29 Mayıs 2018

hüzün

yaptığımız ve yapmayı sürdürdüğümüz işlere, düşündüklerimize, hissettiklerimize asla inanmadan ne kadar çok şey yaşadığımıza dair bir tartışmayı içeren doktora tezimi nihayet dün sunabildim; bazı dostlarım sayesinde kabul edildi; böylece, teknik anlamda bazı düzeltmeler kalmakla birlikte daha bir aranızda olabilecek bir haldeyim... bir tez jürisi hikayesi anlatmayacağım elbette, ama tek söyleyebileceğim şeyi söylemeden edemeyeceğim: sevinç yerine bir "bakiye" duyguyla karşı karşıya kaldım... beş altı yıldır uğraştığım ve şu anda benim için "çok özel" üç kişinin sayesinde tamamlanmış olduğuna kani olduğum bir çalışma sürecinden geriye sadece biraz "hüzün" kaldı... olayı odtü'deki mahfuz bir lojmanda günbatımına karşı absolut vodka, havyar, hıyar turşusu, caz, rus, amerikan, alman ve barış gücü askeri ceket ve pantalonları, rebetika ve kazaska eşliğinde kutlamaya çalıştık --ama yine geriye hüzün kaldı... her yeni gün geriye kalan günlerin sorgulanmasıdır diyerek geçiştirmeye çalıştığımız bir hüzündü bu... belki sadece duke ellington başedebilirdi böyle bir şeyle... ve öyle de oldu... ama geriye yine biraz hüzün kaldı...

aranızda bu olayın gerçekleşmesine --hiç farkında olmasalar bile-- katkıları olanlara (ve olmayanlara da) sonsuz teşekkür ediyorum...

hüzün geriye kalandır. biraz blues dinleyin benim için...

not: "hüzünlü tezin" tamir edilmiş son halini yakında ortama göndereceğim, ilgilenenler okuyabilirler; ama burada bölük-pörçük de olsa tartışmakta olduğumuz bazı konulardan pek uzak değil ve ne yazık ki ingilizce...

Ulus Baker

Yürek

Yalnızın yüreği,
İçerisinde sevgilisi.
Dışarısında kimsesi.

İlhan Şevket Aykut





“Gözümün retinası yırtıldı, biri iki görüyorum.
Eyvallah ben gidiyorum”
İlhan Şevket


İlhan Şevket’in hayatını birkaç kelimeyle anlatmaya çalışırsak bunlardan ilki çocukluğumuzun vazgeçilmez oyunu “saklambaç” olurdu. Bu oyunu öyle iyi oynar ki İlhan Şevket, bulunmayı istemediği sürece hakkında bir yazı bulmak bile imkânsız olur. Bulunduğunda ise mutlaka size katacakları, öğretecekleri vardır bu şahsına münhasır sürgün muallimin.


Ozan 1907’de dönemin Osmanlı toprağı olan Bingazi’de (Libya) “Mehmet Şevket” adıyla dünyaya gelir. Henüz üniversite öğrencisiyken "Senin bu fikirlerin yüzünden ben emekli maaşımdan olacağım,” diyen babası Recep Bey kıdemli yüzbaşıdır. İşte bunun içindir ki İlhan Şevket'in hayatı boyunca sahip olduğu disiplinli yapıyı kimden kazandığının cevabını bulurken hiç zorlanmayız. Babasıyla arasında bu konuşma geçtikten sonra evi terk ederek annesi, kız kardeşi ve babasıyla asla görüşmeyecek, kendisine kalan mirası bile reddedecek ve bu reddi gerçekleştirmek için ihtiyacı olan pul parasını bile borç alacaktır. Ozan, annesinin ölüm haberini aldığı gün gittiği berberde sessiz sessiz ağlarken berber hiçbir şey olmamış gibi işine devam edecektir.


Kırıkkale’de İlkokul, Kayseri’de ortaokul, Trabzon’da lise, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde hukuk okur. 1927’de biten hukuk bilinçli bir tercihtir; genç idealist, dünyayı değiştirmenin yolunun hukuktan geçtiği inancındadır. 2 yıl hâkimlik stajı yaptıktan sonra durumun böyle olmadığını görüp hukuku bırakır. 1930’lu senelerde, önce vekil daha sonra asil öğretmenlik yapmaya başlar. Bir taraftan kendisi de öğrenciliğe devam eder ve misafir öğrenci olarak felsefe derslerine katılır. Ne de olsa, dünya, önce düşünerek sonra da düşündüklerini paylaşarak değişir. Üniversite öğrenciliği sırasında birkaç sefer dillendirdiği fakat çok da üzerinde durmadığı polis korkusu/takibi meselesi 1930’lu senelerden itibaren gerçekleşen birtakım olayların akabinde kendini iyiden iyiye gösterir. Dönemin başbakanı İsmet İnönü’yü eleştirdiği bir vapur yolculuğu sırasında tartışmanın hararetlenmesiyle şikâyet edilir. Misafir öğrenciliğine son verilip üniversiteye girmesi yasaklanır.

