17 Ekim 2019

İblis - Bir Doğu Öyküsü

I

Cennetten kovulan iblis gamlı,
Uçuyordu günahkâr dünyanın üstünde.
Yaşadığı güzel günlerin anıları
Bir bir canlandı gözlerinin önünde.
Işıklı dünyasında Kerrubi gibi
Işıl ışıl parladığı zamanlarda,
Kuyruklu yıldızlar sürekli
Tatlı gülüşler gönderirlerdi ona.
Ve sonsuz dumanların arasından
Öğrenme tutkusuyla yan yana
Uçsuz bucaksız uzayda izlerdi
Göçebe kervanını serpilen yıldızların.
İnançla ve sevgiyle doluyken yüreği,
O ilk şanslı Yaradan'ın
Ne öfkeyi bilirdi, ne de kuşkuyu.
Henüz örselememişti ruhunu
Yılgın silsilesi yararsız yüzyılların.
Çok güzel günler yaşamıştı, çoktu...
Hepsini hatırlamaya dermanı yoktu.


VIII

Son kez dans ediyordu Tamara.
Yazık ki şafağın aydınlığıyla
Yaşlı Gudal'ın biricik kızını,
Uçarı çocuğunu özgürlüğün
Acılı yazgısı bekliyordu köleliğin.
Yabancı bir ülkeydi bundan sonrası,
Bir aile, şimdiye dek tanımadığı...
Sık sık kederli, gizli kuşkularla
Gölgeleniyordu ışıltılı çizgileri.
Duruşu, tavrı öyle bir anlamla,
Öyle bir sadelikle doluydu ki,
Tanrının ve cennetin düşmanı
O sırada görseydi Tamara'yı.
Eski yaşantısını hatırlayarak
Başını çevirir, iç çekerdi mutlak...


XII

...

Gün gelecek gayretli biri, bu yerde
Yol üzerinde bir kayanın üzerine
Haç dikecekti ölenlerin anısına
Ve baharda yayılan bir sarmaşık,
Onu sevgiyle sürekli okşayarak
Saracaktı zümrüt yeşili dallarıyla.
Ve zorlu yolundan dönen biri de
Dinlenecekti onun kutsal gölgesinde...


Mihail Yurgeviç Lermontov


Son Kadeh

Harap olmuş evimize içiyorum.
Hayatımın kederine,
O bizim beraber yalnızlığımıza.
Sana kaldırıyorum kadehimi:
O yalan söyleyen dudaklara,
Bize ihanet eden, acımasız gözlere.
Ve can yakan gerçeğe:
Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna
Tanrı’nın bizi kurtarmayışına.

Anna Ahmatova

Birden bir ürperme

Birden bir ürperme,
Odamda ölmüş karımın,
Ayağıma takılan tarağı.

Yosa Buson
(1716-1783)

A. O. Smirnova'ya

Siz yokken çok şey söylemek istiyorum size,
Yanınızdayken sizi dinlemek istiyorum;
Fakat susarak bakıyorsunuz bana sertçe,
Ben de utançla ve şaşkınlıkla susuyorum

Ne yapayım ki çekemem ilginizi
Söyleyeceğim beceriksiz sözlerle...
Bütün bunlar çok gülünç olabilirdi
Keder verici olmasalardı böyle...

Mihail Lermontov

Düşünce

Kaygıyla bakıyorum bizim kuşağa!
Geleceği ya boş ya karanlık görünüyor.
Böyleyken, bilincin ve kuşkunun yükü altında
Eylemsizlik içinde kocuyor.

Zenginiz biz, ta beşikten beri
Babalarımızın yanlışlıkları ve akılsızlıklarıyla!
Yaşam üzüyor bizi; dümdüz amaçsız bir yol gibi,
Bir şölen gibi yabancı bir bayramda.

Utanç verici bir umursamazlığımız var iyiye ve kötüye,
Solup gidiyoruz kavgaya girmeden daha;
Yüz kızartıcı korkaklarız tehlikeyi görünce
Ve iğrenç tutsaklarız iktidar karşısında.

