den yana mı olacağız Erdoğan'dan yana mı? Erdoğan'dan yana olunacaksa Türkiye'den, Türkiye'den yana olunacaksa Erdoğan'dan vazgeçmek tercihiyle karşı karşıyayız. Davutoğlu'nun ki tamamen kayıkçı kavgasıydı.

Peki bu durumu AK Partililer niçin göremiyorlar?

Çünkü Erdoğan ülkeyi kutuplaştırdı. Herkesi kendi mahallesine hapsetti. Ve ötekinden gelecek sesi duymayacak hale getirdi. AK Parti seçmenine ulaşıp gidişatı anlatan, onları anladığını, korkularını, hassasiyetlerini, önemsedikleri değerleri anladıklarını gösteren kimse yok. AK Parti seçmeninin önemli bir kısmı Erdoğan'ın hâlâ değişmediğini eski o “dürüst” lider olduğunu düşünüyor. Bunun böyle olmadığını gösterecek, sözüne güvendikleri biri de yok. Zaten ne yazarların, ne gazetecilerin, ne aydınların, ne de muhalif siyasetçilerin AK Parti seçmenine ulaşmak, onları ikna etmek gibi bir dertleri yok. Bunu yapacak dil de bulamıyorlar zaten. Öyle bir hassasiyetleri de yok. Seçmen Erdoğan'ın elinde rehin. Dini Erdoğan'ın elinden saygıyla, hürmetle alacak sonra toplumu bu hipnotize halden çıkaracak ve olup biteni anlatacak bir stratejiye ihtiyaç var. Fakat kimsenin böyle bir derdi yok. Sabah akşam Erdoğan'a kızmayı, AK Parti seçmenine hakaret etmeyi marifet sanan bir muhalif kesim var. Hiç bıkmadan 10 yıl daha suçu AK Parti seçmenine atabilirler ama bu sonucu değiştirmeyecek. Muhalif kesim kibirlerinden kurtulup o seçmenle diyalog kuramıyorlar seçmen de “size inat böyle davranacağım” diyor.

Türkiye'yi gözden çıkarmak? Ne demek bu?

Türkiye'nin yararına olan her şey Erdoğan'ın aleyhine. Erdoğan'ın işine yarayan her şey ise Türkiye'nin aleyhine. Ne yazık ki böyle bir durum var artık. Kendi pozisyonunu sağlama almak için, kendi seçmeni dâhil bütün ülkenin hayatını tehlikeye atıyor. Adını vermeyeyim, çok üst düzey bir bürokrat, emekliye ayrılma aşamasında Tayyip Bey'le vedalaşmaya gidiyor. Tayyip Bey o bürokrata, yapacakları ile ilgili bazı şeyler anlatınca bürokrat diyor ki ‘Bu dediklerinin yarısını yap, iç savaş çıkar bu ülkede' Tayyip Bey de “çıksın, ezer geçeriz” diye karşılık veriyor. Yani iç savaşı göze almış bir lider var. Ne için? Kişisel hırsı. Başka bir gerekçesi yok.

Nereden duydunuz bu diyaloğu?

Bürokratın kendisinden dinledim. Mesela şu andaki Kürt meselesine yaklaşım. Sorunu çözmüyor, ülkeyi bölüyor. Dış politikadaki hamasi söylem, kabadayı tavır ülkeye ağır yükler getiriyor. Bunun gösterilmesi gerekiyor. Fakat muhalefet ne yazık ki bunu topluma gösterecek siyasi zekâdan yoksun. Eğer Erdoğan'ın dediği gibi bir üst akıl varsa, o mekanizma Türkiye'yi bölmek için uğraşıyorsa “üst akıl”ın iş tuttuğu insan Erdoğan'dır diye düşünüyorum. Bu o kadar açık ki.. Çünkü şu andan ülkeyi Erdoğan'dan daha çok bölen, parçalayan ikinci bir isim yok. Toplumun yarısını düşman, hain ilan edip “üst akıl”ın safına itip sonra da o “üst akıl”dan şikâyet etmek büyük marifet doğrusu.

Neden?

Üst akıl eğer Türkiye ile uğraşıyorsa, lidere düşen içeride barışı sağlamaktır. Duygu birliği sağlamaktır. Ayrılıklara son vermektir. Ülkeyi içeride daha güçlü bir birlikteliğe kavuşturmaktır. Madem bir üst akıl var, o zaman bizimle neden uğraşıyorsun? Diye sormamız gerekmez mi?

