26 Ekim 2017

Kırlaştı Saçlarım

Seviştik. Sonra sokuldum kokuna
su orguydun, efsaneni dinledim
“ayrılık günü bir gül getir bana”
diyen karlamış sesinle ürperdim.

Kırlaştılar; saçlarımı okşadın
şefkatle; ışıdı o solgun suret
bir ormanın ruhuydu parmakların
dağıldı sesimdeki şikayet.

Ayrılık bilemem ne zaman gelir
sen bir okul defteri getir bana
çünkü sadece yazmak tesellidir
çektiğimiz acıya bu dünyada.

Kırlaştı saçlarım, yakınmıyorum
ölüme yargılı insan doğumda
yeraltı mı daha korkunç bilmiyorum
Dünya mı? yaşadım yaşadığımca..

Sen de erken dolarsa vade eğer
ne olur “beyaz bir gül at” ardımdan
bomboş sokağa; dağılsın her keder.

Ahmet Oktay

25 Ekim 2017

Acile Tek Giden

İğneleri teker teker kırılan terzi
Dikerim sandı yazgısını, yanılgı..
Aynada görülen:
Düşecekmiş gibi durup tedirgin eden o düğme.
Henüz vakit var, daha var düşmeye.

Gece tek başına acile giden hastayla
Kendisine hiç el sallanmayan yolcu, aynı insandır aslında.
Şarkıların temizleyemediği bir lekedir yol,
baktıkça artar.
Camlarda dünün hesaplaşması
Kafamın içinde sayısız konuşma var:
-Tam vaktinde taşması gibi sütün işte yine yalnızız.
-Yeteri kadar yalnız değilsin, yalın hiç değil.

İç sesime dikiş atmayı düşünüyorum
Ama nasıl istiyorum bunu bir bilseniz
“ Tutuklular Çemberi”nden bakınca
Yetişemediğin cenazeye benziyor dünya.

Zeynep Tuğçe Karadağ

20 Ekim 2017

Keşke sarı bir kuğu olsam da yurduma geri uçabilsem

Ailem beni evlendirip dünyanın öbür ucuna gönderdi
Çok uzaklara, Wu-sun hükümdarının yaban ellerine.
Çadır benim evim, keçe benim duvarlarım
Et yiyorum, kımız içiyorum.
İçimde bitmeyen bir özlem ve kalbimde bir sızı
Keşke sarı bir kuğu olsam da yurduma geri uçabilsem.

Hsi Chun

18 Ekim 2017

Sadece Dekorlar Kaldı Geride

Aragon, her okuyuşta ben etkileyen bir şiirinde

“De tant d’atroces trahisons
İl n’est resté” que les décors” 

diyor:

“Bunca acımasız ihanetten, 
sadece dekorlar kaldı geriye”

Her yaşanan ihanetin geçtiği mekân (dekorlar) ayrıdır. Bir meslek arkadaşınızdan beklenmedik bir ihanet görmüşsünüzdür, dekorlar Beyazıt, Üniversite binası ve onun mermer sütunları olabilir. Başka bir acı olayın dekorları, Çemberlitaş, Divanyolu veya Sultan Mahmut türbesi manzarası olabilir. 

Sadece ihanetler değil, güzel hatıralardan, mutlu eden olaylardan da dekorlar kalıyor geriye. Teşvikiye Cami avlusu, Şişli Cami avlusu, Levent Cami avlusu... Cami avlularından, sevilenler uğurlanıyor. Onlar beyin hücrelerine kazılmış mutlulukları, ihanetler ve onların dekorlarının hayallerin, toprak altına taşıyorlar. Bizim uğurlanmamızla, bizim âlemimiz toprak altına girecek. 

Dekorlar yeryüzünde kalıyor. Bir müddet sonra onlar da kalmıyor. Nazım Hikmet’in “Su başında durmuşuz” diye başlayan şiir, dekorların da ölümlü olacağının bir hikâyesidir. Beyazıt Meydanı yoğun olarak ihanetlerin ve mutlulukların sinmiş olduğu bir dekorlar topluluğudur veya “dekordur”. Sultanahmet Meydanı da öyle. Küçük, kişisel mutluluklara veya ayrılıklara, ihanetlere dekor görev yapmış pastahaneleri, kafeteryalar, sinema salonları vardır. Bazan bu çaptak dekorlar gidiyor. Biz geride kalıyoruz. Pangaltı’daki Haylayf pastahanesi gibi... Şimdi yerinde Ramada Oteli var. Otelin pastahanesinde kahve içen bir gence “evladım, burada bir zamanlar Haylayf (High life) Pastahanesi vardı” dersem, muhatabım beni öteki dünyadan gelen bir ziyaretçi gibi görecek ve rahatı kaçacak. Şu halde eski dekorlardan bahsetmemeliyim. Beynimin kompakt diski geri dönüşüm çukuruna tevdi edilinceye kadar, beynimin “player”inde bu dekorları canlandırarak, sadece kendim seyretmeliyim. Aragon, aynı şiirde diyor ki 

“bütün çiçekler, giderek tatlanır, 
bütün gözyaşları buharlaşır, 
hummalardan ve tekrar sağlığa kavuşmalardan da, 
sadece dekorlar kaldı geriye”. 

Aragon devam ediyor 

“Kalbimiz, 
Bu elimizle parçaladığımız ekmek, 
Bu kuşların gagaladığı”.

