08 Aralık 2016

Saadet, hayatı olduğu gibi kabul edip, insana yüklediği yüklere razı olup, bunun daha iyi olması için gayret etmektir.

Bugün Aynalı'nın hâlinde bir durgunluk, bakışlarında biraz hüzün vardı. Uzun süre sessiz kalıp, düşüncelere daldık. Ben seyrettiğim garip manzaraları düşünüyor, insanların fikirlerinin bu kadar değişik ve çok oluşuna şaşırıyordum. Aynalı'nın konuşmaya başlamasıyla düşüncelerden sıyrıldım ve kendime geldim.
-Ben yalnızca ney değil, saz çalmasını da bilirim. Aslında bütün çalgıları çalmasını bilirim. Bugün sana biraz saz çalayım.
Kulübesine girip bir saz getirdi. Kalenderâne bir taksimden sonra okumaya başladı:

Zahid bize ta'n eyleme
Hak ismi okur dilimiz
Sakın efsane söyleme
Hazrete gider yolumuz.
Erenlerin çoktur yolu
Cümlesine dedik beli

Ko desinler bize deli
Usludan yeğdir delimiz.
Muhyi sana da ola himmet
Aşık isen canan minnet
Elif Allah, mim Muhammed
Kisvemizdedir dallımız.

Dalmışım... Büyük bir sarayın içinde, çok küçük bir pencerenin önünde bulunuyordum. Bu pencereden, içine binlerce kişinin sığabileceği genişlikte büyük bir oda görüyordum. Odanın duvarları, benim pencerem gibi küçük pencerelerle doluydu. Her birinin önünde bir kişi oturmuş, odayı seyrediyordu. Odanın içinde, zümrüt ve yakuttan yapılmış kürsülerin üstünde, başlarında taç olan, çoğunun yüzü peçeli, heybetli ve ağırbaşlı kimseler oturuyordu.

Kürsülerin ortasında, oturan zattın biri ayağa kalkıp:

-Beşeriyet gelmiş. Bize bir soru soracakmış. Uygun bulursanız gelsin, dedi.

Orada bulunanlar uygun bulduklarını söylediler. Konuşma yapan zattın emri üzerine Beşeriyet'i odaya aldılar.

"Beşeriyet" adındaki bu adam sakat ve sefil bir zavallıydı. Üzerindeki eski püskü elbiseleri ve sararmış yüzü, meclisin durumuyla büyük bir tezat oluşturuyordu. Başkan vekili ona:

-Ey Beşeriyet! Otur, rahat et ve sorunu sor! dedi. Fakat Beşeriyet oturmadı ve dedi ki:

-Oturmak, rahat etmek mi? Yazık! Yüzbinlerce senedir oturup, rahat edecek zamanın oldu mu diye bir sorun hele. Bir taraftan geçim derdi, diğer taraftan hastalıklar rahat etmek için vakit mi bırakıyor? Bu kadar sefil olmama rağmen, yine de intihar edemiyorum. Ben alçağın biriyim.

Bunları söylerken hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Bu durumdan son derece etkilenen meclisi hazin bir sessizlik kaplamıştı.

Bütün üyeler zavallı Beşeriyetin acısını paylaşıyormuş gibi görünüyordu. Başkan vekili:

-Bu çok büyük bir mesele. Çözüme kavuşturulması başkanın gelmesine bağlı, dedi.

O sırada Beşeriyet dedi ki:

-En azından bu kadar sefalete niçin katlandığımı, neden intihar etmediğimi anlasam.

Meclistekilerden biri ayağa kalkıp:

-İzin verirseniz şu zavallıyı teselli edeyim, dedi. Meclisin uygun görmesiyle, şunları söyledi:

Ya Rab! Hayatta nedir bu lezzet?
Hayata rabteden bu garip kuvvet!
Hayat ki bîbeka pür derd-ü keder,
Yine emel o, nedir bu hikmet?
Bir an bırakmaz insanı rahat,
Bin türlü âlâm, derd-i maişet,
Çocukluğunda ağlar beşikte,
Feryatla geçer o vakt-i ismet,
Civanlığında bin türlü âmâl,
Şeyhudetinde bin türlü minnet,
Vakt-i ecelde mazı bir an,
Bir an için mi bunca sefalet!
Hatifi bir ses verdi cevabı,
Dedi: Hayatta bu zev- ü kıymet,
Akiller için seyr-i bedayi,
Câhiller için yemekle şehvet.

