24 Mayıs 2017

Çürüme de umut da hep olacak

Elimizi uzattığımız her şey çürüyor. Belki de dokunduğumuz için biz çürütmekteyiz. Gördüklerimiz kirleniyor. Baktıklarımız bizi kirletiyor, içimizi…

İşittiklerimizden dolayı, bildiklerimizden dolayı acı çekmeye başlıyoruz. Birebir şahit olamasak bile... Acı çekmeye icbar ediliyoruz sanki ya anlatılanlar gerçek olduğu için yahut gerçek yerine sahte gerçekler ikame edildiği için.

Bu denli yozlaşma, çürümeye mahkûm olmak duygusu bizatihi insanın içini kemiren bir şey. Sadece insan teki olarak her birimiz değil toplum da içten içe çürüyor. Korozyona uğrayan metal aksam gibi temas ettiğimiz hava çürütüyor. Soluklanırken damarlarımızdaki akışın pelteleştiğini hisseder gibiyiz..

Bunca karamsarlık kuşatmasına maruz kalmamızın asıl nedeni de birilerinin bunları hiç düşünmüyor olması, tam anlamıyla şenlikli bir zafer havasını yaşıyor olmaları. Çürürken bile zafer takı kurduğunu düşündüren bir muhayyile hakim.

Her şeyin bir kuşku sebebi olduğu ortamda sağlıklı düşünmek, davranmak mümkün mü? Ya da her şeyin olağanlaştığı, her tür çürümenin normal karşılandığı bir ortamda normal davranmak ne kadar normal bir şeydir?

Oysa hayat bulmak, yaşanmaya değer hayatı sunmak iddiasındaydık gençliğimizin o delişmen günlerinde. Bedenimiz fiziğimiz yaşlansa da içimizdeki o delişmen halimizle diri kalmayı başarmıştık.

'Seni öldürmeye gelen sende dirilsin diyen bir özgüvenin diriltici soluğuyla birbirimizin gönüllerini ferahlatıyor, yeşertiyorduk oysa. Ciğerlerimize çektiğimiz hava içten çökertiyor, dışarıya üflediğimiz soluk öldürücü bir zehir gibi solduruyor.

Hayatın, benliğin, varoluş idrakinin bu denli pörsümeye yüz tuttuğu, değerlerin tersine çevrildiği bu hal sadece dışımızda bize dayatılanlardan mı kaynaklanıyor? Yoksa bizatihi kendi özümüzle, onun beslediği çevreyle, siyasayla, toplumla kurduğumuz ilişkilerin sonucu muydu? Böyle bir hal üzere olmanın kaçınılmaz oluşu diye bir açıklama tarzı mümkün müydü? Yoksa içinde bulunduğumuz haleti ruhiye bize böyle bir dünya mı takdim ediyordu? Yoksa her şey bir yanılsamadan mı ibaretti?

Her iki durumda da insanın hakikat algısı, hakikate olan inancı elinden gitmeye mahkûm. Ortada ciddi bir anlam kayması daha doğrusu her şeyi anlamsızlaştıran bir absürtlük yaşanıyor demektir.

Bir çıkış olmalı, yoksa bir sanrı uğruna ruhları bir sam yeli kasıp kavuracak. Polyanna mutluluğu oynamak ne kadar aptalca geliyorsa nihilist bir içe çöküşün karanlık sularında boğulmaya kendimizi, toplumu mahkûm etmek de o derece anlamsız, hatta saçma olacaktı..

Dokunduklarımızı çürüten, işittiklerimizden gördüklerimizden dolayı içimizi, dışımızı karartan her ne varsa ya da neyin var olduğunu düşünüyorsak, bize öyle gelen her ne varsa her şeyi tepetaklak edecek bir silkinişle ölü toprağını üstümüzden atmakla işe başlamalı mesela. Sahte bir hakikat sunan kurguyu sorgulamakla işe başlayabiliriz mesela. Her şeyi yeniden konuşma cesaretini takınarak.

Evet, hiç bu kadar sahtelikler, ikiyüzlülüklerle kuşatılmamıştık. Muhtemelen yanı başımızdakiler, hatta bizler bu sahtelikten birer parça nasibimizi almış olabiliriz. Öte yandan, aklımız, vicdanımız, ölçülerimizle tartıya vurduğumuzda olup bitenlerin bir yanılsamadan ibaret; bir sahtelik oyunundan birer sahne olamayacağını söylüyor. Bizzat sahtelik izafe ettiği gerçek üzerine kurulu. Sonuçta sahtelik de hakikati perdeleyen, asli olanın yerini gasp eden bir vakıa. Sahtelik örgüsünü parçalamadan hakikat ışığına yol vermek imkansız.

