15 Ocak 2023

KIRIK DEĞİRMEN

Bir içimin alacakaranlığında dayanmak meselesi,
Bir bu fena İstanbul akşamını yaşamak
Nice odaların kapanmış penceresi
Gene bana iniyor yalnızlığıma sığınmak.

Gene benim, şimdi tek başına, sonra beraber.
Bir yanım mağrur sağlam, bir yanım gücüme gider.
Bir yanımda karşı koyma, bir yanımda ezilmeler.
İkili tutkular gibi canıma okuyacak.

Her şeyler devam eder bu bildiğim gidişte.
Evli evine giderken yolcu yoluna.
Ne rüzgârlar yapacağını yapmış ki bana
Kırık değirmenler gibiyim, dönemiyorum işte.

Şükran Kurdakul

YOKUŞ

Attar’ın öldüğü yaşa geldim
yorgun, öfkeli; içimde belli belirsiz
bir hızla sönen mum: Fitil bitti
bitecek, yağ sürüyorum boşuna:
Belki de yarın olmayacak, diyorum.

Bu kehribar ağızlık, tütüne dadandığım
yıllardan: Figen bulup seçmişti, gümüşün,
minenin arasından; sayısız armağan
aldım ondan yaşarken, ama bir tanesi
beslerdi tümünü: Sevdim sevildim
bu çirkin dünyada.

Attar’ın yaşına geldimse, bilinmedik bir
giz yok elimde: Öyle çok zaman yitirdim
yaşantı kalmamış gerimde: Saat durmuş
ilerlemiş farkına varmamışım: Dipsiz!
bir hokkaya sığmış, seyrek, yokuş, şiirim.

Enis Batur

KAÇIŞ

Bundan başka bir şey değildi aşkımız;
gider, dönerdi gene ve bize
gözleri kapalı, uzak, çok uzak
mermerleşmiş bir gülümseme getirirdi
yitik sabahın otunda
garip bir deniz kabuğu
ruhumuzun inatla açıklamaya çalıştığı.

Bundan başka birşey değildi aşkımız;
sessizce yoklardı çevremizde ne varsa,
açıklamak için ölmek istemeyişimizi
bunca coşkuyla.

Ve tutunduysak başkalarının bellerine,
vargücümüzle sarıldıysak boyunlarına,
soluğumuz karıştıysa
bir başkasının soluğuna,
ve yumduysak gözlerimizi, bundan başka
bir şey değildi;
bu derin acıydı yalnız, tutunabileceğimiz,
kaçışımızda.

Yorgo Seferis
Çeviri: Cevat Çapan 

Sandal

Başkasının aynasında görüp sevsem de kendimi, yine girdim
dikenlerden ibaret terkedilmiş bahçeme.
Kim varsa kapımı kapattığım rüyamdan sızdı içeri gece.

Sonunda saksı olmuş bir sandal düşünün ki
dalgın gözlerle uzak denize baksın
orda mahzun, içli, kırgın ama nasıl da mağrur öyle
ömrümün özetiydi sanki
sokulup ruhunu okşamıştım.
Üşüten yıllar için ısıtan hatıram yok
bu dışarıda kalmışlık hissi
bu ürperti şimdi
uyanmış şehre iniyor sokak
yüzünü yıkıyor kedi.

Başkasının aynasında görüp sevsem de kendimi, yine girdim
dikenlerden ibaret terkedilmiş bahçeme.
Kim varsa kapımı kapattığım rüyamdan sızdı içeri gece.

Oya Uysal

ANILARIN İÇİNDEN ÖZEL BİR ÜVERCİNKA

Cemal Süreya’nın ilk kitabı Üvercinka 1958’de yayınlandığı vakit, şiir dünyasında alacağı özel yer o günden belli miydi? … ama daha yayınlandığı ilk günden bir heyecan yarattığı da rahatlıkla söylenebilir.
Cemal Süreya’nın yakın çevresindekilere imzalayıp verdiği birini, bendeki Üvercinka’yı anmak istiyorum. Onun imzasını taşıyor olmasının yanı sıra, bir başka özelliği de barındırdığı için özel bir Üvercinka!
1958 yılı şubat ayında İstanbul’da Baha Matbaasında dizilmiş Şevket Ünal Matbaasında basılmış” kitabı Cemal Süreya 3/3/1958 tarihinde ince yazan bir dolmakalemle ve her zamanki özenli elyazısıyla ”Hikayeci ve Şair, Şair Kemal Özer’e sevgilerimle" diye inzalamış. Aynı sayfaya bir dize yazıp, bir de not düşerek. Yazdığı dize: ”Sevmek ne uzun kelime”. Düştüğü not ise -TUTANAK- başlığını taşıyor ve elimdeki kitapla ilgili bir saptamayı içeriyor: "Bunun bir sayfası yok”.