Beşeriyet derin bir ah çekti ve:

-Doğru, Doğru!.. Lütfen bana söyleyin, merhamet edin. Madem ki hayattan tiksiniyorum, ama onsuz da yapamıyorum. Öyleyse saadetin ne olduğunu bana söyleyin, dedi.

O sırada başkan geldi. Meseleyi anladı ve oradakilere:

-Haydi bakalım, şu zavallının sorusunun cevabını verin! dedi.

Oradakilerin bazıları şu şekilde cevap verdiler:

Hz. İbrahim:
-Saadet; çalışıp kazanmak ve kazanılanları başkalarıyla paylaşmaktadır.
Hz. Musa:
-Saadet; nefsi, Firavun'un tutkuları gibi tutkulardan kurtarmaktadır.
Hz. Adem:
-Saadet; şeytana ve Havva'ya uymamaktadır.
Konfüçyüs:
-Bir tencere pirinç pilavına bütün lezzetleri sığdırmaktadır.
Platon:
-Daima yüce şeyleri düşünmektedir.
Aristo:
-Mantık! İşte saadet!
Zerdüşt:
-Saadet, karanlıkta kalmamaktadır.
Brahma:
-Saadet mi? Zannedilen şeyin aksidir.
Hz. İsa:
-Saadet; Maziyi unutmak, içinde bulunulan anı iyi değerlendirmek, geleceği düşünmemekle mümkündür.
Lokman Hekim:
-İnsanlar bu kelimeyi bütün dertlerini bir sözle ifade etmek için icat etmişlerdir.
Hızır Aleyhisselâm:
-Saadet, tutkuların giremediği gönüllerde aniden görülen bir hayalettir.

Bu sözler üzerine Buda öfke ile ayağa kalkıp:

-Ey Beşeriyet! Saadet, yok olmanın güzel isimlerinden biridir. Nirvana! Ey Beşeriyet! Nirvana! dedi.

Sonunda Beşeriyet yorgun bir hâlde yere düşüp:

-Oooff! Hangisi? Hangisi? diye söylendi kendi kendine.

İşte o zaman Başkan ayağa kalktı ve:

-Ey Beşeriyet! Saadet, hayatı olduğu gibi kabul edip, insana yüklediği yüklere razı olup, bunun daha iyi olması için gayret etmektir, dedi.

O sırada Beşeriyet ayağa kalktı ve:

-Ey Fahr-i Alem Efendimiz! Beşeriyet'in dertlerini anlayan ve bunun ilacını bulan yalnızca sensin! dedi.

Gözlerimi açtığımda, boşu boşuna Aynalı'yı aradı gözlerim. Derken yanımda bir kâğıt parçası gördüm. Üzerinde şunlar yazılıydı: "Elveda! Kim bilir gün gelir belki yine görüşürüz."
Mezarlıkta akşama kadar ağladım...

A-mâk-ı Hayal
Filibeli Ahmed Hilmi
(Hayalin Derinliklerinde Yolculuk)

Derinden bir düşkırıklığı benimkisi.

Hayal kurmakla başım hiç hoş değildir. Gelecekten beklediği nelerse onları kafada keyfince şekillendirip sonra onlara uymayan durumlarla karşılaşınca hayalleri yıkılan kimselerden değilim. Güvendiğim dağlara kar falan yağmış değil. Derinden bir düşkırıklığı benimkisi. Geçen her gecenin leyle-i kadr, karşılaştığım her kişinin Hızır olmadığını anladığım zaman kırılıyorum. Böylece kırılan bir düş haline dönüştüğümü görüyorum. Evet, bizzat kendim bir düşkırıklığıyım, kırık bir rüyayım ben. Ve hepimiz öyleyiz.

İsmet Özel
Tahrir Vazifeleri

07 Aralık 2016

Sürgünden Dönüş

-I-
O kentin kapısı önünde ;
Kuşkularla kuşatılmış ve dalgın,
İç kentim mi bir dış kent miydi bu?
Bilemem, bunu şimdi sormayın…
Karanlık bastırıyorken girdim;
El ayak çekilmiş dar sokaklardan,
Bir ağaç altında oturmuştum, huzursuz
Üşümüş ve türlü tehlikeye maruz,
Karşı tepede bir konak
Bir iki penceresi ışıklı…
Tepe eteğinde, güneşin yasını tutan,
Karalar giymiş bir koru
Koru değil “meşcere “ diyordum,
Çünkü içim makbere gibiydi,
Ortaçağda bir gece yaşıyordum..
Bu kentle ilgili bir anım yoktu…
Kentin adından da habersiz
Sadece altında oturduğum ağacın
Nefes aldığını hissediyordum.