Yeni rejimi kendi isimleriyle bütünleştiren kişilerin, eleştirisini yapmak bir yana onlar hakkında olumsuz düşünce sahibi olmak bile vatana zarar verebilirdi! İşte bu yüzden aykırı sesler susturulmalı, amacı ilim olan kurumlardan uzaklaştırılmalıydı. Eleştirilerden doğabilecek hiçbir karışıklığa mahal verilmemeliydi.

Galatasaray Lisesi’nin tarif-coğrafya öğretmeni sıra dışı duruşunu her zaman koruduğu için, her yerde olduğu gibi öğretmenlik yaptığı okulda da göz önündedir. O sıralar ünü Almanya sınırlarını aşan Hitler’e karşı buz gibi bir tavır sergiler. Hitler hayranı gençlerin, nöbetçi olduğu günlerde penceresinin altına gelerek “bir… iki… üç… Mehmet Şevket piç… Bu işler güç…” diye tempo tutarak hakaret ettiklerini, öğrencilerinden ressam Selim Turan bizlere aktarır. Hitler’e karşı savurduğu ağır eleştirilerle kimilerine göre bu hakaretleri hak etmiş olur. Aykut’u sevmeyenler olduğu gibi sevenlerinin de sayısı azımsanamaz. Başka sınıflardan da dersine girmek için gelen öğrencilerle kalabalıklaşan dersleri, zeki üslubu, yetenekli ve düşünmeye sevk eden ders anlatımıyla öğrencilerin ilgi odağıdır.

Aykut’un ruhsal olarak en problemsiz dönemleri diyebileceğimiz zamanlar öğretmenlik yaptığı zamanlardır. Mesleğini sevmiş, hatta kendine yakıştırdığı tek meslek olarak benimsemiştir. “Benim öğrencim” diye başladığı cümlelere göğsü kabararak devam eder her zaman. Kendine yüklediği “dünyayı değiştirme” misyonunu başarabileceği alan olarak görmüştür öğretmenliği. Genç beyinlerle beraber olmak, onlara bildiklerini öğretmek, sürekli düşünmek ve düşünmeye sevk etmek… Aykut için dünyayı değiştirmenin yoluydu öğretmenlik. Hayatı boyunca vazgeçemeyeceği iki tutkusunun birinden vazgeçme zorunluluğuyla çok erken yüzleşir. İstanbul ve mesleği… iki tutkusu…

Ozanın saklambaç oyuncusu olmasını sağlayan olaylar dizesi başlamış olsa bile son düğüm 1933 yılının Temmuz'unda, yıl sonu sınavlarını dönemin Cumhurbaşkanı ve maiyetinin teftişi sırasında atılır. Karşısındakinin elini eteğini öperek yüceleceğini düşünen işgüzar meslektaşlarının ve amirlerinin yanında ozanın Atatürk’ün elini sıkması skandalların en büyüğü olur! Bu durum kimsenin dikkatinden kaçmaz. Atatürk, Aykut’un sınıfına girer, 7 saat kalır, 13 kahve içer ve öğrencilere sorular sorar. En sonunda Ozan’a dönerek “Muallim Bey bir soru da siz sorun talebenize!” diyen Atatürk’ten lafı alarak dönemin yönetimine dair fikirlerini soru haline getirir; “Tarihte diktatörler…” diye soruya başlar! İşte bu dönemden sonra, o zamanki adıyla Mehmet Şevket Aykut, 29.04.1934 tarihli mahkeme kararından sonraki adıyla İlhan Şevket Aykut’un “tenzili rütbe” niteliğindeki tayinleri (üstü kapalı sürgünleri) çıkar. Vefa, Darüşşafaka, Çarşamba Kız Lisesi ve en sonunda da Yozgat’a sürülür. 3 sene boyunca bu görevi raporlarla erteledikten sonra Kültür Bakanlığı Zatişleri Müdürlüğü’nden bundan sonra terfi edemeyeceğine ve çalışmak için Yozgat’a gitmesi gerektiğine dair resmi bir yazı alır. Ozan’a istifadan başka yol kalmamıştır.
Aykut o dönemini “Yozgat’a sürülene kadar bir şekilde idare ettim lakin baktım ki bunlar benim peşimi bırakmayacak, ben de 12 yıllık memuriyeti bırakıp neyle geçinirim, ne yaparım diye düşünmeden istifa ettim,” diye anlatır, içlenerek.