… elimdeki kitabın asıl özelliği, kitap için yapılan kutlama gecesine katılanların hemen her sayfasına kendi elyazıları ve imzalarıyla yazıp çizdikleri….
Üvercinka’nın sayfalarına o gecenin heyecanıyla bir şeyler yazıp çizdiler. Kitap özel bir gecenin özel bir taşıyıcısı oldu böylece.

Kitabın 5.sayfasında “Kırmızı bir düştür soluğum dizeleriyle başlayan San adlı şiir var. O sayfadaki çizgiler, şiirin dizeleriyle uyumlu: Uzun bacaklı bir at (“Tarifsiz uzuyor bacakların”) ve saçları omzundan aşağıya dökülüp giden bir kadın (“Kumral göklerinde saçlarının”). 

San – Cemal Süreya

Kırmızı bir kuştur soluğum
Kumral göklerinde saçlarının
Seni kucağıma alıyorum
Tarifsiz uzuyor bacakların

Kırmızı bir at oluyor soluğum
Yüzümün yanmasından anlıyorum
Yoksuluz gecelerimiz çok kısa
Dörtnala sevişmek lazım

Cemal Süreya
6. sayfada Gül adı şiir var ve Demir Özlü kendi elyazısıyla “Ben bazen istasyonu bulamayan bir adamım” dizesini alıntılayıp “İNSAN BİR BULANTIDIR” yazmış.
Adnan Özyalçıner: Çıplak bir ampulun altında bir şişe, yalnız bir şise, salt bir şise ama bitimsiz. Bütün yalnızlar bitimsiz.
Muzaffer Buyrukçu…
Gül – Cemal Süreya 

Gülün tam ortasında ağlıyorum
Her akşam sokak ortasında öldükçe
Önümü arkamı bilmiyorum
Azaldığını duyup duyup karanlıkta
Beni ayakta tutan gözlerinin

Ellerini alıyorum sabaha kadar seviyorum
Ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz
Ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum
İstasyonda tren oluyor biraz
Ben bazen istasyonu bulamayan bir adamım

Gülü alıyorum yüzüme sürüyorum
Her nasılsa sokağa düşmüş
Kolumu kanadımı kırıyorum
Bir kan oluyor bir kıyamet bir çalgı
Ve zurnanın ucunda yepyeni bir çingene

Cemal Süreya
Güzelleme adlı şiirin yer aldığı 10. sayfada Cemal Süreya; “Üvercinka seni ne seviyorum” diye yazmış, ”ağzın sevişmeyi özetliyor” diye bir dize eklemiş ve Üvercinka adıyla andığı sevgilisini uzun boynuyla çizmiş, yanına Aşk sözcüğünü kondurarak.
Adam – Cemal Süreya

Adam şapkasına rastladı sokakta
Kimbilir kimin şapkası
Adam ne yapıp yapıp hatırladı
Bir kadın hatırladı sonuna kadar beyaz
Bir kadın açtı pencereyi sonuna kadar
Bir kadın kimbilir kimin karısı
Adam ne yapıp yapıp hatırladı.

Yıldızlar kıyamet gibiydi kaldırımlarda
Çünkü biraz önce yağmur yağmıştı
Adam bulut gibiydi, hatırladı
Adamın ayaklarının altında
Yıldızların yıldız olduğu vardı
Adam yıldızlara basa basa yürüdü
Çünkü biraz önce yağmur yağmıştı.

Cemal Süreya
Güzelleme adlı şiirin, "Vapurdaydık vapur kıyıdan gidiyordu/Üç kulaç öteden İstanbul gidiyordu” dizelerinin çağrışımızla bir İstanbul kesiti çizilmiş.
*
Sen asıl bunlara bak bunlar dudakların
Bunların konuşması olur öpülmesi olur
Seni usulca öpmüştüm ilk öptüğümde 
Vapurdaydık vapur kıyıya gidiyordu
Üç kulaç öteden İstanbul gidiyordu
Uzanmış seni usulca öpmüştüm
Hemen yanımızdan balıklar gidiyordu.