İnsan olmaklığımızdan siyasete, gönül iklimimizden enformatik cehalete uzanan kendi oluş şartlarımızdan uzaklaşma ile yüzleşme cesaretine ihtiyaç var. Belki de anlık bir pırıltının içimizde çakmasına, aşka, samimiyete, adanmışlığa ihtiyaç var. Bunların yerine kabuk bağlayan şey her ne ise işte odur içten içe bizi, hepimizi çürüten kimya.

Ne ki sahte hakikatlerin kararttığı çevremizde, dört bir yanımızı kuşatan yalancı mutlulukların perdeleyemediği, hayata anlam katan, kendi özümüzü hatırlatan bir ses, bir tebessüm, dokunduğu yerde bereketi yeşerten bir el mutlaka olacaktır.

Yazının da bir kaderi var.

Karamsar bir yazının sonuna doğru her şeyin bu kadar çürütücü olamayacağına dair önce kendimi ikna etmek için yeni bir cümle kurmaya başlarken gelen telefon yazıyı tamamladı.

Yüz yüze hiç görmedim, ama uzaktan, hocalarından, arkadaşlarından hep selamını alıyordum. Kanser hastasıydı ve tedavi görüyordu. Açık öğretimde sosyoloji okumasına rağmen üniversitede Sosyoloji'ye devam ederek mezun olmayı başardı. Hastalığı ile barışık, mütevekkil ve azimli. Yaşama sevincini, imtihanıyla beraber, içinde hep diri tutması çevresindeki hemen herkeste biraz takdir uyandırdığını, biraz da utandırdığını hissetmişimdir. En son okuma grupları kurduğundan bahsetmiş, bir toplantılarına davet bile etmişti, ama uzun süre sessizliğe gömüldü. Aylar sonra tam da bu yazının orta yerinde gelen telefondaki onun sesiydi.

Sanki tatilden dönmüş gibi dingin pürüzsüz sesle, 'yeni girişiminiz hayırlı olsun' diyordu. Bu arada iki ameliyat daha geçirmişti. Biraz ödemden şikâyetçiydi.

Çürümeyen, umudu, yaşamayı, yaşamanın anlamını yitirmeyen, dokunduklarından, seslendiklerinden ötürü bereketi beraberinde getiren inanmış yürekler var olduğunu bilmek umudun kendisidir..


Akif Emre

23 Mayıs 2017

Erguvanlar da yanar

Tabiatla insan ilişkisinin, sadece şehir kültürünü değil insan muhayyilesini belirleyen bir yanı var. Bunu en iyi, insanların mevsimlerin dönüşümü karşısında yaşanan sıradışı olaylara verdikleri tepkilerde anlarız. Anadolu'nun kıta özelliği sergileyen iklim ve coğrafi zenginliği dilimize de yansır. Bahar 'kırkikindi yağmurları'yla yaşanır Anadolu'da. İstanbul, 'ahmak ıslatan'ları ile bilinir. Kaç zamandır ahmak ıslatanların artık yağmadığını fark ettim geçenlerde. Tropikal iklimlere özgü yağışlar alıyor artık. Sanki yağmurdan farklı bir şey boşanıyor üstümüze. Gök açılıp birden boşanan yağmurlar. Binlerce yıllık tabiat ve coğrafyayla kurlu aşinalığı sele veriyor. İstanbul'un iklimine, tabiatına, coğrafyasına hele hele insanına yabancı gelen yağmurlar... Yazı, baharı, kışıyla oluşan tabiat iç içe, tabiatla beraber ama şehirli bir yaşama kültürü yağmurların aniden bastırması gibi apansız geliveren baskınlarla da tarumar oluyor sanki. İnsan eliyle bozulan kozmik denge yine insanı bozuyor. Çoktan yok edilen mimarisi, şehir dokusu, evlerin konumu, labirenti andırdığı söylenen sokakların iç düzeni mevsimlerin ritmine ayarlıydı oysa.

Bu yıl 'erguvanlar yanmış'… Baharda zamansız çiçeğe duran ağaçları Anadolu'da soğuk alır. Son anda bastıran kar, çiçekte yakaladığı ağaçları dondurur, çiçekler soğuk alır ve meyve vermez. İstanbul'un narin ağacı erguvanın yanması ise başka bir mevsim olayı. Neden soğuk almıyor da yanıyor erguvan? Her şeyin altüst oluşuna işaret. Aniden değişen hava şartlarına uyum sağlayamıyor erguvan. Tıpkı birden boşalan gök karşısında şehrin çaresiz kalması gibi.