Aykut, dostu ve ev sahibi Oktay Gültekin’e o dönem yaşadıklarını yıllar sonra anlatırken; “Atatürk benimle uğraşacak biri değildi. O benim ne olduğumu ve ne demek istediğimi anlamıştı.(…)Ama çevresindekiler tarafından peşime takılan hafiyeler, polisler o gün bu gündür bana huzur vermediler! Ben de, tehlikeli bir komüniste hele ‘talebeyi anarşist fikirleriyle zehirleyebilir!’ nitelikte bir hocaya, bu ülkede o zamanlar nefes bile aldırmayacaklarını, Galatasaray’dan hemen uzaklaştırılarak, 1945’lere dek, hiç terfi ettirilmeden, on sene, o okuldan bu okula sürülmenin ardı kesilmeyince anladım,” cümlelerini kuracaktır.

Aykut’un öğrencilik yıllarında başlayan polis takibi/korkusu derece derece artarak, izini kaybettirme çabasının hayatına yön verdiği aşikâr. İsim değişikliğinin altında başka amaçlar, gerekçeler var mıdır bilinmez ama Atatürk’le karşılaşmasına rastlaması manidar. Öğretmenlikten istifa ettikten sonra ölümüne dek hiçbir resmî kurumda kaydına rastlanmaması ve hiçbir arkadaşının, dostunun, sevgilisinin ev adresini dahi bilmemesi İlhan Şevket’in saklambaç oyununu çok dikkatli oynadığını ve ciddiye aldığını gösteriyor.

İntihar kararı almasını sağlayan yalnız kalma, özellikle yaşlanma, aciz ve muhtaç olma korkusu sürecine bu olayların katkısı olmadığını düşünmek aşırı pozitif bir bakış olur. Yaşlanma korkusu tek başına bile intihar sebepleri arasında yerini alırken, bu korkudan kaynaklanan intiharlara edebiyat dünyasında tek örnek Aykut değildir. Bu korkuya, takip edilme korkusunu ve bir zamanlar yakın dost olduğu filozof Sakallı Celal’in yaşadıklarından ders çıkararak zelil olma korkusunu da ekleyen şair, 40 yıl boyunca önce “75’imden sonra” daha sonra "80" ve en son “85’imden sonra yokum” cümlelerini sık sık kurar. Son yıllarının şahidi, ev sahibi ve dostu Gültekin’e bu noktada yeniden kulak veriyoruz. Bir gün otururken yine konu oraya geliyor ve Aykut evi fazla işgal etmeyeceğini zaten böyle bir hakkı da olmadığını söylüyor ve çalışma masasının arkasındaki rafa yerleştirdiği 600 sayfalık Fransızca sözlüğü göstererek ekliyor “bak, her sayfa bir günün karşılığı, bu bittiğinde ben de gidiyorum.” Bu tehditler, söylevler hiçbir zaman ciddiye alınmıyor. Çünkü Ozan dinç, 70’in üstünde ama hala kadınların ilgisini çekiyor, Ozan dişlerini gösterip “bugüne kadar doktor eli değmedi, hiç eksik yok,” diyor ev sahibine, “eyvah! Ben galiba daha yaşayacağım,” diyor dost meclislerinde, yazdığı şiirleri Eski Türkçeden yeni alfabeye kendisi çevirecek kadar berrak bir algıya sahip, hiçbir yaşlılık alameti henüz vuku bulmamış bünyesinde, Ozan hala dost meclislerinin sohbetine doyulamayan entelektüeli…Günde sekiz saat yürüyerek İstanbul’u geziyor, ustasının ölümünden önce yaptırdığı ayakkabılardan dolabında 1 düzine daha bulunuyor…

İlhan Şevket neden intihar ediyor o halde?

Çünkü yorgun, çünkü korkuyor; insanlara yük olmaktan korkuyor, ev sahibinin getirdiği tavuğu yedikten sonra kendi disiplinini hiçe saydı diye gün gelip kendine kızamamaktan korkuyor, ailesini görmeme pahasına kırmadığı gururunun incinmesinden korkuyor… 84. yaşının son gününde üst kata ev sahibinin kapısına geliyor, Oktay Bey yazlıkta… böyle denk getirmesi maksatlı… Oktay Bey’le verilen sözler var, dostluk var… Kapıyı açan Oktay Bey olsa yüzüne bakıp az sonra, verdiği kararı yerine getirirken eli titreyebilir. Bir bağ var Oktay Bey’le ve gönüller arasında kurulan bu dostluk bağının ayak bağına dönüşmemesi için özellikle seçilen bir gün 17 Mart. Özellikle seçilen bir zaman, Oktay Gültekin’in evinde olmadığı zaman…