Evet, kimse sapasağlam Halk Ekmek fabrikasından yeni alınmış gibi selofana sarılı bir yürek ile ölmüyor. Gagalanmış veya hançer sokulmuş yüreklerle ölüyoruz. Bundan yakınmayalım. Kim taze ekmek gibi bir yürekle öldü ki? Hazret­i İsa’nın yüreğine, gördüğü ihanetin hançeri saplanmıştı. Hazret­i Ali, Hazreti­ Hüseyin nasıl öldüler? Ulu kişileri, din büyüklerini bırakalım? Cumhurbaşkanları, Profesörler, Otopark kâhyaları arasında taze ekmek gibi bir yürekle ölen kim? “Küllü men aleyhâ fani” bu Kuran bildirisidir, her yerden, her gün tekrarlanıyor. Bazılarımızın kulaklarına şık ve estetik pamuklar tıkalı, bazılarımızın kulaklarında pis paçavralar. Ara sıra bunlardan kurtulduğumuz, bu bildiriye kulak verdiğimiz de oluyor. Keşke bu anlar uzun sürseydi. Uzun sürmüyor ne yazık ki? 

Bir gençlik şiirimde münacat idi; “Neyi değiştirir ki üzüntümüz” demiştim. Fakat bir teselli var yine de; Allah’tan ceza da gelse, bu, O büyük teselli kaynağının varlığı sâyesinde geliyor. O olmasaydı, ceza görebilir miydik? Sûflerin “lütfun da hoş, kahrın da hoş" sözü bunu demek istiyor. Ben de demiştim ki: 

“Senden bir ses gelecekse eğer
Ne soracaksa sorsun melekler 
Bu gürültülü sessizlikten
Öte tarafta çektiğimiz yeter.

Otuz otuzbeş yaş arasındaydım. Dünya gürültülü, gökler sessiz geliyordu bana. Öteki dünyaya giden kişi, Münkir ile Nekir’in sorgulama ziyaretinden sevinç duymalıydı. Çünkü Tanrı’dan hiç selâm alamadığı dünya hayatından sonraki ilk gecesinde, O’nun var olduğunu kanıtlayan iki melekle karşılaşıyordu. Azarlanma ve ceza korkusu önemli değildi. Tanrı’dan gelen selâm, yeter mutlulukta ve o şahıs kıyametten önce de, bu selâm ile kendini cennette hissedebilirdi.


Hüsrev Hatemi
Kuşlar ve Zaman / Dergâh Yayınları



Gündüz Ağacı

Seni sevmeye dağlardan başlıyorum
Kalbine yenilmek diyorlar buna.
Yürürsem yakındır, bakarsam uzak
Derinleşiyor birden, evet, yaşamak.

Ahmet Murat der, meyvenin hayatı
Dalların ucunda bir tutam heves-
İnsandan insana geçiyor ömrüm
Mezar yeri aldım dünyadan bugün.

İbrahim Tenekeci

17 Ekim 2017

Anneciğim

Ak saçlı başını alıp eline,
Kara hülyalara dal anneciğim!
O titrek kalbini bahtın yeline,
Bir ince tüy gibi sal anneciğim!

Sanma bir gün geçer bu karanlıklar,
Gecenin ardında yine gece var;
Çocuklar hıçkırır, anneler ağlar,
Yaşlı gözlerinle kal anneciğim!

Gözlerinde aksi bir derin hiçin,
Kanadın yayılmış, çırpınmak için;
Bu kış yolculuk var, diyorsa için,
Beni de beraber al anneciğim!...


Necip Fazıl Kısakürek

16 Ekim 2017

Yıkılma Sakın

Sana durlanmış kelimeler getireceğim
pörsümüş bir dünyayı kahreden kelimeler
kelimeler, bazısı tüyden bazısı demir
seni çünkü dik tutacak bilirim
kabzenin, çekicin ve divitin
tutulduğu yerden parlayan şiir.

Zorlu bir kış geçirdim, seninki gibi neftî
acıktım, bitlendim, bir yerlerim sancıdı
sökmedi ama hoyrat kuralları faşizmin
çünkü kalbim aşktan çatlayıp yarılırdı.
Her sabah çarpışarak çekilirdi karanlık alnacımdan
acılar bile duymadım kof yürekler önünde
beynim her sabah devrimcinin beyniydi
ayaklarım donukladı gelgelelim
sağlığın yerinde mi?

Yaraların kabuğu kolayca kaldırılıyor
halkın doğurgan dünyasına dalmakla
onların güneşe çarpan sesini anlamayan
dört duvarın, tel örgünün, meşhur yasakların sahipleri
seyir bile edemezken içimizdeki şenliği
yılgı yanımıza yanaşmazken
bizi kıvıl kıvıl bekliyorken hayat
yıkılmak elinde mi?
Boşuna mı sokuldu bankalara
petrol borularına kundak
kurşun işçinin böğrünü boşuna mı örseledi
varsın zındanların uğultusu vursun kulaklarımıza
yaşamak
bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki.
Bu yürek gökle barışkın yaşamaya alışmış bir kere
ve inatla çevrilmiş toprağın çılgarına
yazık ki uzaktır kuşları, sokaklarıyla bizim olan şehir
ama ancak laneti hırsla tırpanlayamamak koyuyor insana
öpüşler, yatağa birden yuvarlanışlar
sevgiyle hatırlansa bile hatta.

Köpüren, köpürtücü bir hayatın nadasıdır kardeşim
bütün devrimcilerin çektikleri
biliriz dünyadaki yorgunluk habire mızraklanır
dağlarda gürbüz bir ölümdür bizim arkadaşlarınki
pusmuş bir şahanız şimdilik, ne kadar şahan olsak
ama budandıkça fışkıran da bizleriz
ölüyoruz, demek ki yaşanılacak...

İsmet Özel