İstanbul'a kendisiyle barışık rengini veren erguvan kadar bu şehrin dokusunu biçimlendiren, tanımlayan, sembolize eden az bitki bulunur. Bizans'tan beri devralınan bu naif ağacın çiçekleri, rengi Osmanlı İstanbul'unun her anlamda nezahetini ifade eder.

Erguvanın renginin hatırlattığı bir tür naifliği gibi fanilik duygusu bu şehrin yüzlerce yıllık tarihinin en iyi yansımalarından biri. Tabiat ve coğrafi şartların yeşerttiği erguvanın şehir ve şehir kültürü ile özdeşleşmesi her nebata nasip olmaz.

Erguvan gibi geleneksel İstanbul evi de hafif, zarif ve de naifti. Ahşap mimarinin oluşturduğu konut mimarisinin estetik formuyla İstanbul evinin bahçesine en çok yakışan da erguvan olabilirdi.. Her ne kadar Hudayinabit her yerde yetse de renginin albenisi onu ayrıcalıklı kılar.

Erguvanın çiçeği baharı, yenilenmeyi, yeni bir başlangıcı hatırlatsa da ağacının naifliği de geçiciliği, faniliği imler. Tıpı İstanbul evlerinin zarif ama en çok da yangın karşısında dayanıksız olması gibi. Bir şehrin dokusuyla, ruhuyla bir çiçek ancak bu kadar bütünleşebilir, aynileşebilirdi…

Ahşap mimari Osmanlıdan bugüne modern şehirleşme saplantımızın en büyük bedeli oldu. Görkemli Avrupai binaların yanında pek gösterişsiz, pek mütevazı, dayanıksız kalıyordu. Güzel olmaya güzel ama güç ve ihtişam gösterisine elverişli değil. Tıpkı erguvan gibi baharın gelişini şiirsel bir dille hatırlatırken hep gözümüzün önünden kaybolup gidecekmiş fikrini telkin etmesi gibi teker teker kayboldular; hayattan çekilerek bir kaç eski fotoğraf karesinde kaldılar...

Ahşap konakların, evlerin yanı başında biraz da mahzun erguvan… Hayat veren rengiyle dünyaya taparlıktan çok faniliğin estetiğini sergiler.

Tıpkı Müslüman evleri, şehirleri gibi.

Hiç ölmeyecek gibi dünyaya meydan okuyan gücün servetin dışavurumu abidelerden çok geçiciliği, estetiği, kanaati hatırlatır. Yoksulla zengin arasındaki mesafe hiç de aşılamayan devasa duvarlar gibi değildir.

Ahşap evler işlevsel olduğu kadar eklemlenebilir, yenilenebilir bir hayat tasavvurunun mekân planında temsili gibidir. Dev beton yığınları gibi gelecek nesillerin tercihlerine ipotek koymaz. Bu anlamda hayatta daha çok karşılık bulur. Dinamik bir fanilik hissi. Tıpkı ölüm dikkatinin hayatı mümkün kılması, yaşamaya değer hayata imkân hazırlaması gibi. Bugünün hafif zarif evi, yarının ihtiyacını da düşünürcesine her an yeniden kurulmaya hazırdır. Yarının dünyası farklı tercihlere, zevklere, ihtiyaçlara doğru uyanır çünkü.

Yüzlerce yıllık İstanbul deneyiminin geliştirdiği estetik ve mekânsal çözümleme ancak bu iki unsurla birlikte ifadesini bulabilir. Geçiciliği hatırlatan güzellik ve onun unutulduğu bir dünya. Tevazu ve basitlikle yükselen bir medeniyetin biçimlendirdiği hayat…

Sadece ahşap evler değil, erguvanlar da yanar. Erguvanları yanan bir Boğaziçi gökdelenlerin gölgesinde durgun sudan başka nedir ki?

Yarınların dünyasına kapı açan bugünün tevazuudur.

Akif Emre

22 Mayıs 2017

Yoldan Geçen Biri

Bir kırlangıç bir su birikintisi bir parça gök.
Bir şiirden düşmüş olmalı bunlar.

Böyle diyordu yoldan geçen biri.

İlhan Berk

20 Mayıs 2017

Bir kuş ölmeye varırsa, ötüşü yaslı ve dokunaklı olur.

Bir dostun uzaklardan gelmesi insana neşe vermez mi?