Kişinin çevresiyle kurduğu bağların hayatında ne kerte etkili olduğunu görebilmek için çok uzağa bakmaya gerek yok. Herkes bir şekilde “bağ”larının “bağlayıcı”lığını hissetmiştir hayatında. Bazen yaşadığı şehri bırakamamasını, bazen o şehirden kaçmasını bile sağlayabilir “bağ”lar. Aykut’un ömrü boyunca bin bir türlü zorluğa göğüs gererek İstanbul’da kalmasını da sadece kurduğu özel bağlarla açıklayabilir. Nitekim kendisi de bunu, “(…) dışarıya, başka ülkelere gidip yerleşebilir, pekâlâ oralarda da geçinebilirdim. Fakat bende vatan ve İstanbul tutkusu öyle had safhada, öylesine kuvvetliydi ki, bırakamadım buraları… Neredeyse her gün yirmi kilometreden fazla yürüyerek gezdiğim, sokaklarının kaldırım taşlarını tek tek ezberlediğim, her yerine şiirler yazdığım sevgilimi terk edemedim! diyerek en güzel şekilde ifade eder.

17 Mart sabahına dönersek;
Ev sahibinin zilini çalıyor… sabah erken… elinde 4 defter, şiir dolu… bir zarf…Oktay Gültekin’in oğlunun eline alelacele tutuşturuyor elindekileri…buyurgan, tedirgin, her zamanki gibi prensipli; “Al bunları babana ver,” diyerek önce defterleri uzatıyor, bin beş yüz lira paranın olduğu zarfı uzatırken; “Cenaze masraflarımı fazla fazla karşılar, kalanıyla da kız arkadaşını iki sefer yemeğe götürürsün. Üstünü babana verme, vermez sana! Gözümün retinası yırtıldı, biri iki görüyorum [sessizlik olur] Eyvallah ben gidiyorum!” diyerek hızla aşağı bodrumdaki dairesine iner. Gerisini oğul Gültekin şöyle aktarıyor; “Sabah sabah yeni uyanmışım uykudan… tek kelime konuşmadan döndü gitti. Kuşkusuz morali bozulmuş, diye düşünerek 5-10 dakika sonra klasik müzik kaseti alarak aşağı indim. Kapıyı çal çal ses yok! Bahçeyi dolandım ve yatak odasının camından baktım, uzanmış yatağında yatıyor… bu nasıl bir uyku… Camı çalıyorum; kıpırdamıyor bile! Bu kez koştum bizim yönetici hanıma, durumu anlattım. O da henüz uyanmış. Uyku mahmurluğuyla bu davranışın önemini kavrayamadı. ‘Özkıyıma neden olacak kadar umutsuzluk içinde olamaz’ diyorum. Üstelik seksen beşinde olmasına karşın fiziği ve belleği sapasağlamken…”

Polisle birlikte içeri girildiğinde kasetçaların sesi sonuna kadar açıktır ve bütün evde klasik müzik sesi yankılanmaktadır. Aykut koridorda, yerde, kollarını göğsüne kavuşturmuş vaziyette bulunur. Dolabında senelerdir sakladığı kalp ilaçları nihayet! kullanılmış, kendi isteğiyle, kendi seçtiği zamanda, 40 yıl boyunca söylediği gibi; 17 Mart 1991 günü sabahının ilk saatlerinde Fransızca sözlüğün son sayfası da çevrilmiş ve seksen beşine 1 gün kala hayatına son vermiştir. Oğul Gültekin’in yatakta gördüğü Ozan’ı polisler koridorda, yerde bulmuştur. Polislerin gelişine kadar geçen sürede Aykut’un ölümünü gerçekleştiği ya da genç Gültekin’in bir göz yanılması sonucu böyle ifade verdiğini düşünebiliriz. Sonucu değiştirmeyen bu ayrıntının üzerinde durulmasının elzem olmadığı kanaatindeyim.

Mesleğine “şairim” demiş tek bir şiirini bile yayınlatmamış dahası 1950 öncesinde yazdıklarının tamamını yok etmiştir. Defterler dolusu şiirlerini iki sefer kitaplaştırıp yayınlatmaya karar verir lakin ikisinde de vazgeçer (ikincisinde yayınevi sahibi yanında redaktör getirdiği için kapıyı yüzlerine kapatır ve kovar). Mayakovski’yi ana dilinden okuyabilmek için kendi kendine öğrendiği Rusça hariç 5 dil daha bilmektedir. Öğretmenlikten istifa ettikten sonra başkalarının adına çeviriler ve tezler hazırlayarak bir süre geçimini sağlamıştır. Giyimine her zaman özen göstermiştir, ütüsüz, dağınık, sağlıksız asla giyinmez. Her güne ayrı diş fırçası tahsis eder. 80 yaşında bile âşık olmuş ve âşık olunmuştur. Her konuya kafa yormuş ve detaylarda “hayatın gerçeği” dediğimiz o incelikleri görünür kılmıştır, buna en iyi örnek Ozan’ın çocuklarla ilgili söylediğidir; “Bu kadar kıymetli de, neden otomobillerin geçtiği tarafta elinden tutulur?” ya da göç alan ve metropolleşen o zamanın İstanbul’unun ulaşıma ve yerleşime dair problemlerine, dönemin belediye başkanına kadar ulaşan fikirleriyle getirdiği çözümler… Ve daha nice ayrıntıda İlhan Şevket Aykut’u anlatabiliriz. Kolay mı öyle 84 yıllık bir hayatı, çetrefilli bir şair hayatını anlatabilmek? Mümkün mü “ben anlıyorum” diyebilmek? Hangi müntehirin son anlarında ne düşündüğünü bilebiliriz ki? En son gözlerinin önüne gelen görüntüyü? Aykut mektup bırakmamıştır ardında. Hem ne yazacaktı ki, 40 sene boyunca zaten söylemişti “olmayacağını”.