Bütün cemaatler hedefte analizine katılıyor musunuz?

Ben bütün Türkiye hedefte, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya diyorum, sen işi getiriyorsun cemaatlere. Bu Türkiye'nin içerisinde cemaatler var, mezhepler var, ateistler var, çoluk çocuğumuz var… Yani geleceğimiz, yaşamımız, hayatımız… Hepsi hedefte ve şu anda zaten enkaz altında.

Bu süreçteki havuz medyası oluştu. Ancak gelinen noktada, bu havuzun içinde de tasfiyeler başladı. Misal, bir dönem Erdoğan'a çok yakın olduğu bilinen Mustafa Karaalioğlu.

Bu bahsettiğiniz kimselerin başına gelenlerin Türkiye'nin aldığı tahribatın yanında bir sinek kadar bile değeri yok. Hatta bugünlerde çıkardıkları itirazların bir sinek vızıltısı kadar bile etkisi yok. Çünkü kendisine saygı duymayana kimse saygı duymaz. Köle gibi itaat edersen, köle gibi kovulursun. Kişilik, haysiyet, onur, ahlak... Hepsini üç günlük iktidar uğruna gözden çıkarmışlardı. Ülke yıkılırken kötülüklerine ortak oldukları lider gücü iyice ele geçirince hepsini bir paçavra gibi attı. Vaktinde itiraz etmedi hiçbiri. Adeta yalvardık ülke yıkılıyor diye. Bize “Erdoğan düşmanı” demekten başka hiç bir şey yapmadılar. Şimdi de çıkmış gidişat çok kötü diye utanmadan feveran ediyorlar.

Mesela, Gezi'de Bülent Arınç ses çıkardı.

Ses çıkarmak ne demek? Sen eline silah aldın birini öldürmeye gidiyorsun. Ben sana diyorum ki ‘Hüseyin yapma, iyi bir şey değil.' Bu mudur yani? Esas olan engelleyici bir tavır koymaktır. Böyle devam edecekse ben yokum demek kimsenin aklına gelmedi. İki kişi demiş olsaydı Erdoğan bu kadar kontrolsüz bir noktaya gelmezdi. Bülent Arınç'ın, Abdullah Gül'ün, Hüseyin Çelik'in partide kalma çabaları aman “dava zarar görmesin” hassasiyetleri Erdoğan'ın ülkeyi yıkıma götürmede yakıt işlevi gördü. Sessiz kaldıkları için o halkanın içinde durdukları için Erdoğan yaptığı kötülükleri toplum nezdinde meşrulaştırdı. İnsanlar, ‘Erdoğan kötü bir şey yapsa Arınç gibi isimler var, onlar bu kadar suskun olur mu' diyerek olup bitenin farkına varamadı.

O zaman parti kursalar size göre çok da başarılı olamayacaklar?

Bir karşılıkları olduğunu düşünmüyorum. Çünkü çıkıp insana yakışır şekilde geçmiş hatalarından dolayı bir özür de dilemediler. Toplumun gönlünü kazanacak bir adım atma ihtiyaçları da yok. O nedenle bir kıymetleri de yok.

Peki, çıkış yolu nedir?

Erdoğan'ın kurduğu; bütün patileri, hatta siyaseti bloke eden, sadece onun işine yarayan siyasi paradigma bütünüyle bozulmalı. Mevcut partiler Erdoğan'ın kurduğu sistemde hareket ederek onu yenmeye çalışıyorlar. Bu imkânsız bir şey. Ona laf yetiştirerek, onu kınayarak, utandırarak bir sonuç elde edeceklerini sanıyorlar. Hâlbuki önce kurduğu siyaset oyununu bozmak gerek. Öncelikli olarak saygıyla, hürmetle, topluma da güven verecek bir dille dini Erdoğan'ın elinden almak gerekiyor. Din Erdoğan'ın elinden alınmadığı müddetçe siyaseten mesafe kat etmek imkânsızlaşıyor.

Bu dediğiniz Türkiye'yi kim kuracak?