*

Her günün sonunda kendime üç soru sorarım: Başkalarının işini yaparken vefasızlık ettim mi? Dostlarımın güvenlerini boşa çıkardım mı? Verdiğim öğütleri savsakladım mı?

*

Emrinde olanlara doğru zamanda doğru vazifeler ver.

*

Asil adam, ana babasına hizmette  ve yaşlılara hürmette kusursuz; ağırbaşlı ve dürüst, iyiliğe yakışır hareket edendir. Özünde taşıdığı iyilikten ötürü samimidir. Bütün bunları yaptıktan sonra yine takati kalmışsa, o zaman şiir ve sanatla alakadar olur.

*

Efendi buyurdu: "Babanız hayattaysa, onun yolundan gidin. Eğer ölmüşse, yaşarken yapıp ettiklerini yapın. Üç yıl boyunca babanızın yolundanm hiç ayrılmazsanız, işte o zaman size iyi evlat denir."

*

Anlaşılmamaktan rahatsızlık duymam. Bana asıl rahatsızlık veren, başkalarını anlayamamaktır.

*

Övgüler Kitabı'nın üç yüz şiiri tek cümlede gizlidir: Hiçbir zaman ahlâksızlık düşünme.

*

İnsanlara yasalarla hükmedip hayatlarını cezalarla düzenlersen suç işlemekten geri dururlar, fakat içlerinde utanç hissi yer etmez. İnsanlara erdemle hükmedip hayatlarfını töreyle düzenlersen içlerinde utanç hissi yer eder ve doğru olanı kendi başlarına bulurlar.

*

Ana babanın tek endişesi senin esenliğindir.

*

Her şeye iki gözün açık bak, sana tehlikeli görünenden uzak dur ve başkalarıyla münasebetinde dikkatli ol; böylelikle pişmanlıkların azalır. Sözünü hatasız söylemek ve pişman olacağın şeyleri yapmamak; işte aradığın yükselme bundadır.

*

Ne yapmalıyım ki insanlar bana hürmetkâr ve sadık olsun, benim için faydalı işler yapsınlar?
Efendi cevap verdi: "Onları onurlandırırsanız size hürmet ederler. Onlara sevgi ve şefkat gösterirseniz size sadık olurlar. Onların hünerlerini geliştirir ve hünersiz olanları eğitirseniz sizin için faydalı işler yaparlar."

*

Yol'u tutan bir usta hâlâ eski püskü elbisesinden ve kuru ekmeğinden dert yanıyorsa, ondan öğrenecek hiçbir şeyiniz olmaz.

*

Belki hizmetini gördüğünüz ana babanızla küçük meselelerde ayrı düşersiniz. Böyle zamanlarda sözünüze kulak asmazlarsa, hürmetinizi artırmaktan başka bir şey yapmayın. Sizi paylasalar bile onlara karşı bir söz söylemeyin.

*

Ana babası hayatta olan kişi onları bırakıp uzaklara gitmesin. Eğer gitmeye mecbursa, güzergâhı belli olsun ve dönüp geleceğinden şüphe ettirmesin.

*

Ana babanızın yaşını hiç aklınızdan çıkarmayın. Bu sizin için hem mutluluk, hem endişe kaynağı olsun.

*

Eski zaman insanları hevesli olmazdı; çünkü o zamanlarda özle sözün birbirini tutmamasından çekinilirdi.

*

Bir efendiye hizmette fazla şikâyet gözden düşmeye neden olur. Dostluklarda fazla şikâyet araya mesafe koyar.

*

Artık vazgeçmenin vaktidir; kendi hatasını görebilen ve ayağı taşa değdiğinde kendinden bilen birini bulamadım.

*

Artık benim çöküşüm ne kerteye vardı ki, Zhou Efendisi'ni düşümde görmeyeli uzun zaman olmuş.

*

Bir kuş ölmeye varırsa, ötüşü yaslı ve dokunaklı olur. İnsanoğlu ölmeye varırsa, sözlerine kulak verilmelidir.

*

Dürüstlük ilkesini karşılık beklemeden tutun ve öğrenmeye aşkla bağlanın; İyi'nin Yol'una ölünceye kadar dört elle sarılın. Tehlikeli illere hiç varmayın; düzeni bozulmuş illerde konaklamayın. Bir ilde bütün insanlar Yol'a sadıksa aralarına karışın; eğer değillerse inzivaya çekilin. Unutmayın: Yol'a sadık bir ilde yoksul ve sefil olmak; Yol'dan sapmış bir ildeyse zengin ve itibarlı olmak utanç vericidir.

*

Kendi vazifenizle alakalı olmayan hükümet ve siyaset meselelerini tartışmaktan uzak durun.