Bordum katları kasvetli olur, İlhan Şevket’in Kadıköy’deki evi öyle değil. Küçük, her taraf hatıralarla, kitaplarla, fotoğraflarla doldurulmuş tek kişilik bir hayatın son sığınağı. Sıcak bir ev, koridorunda boylu boyunca uzanıp son nefesini verdiği anda sıcak mıydı? Bilinmez… Dinlediği son klasik eser hakkında uzun süre düşündükten sonra Beethoven’ın Sonat’ı ile Bach’ın Singet dem Herrn ein neves Lied’ın arasında kararsız kaldım. İkisi öylesine zıt ki… Beethoven ölümü kolaylaştırıyor, Bach “ölme” diyor adeta. Zaten koca bir zıtlıklar yığınının içinde değil miyiz? Zaten her şeyi zıttı ile anlamlı hale getirmiyor muyuz? O halde bu ikisi arasında kararsız kalmış olmam hiç de kabul edilemez bir durum değil. Hangisini dinledi bilmiyorum, ilaçları içerken eli titredi mi bilmiyorum, en son aklından neler geçti, bir şiir mi okudu, bir fotoğrafa mı baktı, en son kimi düşündü; bilmiyorum, daha birçok şeyi bilmediğim gibi… Müntehir öğretmen bana çok şey söyledi, ama bunlara dair hiç konuşmadı, kendisinden bir şeyler anlatmayı sevmiyor, çünkü riayet etmesi gereken saklambaç kuralları var. Prensipli, disiplinli, planlı, düzenli…

Ama
Yalnız, yorgun, onca hırçınlığına rağmen sevgiye aç, içten, kaygılı, huzursuz…
Ozan! Benimle konuşur musun? Anlatır mısın artık gerçeği? Sadece yaşlandın diye, korktun diye, yoruldun diye o ilaçları içmiş olamazsın! Başka bir şey olmalı… Başka bir sebebi olmalı… yoksa yüzyıllar önce söylenmiş ve dilimde pelesenk olan o söze inanmalı mıyım bu defa; “Bunu kendisi bilir yalnız; belki bir gün sende…” O halde kaçmalıyım Ozan! Bir gün bilebilme ihtimalimi uzaklaştırmak için kaçmalıyım ve konuşmamalıyım seninle. Sahibinden başka herkese imgesi, gizi kapalı bir şiirdir şair için intihar. Sadece ahenk için yazılan E.A. Poe şiiri gibi biraz… Susmamız lazım ikimizin, karşılıklı… Senin dediğin gibi;
“İkimizin arasında ne var?
Kim anlayacak, susmak var.”
Ben sayıyorum, sen de yeniden saklan şimdi, sus şimdi…


Son İstasyon Kültür Sanat Dergisi Ocak/Şubat 2010 9. Sayı'da yayımlanmıştır.

28 Mayıs 2018

Kirazların tadından vaz mı geçmek istiyorsunuz?

Size başımdan geçen bir olayı anlatacağım. Henüz yeni evlenmiştim. Başımızda bir sürü bela vardı. Öylesine bıkkındım ki her şeyi sonlandırmaya karar verdim. Bir sabah şafak sökmeden, yanıma bir ip alıp arabama atladım. Kendimi öldürmeyi kafama koymuştum. Dut ağaçlarıyla dolu bir bahçeye vardım. Orada durdum hava hala karanlıktı. İpi bir ağaca doğru fırlattım ama tutturamadım. Bir kere iki kere denedim ama kâr ettiremedim. Ardından ağaca çıktım ve ipi sımsıkı düğümledim. Sonra elimin altında yumuşak bir şeyler hissettim dutlar! Lezzetli, tatlı dutlar. Birini yedim taze ve suluydu. Ardından bir ikincisini ve üçüncüsünü… Birdenbire güneşin dağların ardından yükseldiğinin farkına vardım. Ama ne güneş!  Ne manzara! Ne bahçeydi ama! Birdenbire okula giden çocukların seslerini duydum. Bana bakmak için durdular. Ağacı sallamamı istediler. Dutlar dallarından yere döküldü. Çocuklar yerken kendimi çok mutlu hissettim. Eve götürmek için biraz dut topladım. Karım hala uyuyordu. Uyandığı zaman o da dutlardan yedi. Çok hoşuma gitti. Kendimi öldürmek için evden ayrılmıştım. Dutlarla geri geldim. Bir dut hayatımı kurtardı. Sadece bir dut, hayatımı kurtardı.