Hepimiz el ele verip kuracağız. Burası bizim ülkemiz. Çocuklarımızın yaşayacağı ülke. Mevcut partiler ne yazık ki yetersiz. Çünkü hepsi esasında ortaçağdan kalma bir bakış açısına sahip. Kimisi inanç, kimisi etnik köken, kimisi de ideolojik siyaset güdüyor ve Erdoğan'ın onları hapsettiği girdaptan çıkamıyorlar.

O nedenle iş hepimize düşüyor. Mesleğimize, işimize bakmadan yangını söndürmek kendimize başımızı sokacağımız bir ülke kurmak için elimizden geleni yapmalıyız. Mesela sadece bir partide görev alma meselesi değil. Her alanda bir restorasyona ihtiyacımız var ve hepimiz elimizden geleni yaparak ayağa kalkabiliriz. Meseleye böyle yaklaştığım için ülke yıkılırken her gün onlarca insanımız ölürken, hiç bir şey olmamış gibi davrananları çok yadırgıyorum. Kimi sanatçıların, yazarların, iş adamlarının rahatlığını görünce evi yanarken kenarda makyajıyla uğraşan bir kadına benzetiyorum.

Yeni aktörlerle ilgili ışık veren birini ya da birilerini görebiliyor musunuz?

78 milyonluk bir ülke burası. Erdoğan'dan başka insan mı yok burada Allah aşkına. Elbette yüzlerce vardır hem de. Türkiye'de çok iyi yetişmiş insanlar var. Mesela bir sene öncesine kadar Aziz Sancar diye bir adamı tanımıyorduk. Kim bilir kaç Aziz Sancar var bu ülkede. Bu ülkeyi seven, buradan başka bir yerde yaşayamam diyen herkesin hiç bir beklentiye girmeden ortaya çıkması ve elini taşın altına koyması gerek. Yani bir aklın oluşması, bir çıkış ve restorasyon süreci başlatması gerek.

MHP'li muhalif 4 adayı, bu ortaya çıkanlar grubuna dâhil edebilir miyiz?

MHP içindeki genel başkan değişimi bir yenilik değil. Yeni bir Türkiye kuracak anlayışı da, kültürü de barındırmıyor. Meral Akşener'i tanırım. İyi insan. Fakat o partide yapacağı pek fazla bir şey yok. Zaten ne yapacağını da söyleyemiyor. Mesela Kürt sorununda ne yapacaksınız diye soruyorlar? 6 ayda bitiririm diyor. Nasıl? Erdoğan'ın yapmadığı neyi yapacaksınız? Cevap yok. Şöyle diyorlar: Şu anda delegeye göre konuşuyor. Genel başkanlığı alınca gerçek politikalarını açıklayacak. Delegeyi bile ikna etmeyecekse o politikalar halkı nasıl edecek ki? Kaldı ki suyu geçene kadar ayıya dayı derseniz suyu geçtikten sonra da ayıya dayı demekte bir mahsur görmezsiniz. Çünkü ayıya dayı deme alışkanlığına kavuşmuş olursunuz. Peki, Meral Hanım gelirse hiç mi faydası olmaz? Elbette olur. En azından bu gidişatı kısmen de olsa durdurmaya yeter. Erdoğan'ın planlarına sekte vurur. Fakat Meral Hanım'a vermeyecekler. Bana göre aday olmasına bile izin vermeyecekler.

Siyasetteki kartlar bundan sonra nasıl karılır?

Bence şu anda Başkanlık ve partili cumhurbaşkanlığı seçeneği daha zayıf. Her an değişken bir strateji var Erdoğan'ın kafasında. Yeniden erken seçim planı yapıyor. Bütünpartilerin seçmenleri çaresiz. Önemli bir kısmı kerhen oy veriyor. AK Parti seçmenin bir kısmı da çaresiz.  AK Parti seçmeni içerisinde en az yüzde 15'i Erdoğan'ı istemiyor. Gına geldi artık. Ama gidecek yeri yok. Çünkü mevcut partiler onlara hitap etmiyor veyahut mevcutlara güvenmiyorlar. O yüzden bir erken seçim kâbus senaryosu gibi. Erdoğan anayasayı değiştirecek sayıya ulaştığında hepimize geçmiş olsun. Bundan dolayı çıkış yolu tek: Sandıkta halkın önüne Erdoğan'dan vazgeçtiğinde gidecek bir adres koymak. O nedenle bu ülkede bir aklın oluşması ve o aklın da bir parti kurması gerek diyorum.