*

Zümrüd-ü Anka hiç kimseye görünmedi, Sarı Nehir de güzergâhını göstermedi. Benim için her şey buraya kadardı.

*

Henüz hiçbir adamla tanışmadım ki, erdemden kadın teni kadar hoşlanıyor olsun.

*

Hiç şüphesiz, bazı çiçekler meyve veremeyeceği gibi bazı filizler de çiçek olamaz.

*

Üç ordunun kumandanı zorbalıkla vazifeden alınabilir; fakat alelade bir insan bile olsa, iradesini zorbalıkla elinden alamazsınız.

*

Yaban çileğinin çiçekli dalı,
Nasıl da kıvrak atılır geriye doğru!
Elbette ben seni düşünüyorum,
Çünkü uzak düştüğüm tek yer senin evindir.

Efendi şöyle buyurdu: "Gerçekte düşündüğü o kadın değildi Eğer öyle olsaydı, uzaklığın sözü bile edilmezdi."

*

Efendi, Yan Hui'nin ölümü üzerine ağlamayı aşırıya vardırmıştı. Öğrenciler ona sitemli bir tavırla dediler: "Efendimiz, bu keder aşırıya varmadı mı?" Efendi şöyle buyurdu: "Bu keder aşırıya mı vardı? Bu delikanlının ardından aşırı kederlenmeyeceksem, kimin ardından aşırı kederleneceğim?"

*

Efendi Kuang'a vardığı anda etrafı sarılmış, Yan Hui ise epeyi arkasında kalmıştı. Sonraları Efendi ona dedi: Öldüğünü düşünmüştüm." Yan Hui şöyle cevap verdi: "Siz burada olduğunuz sürece, Efendimiz, ölüme atılacak kadar cesur davranabilir miydim?"

*

İyi insan, konuşmaktan imtina edendir.


Konfüçyüs
Sözler / Tercüme. Birdal Akar / Ötüken 2017

Bir bildiği yok konuşanların, bilenler sessizlik içinde.

“言者不如智者默”,爱说话的人,宣扬文化,讲经说道,都是笨蛋,同我们一样。言者已经是没有真智慧,真的智者,则缄默不言。“此话我闻于老君”,这话是老子自己讲的嘛!我也是那么听来的。“若道老君是智者”,如果说老子本身真有智慧,“如何自著五千文”,他为什么又写了这本五千字的书呢?他到底是智人还是笨人?这是白居易对他的幽默表达。


Yaşlı bir adamdan duymuştum:
Bir bildiği yok konuşanların, bilenler sessizlik içinde.
Eğer o yaşlı adam Yol'u bilenlerden biriyse
Neden beş bin kelime yazmak zorunda kaldı ki.

Konfüçyüs, "Sözler", Ötüken, 2017

Kuşun Ölümü


Kuş damdan düşünce
sarışın bir yürüyüşüdür artık ölümün
bir yağmurdur açılan kuraklığa
bir yağmurdur kulübesi nisandan
ve onun ayaklarına dolanan o gökyüzü
kansız yüzleridir diri kuşların
kuş düşünce damdan

Kuş düşünce damdan
kızlar saçlarıyla ölümü düşünürler
uzun bacaklı tanrılar koşuşur sokaklarda
kuş öldü herkes mi arıyor

gençlik mi yürüyor herkese ve mi arıyor
onun gözlerini satılan çarşılarda
kuş öldü kanadının altındaki o yara
yağmurun karanlığını getiriyor geceye
yağmurun ırmaklarını getiriyor geceye
kuş öldü
küçücük bir yorgunluktu ölmeden önce

Öldü, kim ısıtır artık onun ellerini
suların aynasında üşüyen ellerini
suların saygısıyla üşüyen ellerini.

İsmet Özel

Binlerce

binlerce pazartesi geçti ömrümde
hangisiydi o çıkaramıyorum
bir kiraz yediğimi hatırlıyorum kurtluydu
demek oldukça eski

bir de saçmasapan şeyler
bir kızın dizaltını örneğin
bir adamın çirkin sigara içişini

nasıl yaşanıyor bu vesayetli dünyada
hangi çılgınlar nasıl dayanıyor buna
kimsenin soyunu sopunu bulmak görevim değil
kendi öykümü düzenlemek yetiyor bana
güzel bir öğle vakti
eski güzel bir akşamı hatırlayarak
sonra dopdolu şeyler
damacanalar gibi
içim kabarıyor

sonu olsun diyorum
neyin sonu ama
hiç değilse bu taş basamakların

Turgut Uyar