                     -II-
Huzursuz, üşümüş, türlü tehlikeye maruz
Dışım buz kesmiş, yüreğimde buz
Yaslı bir beste, yüreğimden
Beynime doğru yükselirken
Hatırladım ki birden,
Bu kent benim sürgün  yerim
Kendimi buraya süren de  Ben.

                 -III-
Şiraz’lı Hâfız “kısa bir süre mümkün ancak,
Birbirimizi görme saadeti”
Demişti  bunu nasıl unuttum?
Bu saadetten bir iki yudum,
Ya da doyasıya nazar etmek,
Kesin kurtarırdı beni sürgünden
Görünmez bir elle kaldırıldım
Kendi dünyama geri alındım…
Yas giysisinden soyunmuş ağaçlar
İçimde ne makbere ne makber
Sadece Şirazlı Hafız^dan  gelen uyarı:
“Kısa bir süre mümkün olacak,
Birbirimizi görme saadeti”
Ona  doyasıya  nazar edeyim…
“Alemin seyir defterine,
Devamımız kaydedilmiştir”

Yine de..


Hüsrev Hatemi

Yaşlılar Korosu

Susturun ne olur şu olukları;
Ne rahattı ama yağmur öncesi,
Kesilsin hepsinin solukları,
Biz miyiz onların eğlencesi?
Biz de Arkadya’da yaşamıştık...
Sanırdık, isterse iyi olur insan,
Kalbimiz bu zırhı nasıl ne zaman
Kuşandı bilmiyoruz, vakit geç artık.
Yavru kuşlara acımakla başlayıp
Kimseye acımamakla biter ömür,
Duyguları kaybederiz bu kayıp
Bize bir kurtuluş gibi görünür
Bir yağmur yağmaya görsün, oluklar,
Takma dişlerini takırdatırlar
Kelimelerle geçen ömrümüzü,
Çekinmeden bize hatırlatırlar.
Kurtlara yenilmemekti dileğimiz,
Bizler de olduk birer tilki...
Şimdi ne kadar bizden uzak kalbimiz,
Bize ne kadar yakın kin, ne uzak sevgi.

Hüsrev Hatemi (46 yıllık şiiri)

Nihayet Faslı

Dünya ellerimden kayıyor sanırken,
Kayan benmişim onun ellerinden;
Anne, Baba, Arkadaşlar ve nicesi
Buhar oldular ardarda
             Sıklıkla gözlerimde yağar yağmurları…
Savaşlar, Ölümler, Dertler bir yana,
Güzel besteydin ey Ömrüm!
Bir fasıl heyeti loş bir salonda,
Yorulmadan seni seslendirdi…
Renk vermiyorlarsa da artık, hayli mahzun saz heyeti.
Salon loştu zaten fakat işte lâkin,
Sahne ışıkları da azalıyor
Aydınlandı koridor
Sahne arkasındaki ışıklar,
Birden açıldı aksine…
Ne oldu bunca yıllık hukukumuz?
Saz heyeti, neden vedalaşmadan
Arkanıza bakmadan gidiyorsunuz?
                                                                 
Hüsrev Hatemi

Güzel Suriye sahi sana ne oldu?

Bir zamanlar sözleri Çolpan'a ait “Güzel Türkistan sana ne oldu - Sebepsiz vakitsiz güllerin soldu” diye bir türkü vardı. Gençliğimizde dinler, hüzünlenirdik. O diyarlarda güllerin açmasını bekleye duralım gariptir ki son yıllarda ne zaman Diyar-ı Şam'dan haberlere baksam gayr-i ihtiyari “Güzel Suriye sana ne oldu…” diye mırıldanır oldum.

Pirimiz Muhyiddin-i Arabi; “Şam Allah'ın, arzında mümtaz kıldığı yerdir. Melekler kanatlarını onun üzerine germişlerdir. Allah kulları arasında seçkin olanları oraya tahsis eder” (Ebu Davud, 2483) nebevi sözüne istinaden ahir ömründe oraya yerleşti ve orada vefat etti. Kasyun dağının eteğinde yatıyor.

Dostlar, benim durumum çok kötü. Hani derler ya “Allah kimseyi benim durumuma düşürmesin!” kabîlinden. Vazifem gereği sekiz yılı aşkın bir süredir İstanbul ve Tahran arasında gidip gelen birisiyim. Ayın yarısı orada yarısı burada gibi. İstanbul'daki evimde izlediğim televizyon kanallarında Suriye rejiminin bombaladığı okulda parçalanan çocukların görüntülerini görüyor ardından yorumcuların o sünni çocukları vahşice katledenler üzerine yaptıkları yorumları izliyorum. Bir Sünni Türk olarak lanet olsun bu vahşete diyorum.