ABD'de Zarrab meselesi var. Ne diyorsunuz oradaki gelişmelere?

Muhalif kesimin o davaya verdiği tepki gerçekten çok yüzeysel ve de çocukça. Dava ve gelişmeler beni çok tedirgin ediyor. İki nedeni var: Birincisi bizim ülkemizin sırları onların elinde ve nerede ne için kullanacaklarını bilmiyoruz. Onların derdi adalet değil. Hiç umurlarında olduğunu da sanmıyorum. Dertleri kendi çıkarları. İkincisi Erdoğan onların eliyle değil demokratik bir yenilgiyle gitmeli. Oradan gelecek bir kurtuluş bu ülke için bir felakettir. Oradan gelecek bir müdahale Erdoğan'ı daha da kontrolsüz yapar. Bunun bedelini de ülke öder. Zaten kendi sorunumuzu kendimiz çözemiyorsak, böyle bir akıl ve zeka bu ülkede yoksa Amerikalı bir savcıdan medet umacak durumdaysak bırakalım da bu sefil hayatımız sürsün. Demek ki daha iyisine layık değiliz. Hiç bir toplum hak ettiğinden daha iyi bir yönetime kavuşamaz. O nedenle Amerikalı savcıdan medet ummak bana göre zavallılıktır.

Kılıçdaroğlu'na şehit cenazelerindeki saldırıları nasıl okudunuz?

Anamuhalefet liderinin öyle bir muameleye maruz kalması, öncelikle o liderin büyük bir ayıbıdır. Demek ki, o kadar pasif bir görüntü verdin ki, sana onu yapmaktan çekinmediler. Şöyle demeliydiler; ‘Biz bu adama bunu yaparsak, bize Türkiye'yi dar eder.' Çünkü Erdoğan sana hükümeti kurma görevi vermediği zaman hiçbir şey yapmadın. O gün sarayın önüne yüz binleri dökseydi, bugün böyle bir muameleyle karşılaşmazdın. Diğer yandan, ölümlerin sorumlusu olarak Kılıçdaroğlu'nu göstermek utanmazlık diye bir duygunun artık bütünüyle iflas ettiğinin göstergesidir. Kılıçdaroğlu'na saldırı, bir iç savaş provokasyonuydu. Başka bir izahı yok bunun.

CNN Türk'e eskiden çok sık çıkardınız, son dönemde hiç göremiyoruz. Özel bir sebebi var mı?

Türkiye'deki medya düzeninin ne hale geldiğini hepimiz biliyoruz. CNN Türk'le maddi bir ilişkim yani bir personel değildim. Konuk olarak çıkıyordum. 1 Kasım'dan sonra davet gelmediği için gitmiyorum. Neden gelmediğini hepimiz biliyoruz. Türkiye'de iktidarın görmek istemediği, sesini duymak istemediği bir gazetecinin medyada var olma şansı yok.

Konferanslarınız iptal edildi.

Hiçbir üniversite konferans için salon vermiyor. Gençler davet ediyorlar fakat üniversiteler salon vermediği için gidemiyorum. Devletin bir şekilde etkili olduğu herhangi bir alanda konferans izni vermiyorlar. Kocaeli'nde oldu. Urfa'da oldu. Dersim'de oldu. Bunlar benim için sorun değil başka salonlarda konuşuyorum. Fakat üniversitelerden özgürlüğü, düşünmeyi yok ettiler. Bu utanç onlara yeter.

Yani, bütün muhalif gazetecilere ‘hadi emekli olun' mu deniyor?

Sadece gazeteciler değil; Türkiye'de insanlığını koruyan herkesi hayatın dışına atmaya çalışıyorlar. Eğer düşünen, vicdanı olan, kötülükle mücadele eden biriysen yani insansan, sadece medyadan ya da üniversiteden değil, ülkeden atmaya çalışıyorlar. Ülkede insan kalmasın istiyorlar. Köleliği kabul ediyorsan yaşam hakkın var. Ya köleliği kabul et ya da git diyorlar. Her alandan.

13 Haziran 2016

Sessiz Kaldım (habe ich geschwiegen)

Naziler gelip Komünistleri aldıklarında sustum, sesimi çıkarmadım;
çünkü komünist değildim.

Sosyal Demokratları içeriye attıklarında sustum, sesimi çıkarmadım;
çünkü Sosyal Demokrat değildim.