Cılız bir yemiş gibiyiz, erkenden olgunlaşan,
Okşamayan gözleri ve beğenileri,
O öksüz yabancı gibi, çiçekler arasında asılı duran,
Ve düşüp giden, onların açma mevsimi.

Kuruttuk aklımızı yararsız bilimlerle,
En içten umutlarımızı ve o soylu sesi
Gizledik kıskançlıkla en yakınlarımızdan bile
İçimizde alaya alınmış tutkuların güvensizliği.

Henüz varıyorken tadına mutluluğun,
Genç güçlerimizi koruyamadık;
Duygunluk korkusuyla her sevinçli duygunun
Özünü sonsuzca çıkardık.

Şiirsel imgeler, sanat yapıtları
Tatlı bir çoşku vermiyor bize;
Göğsümüzdeki yarasız gömüyü ve son duygu kırıntısını
Koruyoruz açgözlülükle.

Sevgimiz de raslantısal nefretimiz de,
Kurban vermiyoruz ne kine ne aşka,
Kanımızın kaynadığı an bile
Gizemli bir soğukluk egemen onda.

Sevmiyoruz atalarımızın görkemli eğlencelerini,
Uçarılıklarını, ölçülü ve çocukça;
Alaylı bir bakışla süzüp gerileri
Koşuyoruz mutsuz ve silik, tabuta.

Sevimsiz ve unutulmaya yazgılı bir kalabalık halinde
Geçeceğiz gürültüsüz ve izsiz dünyadan.
Çağlara ne bir verimli düşünce, ne de
Deha ürünü bir yapıt bırakmadan.

Çocuklarımız horgörüyle anacaklar bizi,
Aşağısayarak anacaklar, bir yargıç ve yurttaş sertliğiyle.
Aldatılmış bir çocuğun acı alayı gibi
Savruk ve batkın babası üstüne!

(1838)

Mihail Yuryeviç Lermontov

Kaldığımız Yerden

Yaşadıklarının bir tortusuydu o masum anılar,
geleceği nerdeyse unutulmuş bir zamana
bağlayan.
Unutma, belleğin zindanındı senin,
düş gücün özgürlüğün.
Böylece dolaşıp durdun bir süre
dilini anlamadığın insanlar arasında,
gökyüzünün mavi bir yama gibi
görünüp kaybolduğu gökdelenler altında.

Nasılsa rastlamıştın bir gün ücra bir bitpazarında
gözden çıkarılıp bir köşeye atılmış o tozlu
yadigârlara
ve anlamıştın hemen, derinden bir acıyla:
aldırışsızlık da bir çeşit rahatlamaymış
sonunda.

Şimdi gene bir sürgündesin kendinden,
uyandığın yer uyuduğundan başka.
Sen de duymuşsundur elbet eski bir kulağı kesikten:
kendini kolay kolay bağışlayamazmış insan.

Cevat Çapan

03 Ekim 2019

Terden Bembeyaz

iki kere yoruldum, ateşe atılırken bir
ismailin gözünü bağlarken bir de,
ey kimsenin istemediği dedim,
seni bana versinler ödül olarak
bir kuş olup uzağında durayım
bakayım içine uykumu açıp
kuzular çiğdemler ıhlamurgiller
ve güzel havalar, bu değil elbet.

bir şey geldi bize, bereketi olmayan
ekmeksiz yenilen yemekler gibi

şu sıkıntı, ne kadar düşkün bana
titriyor üstüme bile annemden
en dar vakitleri esirgemiyor
bozulmuş planları görülmüş hesapları
ne olmak isterim, manzara olmak
bakanlar bakınca titresin diye
hepsi bu.

ne çabuk bozuldu ekmek almaya giden
paçamı sıvadım ısırmasın diye su.

dünlerin biriktiği bu yongalıkta
seni de severim yolumun üstündeysen
kar olur yağarım terden bembeyaz
nedensiz sevinçler alırım sana
görsem de bakmam, aşk gibi kurnaz
gün bitti ve şaşırdık, bir kez daha
kaldırıp baktık, birer birer evlerin
ve dağların denizlerin altına.

seni yoksulken gördüm, daha güzeldin
gel ey mahcubiyet, saklan arkama.

İbrahim Tenekeci