Sonra Tahran'a gidiyorum. Bu sefer orada akşam haberlerini izliyorum. El-Kaide veyahut İşid benzeri Sünnilerin (?) yakaladıkları Şiileri nasıl işkence ile öldürdüklerini izliyorum (sansürsüz). Canlı canlı kalbini sökmelerden tutunuz ateşte kızarta kızarta yakarak öldürmelere kadar. Kurbanların yalvarmaları, çığlıkları tüylerimi diken diken ediyor. Bir İran'lı ve de bir şii olarak bunları izlesem ne yapardım diye empati kurmaya çalışıyorum. Çıldırıyorum ve aynı laneti burada da haykırıyorum. Buna kalp mi dayanır, asab mı dayanır? Bu karşılıklı ekran okumalarımdan vereceğim örneklerin sayısını yüzlere çıkarabilirim.

Ama dostlar durun bir dakika, ortada bir gariplik var.

KANDIRILIYORUZ!.

Ne buradaki medya o haberi ve ne oradaki medya buradaki haberi göstermiyor. Herkes kendi mezhebine karşı yapılanları gösteriyor ama kendinden olanların yaptıklarını sansürlüyor. Halklar tek taraf gösterilerek kandırılıyorlar. Bir de kasabalı cahil din adamlarının aslına bakarsanız din kardeşi olan “ötekiler” aleyhinde abartmalı rivayetler ve hikayeler anlatarak takipçilerini nasıl Allah'ın ayetini ters çevirerek, yani tabir caizse “Kafirlere karşı merhametli birbirlerine karşı şiddetli (?)” hale getirdiklerini görüyorsunuz. Ayetin manasını tersine çevirenler anlaşılıyor ki bu sefer Hz. Peygamber'in; “Suriye konusu, sizin toplu gruplara ayrılmanıza müncer olacak: Şam'da bir grup, Yemen'de bir grup, Irak'ta bir grup!” (Ebu Davud, 2483) sözündeki rolü de üstlenmiş olduklarının farkında değiller.

Dahası, siyasi erke yaranmak isteyen yalaka gazetecilerin ne sahadan ve ne de bölgede konuşulan dillerden haberleri olmadan, kahve içerken yazdıkları âfâki haberlerle, ateşi daha da körüklediklerine şahid oluyorsunuz. Tasavvuf tabiriyle hakka'l-yakînleri olmadığı gibi ayne'l-yakînleri ve hatta ilme'l-yakînleri dahi olmayan bu, bilgiden ve derinlikten uzak kalemşörlerden her iki tarafın yöneticilerinin de etkilendikleri verdikleri kararlardaki sürekli değişikliklerden anlayabiliyorsunuz. Bizde bunlar olurken bir takım ülkelerde de birilerinin her iki tarafın kanallarına bakıp keyifli keyifli purolarını içtiklerini görür gibiyim.

Bence James Bond filmleri izleyerek istihbaratçılık taslayanlar da ülke menfaatlerine zarar vermektedirler. Operasyonel anlamda delikanlılık işe yarayabilir ama gerçek silah bilgidedir, bilendedir. Yüzyılın başında Orta Doğu'yu siyasi olarak şekillendiren Sykes-Picot projesinin baş mimarı Mark Sykes bunu film çevirerek yapmadı. Londra'da oturarak da yapmadı. Osmanlı vilayetlerinde dolaştı. Halkların dillerini konuştu. Bugün sana yarın ona çalışacak olan tercümanla operasyon yapmadı. Çok okuyan birisiydi. Anılarını yayınladı. Osmanlı topraklarını itilaf devletlerince ilhak edilmesi yerine bölge bölge farklı kültür gruplarına bölmeyi teklif eden kişiydi. Londra'da adam tanıma sanatına sahip Kitchner gibi siyasiler daha 39 yaşındayken ölecek olan bu gençteki cevheri gördüler ve onun bizzat sahadan ayne'l-yakin ve ilme'l-yakin verdiği bilgilerle amel ettiler.