-Her şey düzeldi mi peki?

Hayır, her şey düzelmedi, ama ben değiştim. Böyle olunca elbet her şey değişmeye başladı. Çünkü düşüncelerim değişmişti. Daha iyi hissetmeye başladım. Yeryüzündeki her insanın hayatında sorunları vardır. Bu böyledir. Yeryüzünde bir sürü insan var. Sorunsuz bir aile yoktur… 


Size bir fıkra anlatacağım ama üzerinize alınmayın. Bir Türk doktoru görmeye gider ve ona der ki: “Doktor bey, vücuduma parmağımla dokunduğumda acıyor. Başıma dokunsam acıyor. Bacaklarıma dokunsam acıyor. Karnıma elime dokunsam acıyor.” Doktor onu muayene eder ve sonra derki: “Vücudun sağlam ama parmağın kırık.“

Muhterem beyim hasta olan sizin düşünceleriniz. Sizde bir sorun yok bakış açınızı değiştirin. Kendimi öldürmek için evden çıkmıştım, ama bir dut hayatımı değiştirdi. Sıradan, önemsiz bir dut. Dünya göründüğü gibi değildir. Bakış açınızı değiştirmelisiniz ki dünya değişsin.

Bütün umudunuzu mu kaybettiniz? Sabah uyandığınızda gökyüzüne baktınız mı hiç? Şafakta güneşin doğuşunu görmek istemez misiniz? Günbatımında, güneşin kırmızısını ve sarısını, artık daha fazla görmek istemiyor musunuz? Ayı gördünüz mü? Yıldızları görmeyi istemiyor musunuz? Dolunaylı geceyi, yeniden görmek istemez misiniz? Kirazların tadından vaz mı geçmek istiyorsunuz?
"Bahtii, Baheri’nin söylediklerinden oldukça etkilenir. “Eğer hala yaşıyorsam uyuyor olabilirim.” Filmin son sahnelerinde Bahtii, ağacın yanına kazdığı mezarının içerisine gelir ve uzanır. Gözleriyle gökyüzüne bakıp dolunayı seyreder. Fakat Bahtii’nin intihar edip etmediğini anlamayız. Bir anda sahneler değişir;  yönetmen, kameraman ve oyuncular karşımızda, filmin çekildiği yerdedirler. Üstelik bu yerler görüntülerin aksine oldukça yeşil yerlerdir. Abbas Kiyarüstemi bizleri şaşırtan bu final ile hayatın kendisinin bir kurgu olduğunu tekrar tekrar hatırlatır bize."

24 Mayıs 2018

Zümra Zülal Çalış

Hastane önünde incir ağacı (annem ağacı)
Doktor bulamadı bana ilacı (annem ilacı)
Doktor bulamadı bana ilacı (annem ilacı)
Baştabip geliyor zehirden acı (annem oy acı)

Garip kaldım yüreğime dert oldu annem dert oldu)
Ellerin vatanı bana yurt oldu annem yurt oldu)

Mezarımı kazın bayıra düze (annem oy düze)
Yönünü çevirin sıladan yüze (annem oy yüze)
Yönünü çevirin sıladan yüze (annem oy yüze)
Benden selam edin sevdiğinize, (sevdiğinize)

Başına koysun karalar bağlasın (annem bağlasın)
Gurbet elde kaldım diye ağlasın (annem ağlasın)




Zümra Zülal Çalış

Sakarya'nın Adapazarı ilçesinde doğum sırasında beyin felci geçirdiği için Serebral Palsili (beyin felci) olarak dünyaya gelen 12 yaşındaki Zümra Zülal Çalış, yaşadığı birçok zorluğa rağmen müzik tutkusuyla hayata tutunuyor.

Korucuk Mahallesi'nde yaşayan Osman ve Yasemin Çalış (41) çifti, mutlu giden evliliklerini çocukla taçlandırmak istedi. Sabırla çocuklarını kucaklarına alacakları günü bekleyen çift, kızları Zülal'in doğum sırasında beyin felci geçirmesiyle buruk mutluluk yaşadı.

Doğum esnasında felç geçirdiği için spastik engelli olarak dünyaya gelen çocuklarının sağlığına kavuşması için büyük mücadele ortaya koyan aile doktorların "yürüyemeyebilir" görüşlerine hiç aldırmadı. Zümra, uzun yıllar kendisini yürütmek için uğraşan anne babasının ilgisi ve tedavinin etkisiyle 6,5 yaşında yürüdü. Şu anda Arif Nihat Asya Ortaokulu'nda okuyan Zülal'in en büyük tutkusu ise müzik.