Gelip, Sendikacıları aldıklarında sustum, sesimi çıkarmadım;
çünkü Sendikacı değildim.

Gelip beni aldıklarında geride artık sesini çıkarıp,
protesto edecek kimse kalmamıştı…

Martin Niemöller


Als die Nazis die Kommunisten holten, habe ich geschwiegen;
ich war ja kein Kommunist.

Als sie die Sozialdemokraten einsperrten, habe ich geschwiegen;
ich war ja kein Sozialdemokrat.

Als sie die Gewerkschafter holten, habe ich geschwiegen,
ich war ja kein Gewerkschafter.

Als sie mich holten, gab es keinen mehr, der protestieren konnte.

Martin Niemöller


(Basından)

Belçika'nın başkenti Brüksel'de bir mahkeme, PKK'nın Türkiye'de yürüttüğü faaliyetlerin "silahlı mücadele kapsamında olduğu için terör suçu oluşturamayacağı" yönünde bir karar aldı.
Mahkeme, aralarında Kongra-Gel Eş Başkanı Remzi Kartal ile Zübeyir Aydar'ın da bulunduğu 36 sanık hakkında takipsizlik kararı verdi.
İki isim de PKK'nın Avrupa'daki üst düzey yöneticileri arasında yer alıyor.



(Basından)

"Ve eğer Erdoğan kanunsuzluğun arttığı yolda yürümeye devam ederse Türkiye NATO üyesi olarak kalmamalı.”

03 Kasım 2016

mural

...

İşte adın /
dedi bir kadın
ve gözden kayboldu beyazlığının koridorunda.
İşte adın, iyice ezberle adını!
Bir harf üzerinde bile tartışmaya girme
Aldırma kabile sancaklarına
Dost ol adının yatay biçimiyle
Sına onu ölülerle ve dirilerle
Doğru telaffuz için alıştırma yap yabancılarla
ve yaz onu mağaranın bir kayası üzerine
Ey adım: Benimle birlikte büyüyeceksin
Sen beni taşıyacaksın, ben de seni
Zira yabancı kardeşidir yabancının
Baştan çıkaracağız dişiyi
neylere adanan bir ünlü harfle
Ey adım: Şimdi neredeyiz?
Söyle: Nedir şimdi yarın nedir?
Nedir zaman mekân nedir?
Eski nedir yeni nedir?

Bir gün ne istersek o olacağız


Ne yolculuk başladı ne de yol bitti
Ne arifler kavuştu gurbetlerine
ne de garipler hikmetlerine
Bildiğimiz tek çiçek dağ laleleri
O halde en yükseğine gidelim muralların:
Şiirimin toğrağı yeşil ve yüksek
Şiirimin toprağı Allah'ın kelamı
Ve ben uzağım uzak
Bu şafak vakti

Her rüzgârda takılıyor bir kadın şairine:
- Al bana hediye ettiğin tarafı
kırılan tarafı al
kadınlığımı geri ver bana
Benden geriye kalan yalnızca tefekkürdür
gölün kırışıklıklarını. Al benden yarınımı
dünü getir ve yalnız bırak bizi birlikte
Bir şey yok senden sonra gidecek
dönecek bir şey yok

- Şiiri de al istersen
Senden başka bir şeyim yok onda
"Ben"ini al. Sürgünü tamamlayacağım
ellerinin kumrulara bıraktığı mektuplarla.
Öyleyse hangisi "ben"im ikimizden?
Bir yıldız düşecek söz ile yazı arasına
Anı efkârını yayacak: Doğduk
kılıç ile zurna çağında
İncir ve kaktüs arasında. Ölüm daha yavaştı.
Daha açık. Bir mütareke vardı gelip geçenler arasında
nehrin ağzında. Şimdi ise,
elektronik düğme çalışıyor bir başına.
Kulak vermiyor hiçbir katil kurbanlarına
ve okumuyor şehit vasiyetini.

Hangi rüzgârdan geldin?
Sen bana yaranın adını söyle,
Ben de sana söyleyeyim
iki kez kaybolacağımız yolları!
Acı veriyor bana her bir nabız atışı
ve beni mitolojik bir zamana götürüyor.
Kanım acıtıyor beni
Tuz acıtıyor
ve şah damarım...

...


Mahmud Derviş

Mural / Kırmızı Yayınları
Çeviren: Mehmet Hakkı Suçin