Ben derim ki ülkemin insanının emniyet ve huzur içerisinde yaşaması ancak maceradan uzak soğukkanlı analizlere bağlıdır. Hakiki manasına erenler müstesna, iki duygusal alan olarak Dindarlık ve Milliyetçilik bazen kişilerin gözlerini kör edebilmektedir. Argo tabiriyle en çok gaza getirilen durumlar bu sahalardan çıkmaktadır. Halbuki bu durum âli menfaatlere zarar verebilmektedir. Bilgisiz güç, kuvvet değildir. Ortaya yemeği baş aşçı koyar ama büyük devletlerin mutfağında binlerce kişi çalışır. Küçük devletlerde ise bireysel şovlara dayalı ya tutarsa misali atışlar yapılır. Tutan tutar tutmayan da tutmaz. Gittiği yere kadar gider. Lakin unutulmaması gerekir ki bu keyfi ve duygusal durum rasyonel bir araç olan devletlerin beka sorununa ciddi manada açıklar verdirir.

Bilindiği üzere geçen hafta son OPEC toplantısında petrolün arz ve fiyatının ayarlanmasında üretici ülkeler ittifak kararları aldılar. Peki Suudi Arabistan ve İran'ın baş başa görüşmeler yaparak İran'ın petrol arzını attırmasında ve de fiyatları yukarı çekmesinde anlaştıklarını biliyor muydunuz? Zira bir zamanlar İran OPEC'te ikinci ülke konumunda idi fakat ambargolar yüzünden bu derecesini kaybetmişti. Şimdi Suudi Arabistan'ın yardımıyla arzını attırarak yeniden bu mevkiini elde etmeye çalışacak. İran'a bir darbe de fiyatları düşürerek verelim diyen bazı güçlerin teklifini Suudi Arabistan yıllarca desteklemişti. Fakat aynı silah şimdi kendisini de vurmaya başlayınca her iki ülke ortak hareket ettiler ve fiyatları yükseltme kararı aldılar. Ne kadar güzel değil mi? İslam dünyasının iki zıt kutbu bir araya geldiler. Demek ki istenirse gelinebiliyormuş.

Lakin şimdi soruyorum, Yemen'de akan, Suriye'de akan kan petro-dolarlardan daha mı değerli? Binlerce masumun akan kanını durdurmak için niye bir araya gelinmez acaba? Niçin her iki tarafın din adamları Şii petrolü veyahut Vahhabi petrolü kullanmak caiz değildir diye fetva vermezler de Şii kanı veyahut Sünni kanı akıtmak için insanlık dışı, rahmet dışı, hikmet dışı fetvalar verirler?.. Ne bilsin ham, Allah'ın eşref-i mahlukat olarak yarattığı hazret-i insanın kanının göklerin sırlarını taşıdığını ve buna mukabil petrolün yerin dibinin irinini taşıdığını. Mesulüz, hepimiz mesulüz. Sünnisiyle şiisiyle hepimiz mesulüz.

Alemlere rahmet olarak gönderilen o kutlu nebi bir keresinde; “Eğer benim bildiklerimi siz bilseydiniz az güler çok ağlardınız” buyurmuştu. Şimdi siz bu cümleyi kendi işlerinizde de kullanabilirsiniz. Yani “Ah! Sıradan insanlar bir bilseydiniz bazılarının bildiklerini?”. Hasılı tek taraftan bakan, sadece kendine gösterildiğini gören tabakadan olmayı ne çok isterdim bir bilseniz. Ne rahat!. Şuraya bağır diyorlar bağırıyorsun, şuraya alkış diyorlar alkışlıyorsun.

Tehlikeli şeyler söylediğimin farkındayım. “Sus Yunus!, Molla Kasım duyar” dediklerinde Yunus'un verdiği o muhteşem cevap şiârımızdır: “Ya ben öleyim mi söylemeyince”.

Sözlerim kimseyi incitmesin. Dost acı söyler. Lakin münafıklar, iki yüzlüler şunu da iyi bilsinler ki “Şam münafıklarının, Şam mü'minlerine üstün gelmesi haramdır. Onlar ancak öfke ve keder içinde öleceklerdir” (Taberani).

Feryadıma, ol Şâh-ı Rusûl'ün; “Şam helak olduğunda artık ümmetimde hayır kalmamış demektir” sözünü bütün iz'an, vicdan ve irfan sahibi dostların dikkatlerine sunarak son vermek istiyorum.

Mahmud Erol Kılıç

İbn el-Arabi

Hüzünden acıya
ve acıdan yeniden hüzne dönüş
ansızın sevinç
fırlatır atar seni yaşam-
İnan ki;
'Göğüs kafesindedir sevdiğin
soluğunla bir uçtan diğer uca sürüklenen'

Opus incertum (1959)

Gunnar Ekelöf

Bercestelerim

Ağlamak   Anne Aşk Ayrılık Baba Babalar ve Oğullar Bellek Cahit Zarifoğlu Cemal S...