Küçük yaşlardan bu yana evde şarkı dinleyen Zülal, müzik öğretmeni Recai Hurma'nın desteğiyle okul korosuna seçildi. Uzun bir çalışmanın ardından okulun her yıl geleneksel hale gelen konserlerinde şarkı söylemeye başlayan Zülal, herkesin takdirini kazanıyor. Müzik tutkusu sayesinde yaşama sevinci artan Zülal'in en büyük isteği, çok sevdiği koroda şarkı söylemeyi sürdürmek.

- "Koroya katılması onu daha da mutlu ediyor"

Anne Yasemin Çalış (41), AA muhabirine yaptığı açıklamada, yanlış doğum nedeniyle beyin felci geçiren kızı Zülal'in 12 yıldır tedavi gördüğünü, 3 kez ameliyat geçirdiğini, okula başladığında çok zorlandığını, dışlandığını ama şu anda arkadaşlarıyla iyi vakit geçirdiğini anlattı.

Zülal'i büyütürken eşinin kendisine çok büyük destek verdiğini söyleyen Çalış, "Her şeyi nöbetleşe yaptık. Eşim işten gelene kadar hep ben koşturuyordum, işten geldikten sonra babası alıp gezdiriyordu. Ona yürümeyi biz öğrettik. Kolunun altından tülbentler bağlayarak hep ayakta tutmaya çalıştık." diye konuştu.

Yasemin Çalış, kızının küçüklüğünden beri müziği çok sevdiğini dile getirerek, "Koroya katılması onu daha da mutlu ediyor. Şarkı söylemek, onun çok hoşuna gidiyor. Evde bütün gün şarkı dinler." dedi.

Baba Osman Çalış (41) da kızının koroya katıldıktan sonra öz güveninin daha da yükselmeye başladığını belirterek, sahneye çıktığında çok heyecanlı olduğunu ama bu işi sürdürmeyi istediğini söyledi. "O yüzden biz de desteğimizi esirgemiyoruz." diyen Çalış, "Recai hocamıza ona bu şansı verdiği için gerçekten çok teşekkür ederiz. Onun koroda olması, genel hayatına da etki ediyor. Morali, motivasyonu daha yüksek oluyor, organizasyonlara katıldığı için kendini daha iyi hissediyor." dedi.

- "Yürüyemeyebilir" dediler ama başardı

Doktorların "yürüyemeyebilir ya da yürürse de 9-10 yaşlarına doğru yürür." dediğini aktaran baba Çalış, şöyle devam etti:

"Fakat Zülal 6,5 yaşından itibaren Allah'ın izniyle yürümeye başladı. Ama çok mücadele ettik, evde kendimiz de çok çalıştırdık. İşten geldikten sonra her gün 2-3 saat fizik hareketleri, yürüyüş yaptırdım. Tabii bunun yanında da dışarıda birçok zorluklarla karşılaşıyoruz. Çocuklar yanından kaçıyor. Zülal'den sorular gelmeye başlayınca bir dönem biz de biraz bocaladık. Çocukların neden kaçtığını, çekindiğini soruyordu. Ama onları manevi yönden anlatarak aşmaya çalıştık. İşte dünyaya gelme nedenimiz, var olma sebebimizi, bu hastalığın dünyada olacağını, hep böyle devam etmeyeceğini anlatarak o sıkıntılarımızı yavaş yavaş zamanla aştık. Psikolojik olarak biz de sıkıntılar çektik."

Toplumun engelli bireylere iyi davranma konusunda daha da bilinçlenmesi gerektiğini ifade eden Çalış, kızının bunun zorluklarıyla çok karşılaştığını kaydetti.

Baba Çalış, "Bu çocuklar da var hayatın içinde. Bunlara davranırken daha dikkatli olmalarını istiyoruz. Dışarıya bile çıkmaya çekinen, korkan aileler var. Birçok aile belli yaştan sonra bıkıyor, tedavisinden vazgeçiyor. Kesinlikle korkmamalarını, vazgeçmemelerini, çocuklarından desteklerini çekmemelerini tavsiye ediyorum." ifadelerini kullandı.

- "Çanakkale türküsünü adeta yaşıyor"

Müzik öğretmeni Recai Hurma da Zülal'in müziğe karşı ilgisinin çok hissedilir derecede olduğunu dile getirdi. Önceleri sınıf içerisinde bir şeyler yapmaya başladıklarını, daha sonra her yıl geleneksel hale getirdikleri konserlerde yer almaya başladığını aktaran Hurma, "Konserde de insanları etkiledi. Bu tür etkinliklerde yer almak, Zülal'in de çok hoşuna gitti. Bizim de amacımız oydu zaten. Okulumuzun bünyesinde bulunan öğrencilerimizi özel alt sınıf da olsa yapmış olduğumuz etkinlikler içerisinde değerlendirmek, bizden de onlara bir şeyler verebilmek." ifadelerini kullandı.

Zülal'in geçen yılki konserde oturarak şarkı söylediğini, bu yıl ayakta konser vereceğini vurgulayan Hurma, "Kendimize böyle bir hedef koyduk, Zülal de çok azimli, kararlı. Koymuş olduğumuz hedeflere mutlaka ulaşmak istiyor. Zaten müzik algısı çok yüksek. Hafta sonları çalışıyoruz. Zülal de hiç aksatmadan çalışma saatinde burada olur. Hiç bıkmadan, usanmadan şarkısını söylüyor. Bizde ondan çok şey öğreniyoruz." dedi.

Öğretmen Hurma, Zülal'in Çanakkale türküsünü seslendirirken adeta onu yaşadığına işaret ederek, bundan büyük keyif aldıklarını, yılın yorgunluğunu tamamen attıklarını sözlerine ekledi.

Yalnızca Çocuk Kitapları Okumak

Yalnızca çocuk kitapları okumak,
Yalnızca çocuksu düşüncelere kapılmak,
Yetişkinlere özgü ne varsa uzaklaşmak,
Sonra tüm acılarından yeniden doğmak.

Ölesiye yoruldum ben bu hayattan,
Hiçbir nimeti kabulüm değil gayrı,
Ama hâlâ seviyorum şu dünyayı,
Başka bir dünyam yok, belki ondan.

Şimdi uzak bir bahçede kendi kendime
Basit, ahşap bir salıncakta sallandığımı,
O yüksek kayınları, o orman karanlığını
Puslu hatıralar içinden seçiyorum yine.

Osip Mandelstam
Çeviri: newalaqasaba

Otoportre

Bilgisayar, kalem ve daktilo arasında geçiyor
günümün yarısı. Bir gün yarım yüzyıl olacak bu.
Yabancı şehirlerde yaşıyorum ve yabancı insanlarla
bana yabancı konular hakkında konuşuyorum bazen.
Çok müzik dinliyorum: Bach, Mahler, Chopin, Şostakoviç.
Gücü, zaafı ve acıyı buluyorum müzikte, üç şey.
Dördüncüsünün adı yok bende.
Şairleri okuyorum, yaşayan ve ölü şairleri; azmi,
inancı ve gururu öğreniyorum onlardan. Büyük
filozofları anlamaya çalışıyorum –çoğu zaman küçücük
bir parçasını anlıyorum o değerli düşüncelerinin ama.
Uzun yürüyüşler yapmayı seviyorum Paris sokaklarında;
kıskançlığın, öfkenin ya da arzunun harekete geçirdiği
diğer insanlara bakmayı; elden ele geçen ve yavaş yavaş
o yuvarlak formlarını kaybeden (ve imparatorlarının
yüzü silinen) bozuklukları gözlemeyi.
Yanımda ağaçlar büyüyor, hiçbir şey söylemeden
o umarsız yeşil mükemmelliklerinden başka.
Siyah kuşlar yürüyor tarlalarda,
bir şey bekliyorlar daha, İspanyol dulları gibi sabırla.
Artık genç değilim ama benden yaşlılar var hala.
O derin uykuyu seviyorum, bir gün artık olmadığımda
ve köy yollarında hızla bisiklet sürmeyi, açık gökyüzündeki
bulutlar gibi silikleşirken kavaklar ve evler yanımsıra.
Bazen müzelerde gördüğüm tablolar bir şey diyorlar bana,
ve bütün ironileri kayboluveriyor o anda.
Karımın yüzünü izlemeyi seviyorum.
Her hafta, Pazar günü, babamı arıyorum.
İki haftada bir arkadaşlarımla buluşuyorum,
böyle gösteriyoruz birbirimize sadakatimizi.
Ülkem bir kötülükten kurtuldu. Ama isterim ki
bir diğer kurtuluş daha izlesin bunu.
Benim de bir faydan dokunur mu? Bilmiyorum.
Denizin çocuğu değilim ben,
Antonio Machado’nun kendisi hakkında yazdığı gibi,
ama havanın, nanenin ve çellonun çocuğuyum
ve koca dünyanın bütün yolları kesişmiyor,
şimdilik bana ait olan bu hayatın
patikalarıyla.

Adam Zagajewski
Çeviri: newalaqasaba

04 Mayıs 2018

biri gül yakmış olmalı ocakta

biri gül yakmış olmalı ocakta
sanki genişlemiş gibi dam

İlhami Çiçek
Bu Hüznün Mesnevisi
Ketebe Yayınları