Cemal Süreya
Üvercinka – Cemal Süreya

Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu
kesmemeye
Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil

Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dahil

Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil

Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse
değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna
diziyorlar
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil

Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
Afrika hariç değil

Cemal Süreya
TK – Cemal Süreya

Atlarla. Uzun bacaklı evrensel atlar
Bunlarla gelişiyor sevdamız anlatılmaz
Çocuklarla, kuşlarla, ağaçlarla.
Büyüyen, uçan, dal budak salan.
Yalnız aşkta raslanan o seçkin nokta.

Sen kadınsın ya büsbütün soyunuyorsun
Sana vergi, atılacak her şeyi kolayca çıkarıp atmak
Öptüğün gibi dünyanın bütün adamlarını bu arada beni
Uzanıp öpüyorsun ya atları çırıpçıplak
Ne oluyorsa işte o zaman oluyor.

Sen ağzını ilave edince atlara
Birdenbire oluyor bu, şaşırıyoruz
Korkunç bir güzellik halkların havasında
Birden ötesine geçiyoruz varmak istediğimizin
Ayır ayırabilirsen hangimiz kadın, hangimiz erkek

Cemal Süreya
Üvercinka
Dalga – Cemal Süreya

Bulutu kestiler bulut üç parça
Kanım yere aktı bulut üç parça
İki gemiciynen Van Gogh’dan aşırılmış
Bir kadının yüzü ha ha ha.

Bir kadının yüzü avucum kadar
İki gözümle gördüm vallahi billahi
Yıldızlar vardı kafayı çekmiştim
Bu kimin meyhanesi ha ha ha

Bu Ali’nin meyhanesi bu da masa
Bu ipi kimse için gezdirmiyorum
Bir kere asılmıştım çocukluğumda
Direkler gemideydi ha ha ha

İki gemiciynen Van Gogh’dan aşırılmış
Bir kadının yüzü kaçıyordu yetişemedim
Ben ömrümde aşk nedir bilmedim
Süheyla’yı saymazsak ha ha ha

Cemal Süreya
Üvercinka

09 Ocak 2023

BİR ZAMANLAR BİR ŞİİRDE

Şiirler, anlatı olduklarında bile, öykülere benzemez. Bütün öyküler zafer ya da yenilgiyle sonuçlanan meydan savaşları hakkındadır. Sonuç ortaya çıkacağına yakın her şey o sona doğru harekete geçer. 

Oysa şiirler sonuca aldırmaksızın, bir yandan yaralılara bakar, bir yandan da korkunç ya da galip olan tarafın yabanıl konuşmalarına kulak vererek aşarlar savaş alanlarını. Bir çeşit barıştır sundukları. Uyuşturuculara ya da ucuz kandırma yollarına başvurmadan, tanıyarak ve bir zamanlar yaşanmış olanın hiç yaşanmamışçasına yitemeyeceği vaadiyle getirirler bu barışı. Bu vaat anıtların söz ettiği vaatlere benzemez. (Hâlâ savaş meydanında olan kim ister taştan anıtları?) Dilin vaadiyse, dili isteyen, dili çağıran yaşantıya bir sığmak sunması, ondan haberli olduğunu belli etmesidir. 

Şiirler öykülerden çok dualara yakındır, ama şiirde dilin ardına saklı, dua edilen bir kimse yoktur. Duyup haberli olması gereken dilin kendisidir. Dindar şair için "Kelam" Tann'nın ilk niteliğidir. Şiir sanatında sözcükler birer iletişim aracı olmadan önce birer varlıktırlar. 

İşin garibi şiir de, örneğin, çokuluslu bir şirketin yıllık genel raporundaki sözcüklerin aynısını ve aşağı yukarı aynı cümle yapısını kullanır. (Bu şirketler kendi kârları uğruna modern dünyanın en korkunç meydan savaşlarını çıkartmaktan çekinmezler. Peki nasıl olur da şiir dili böylesine değiştirebilir, basitçe bilgi iletmek yerine dinleyip vaatler verebilir ve bir tanrı işlevini yüklenebilir? 

Bir şiirin bir şirket raporundaki sözcüklerin aynısını kullanabilmesi, bir deniz feneri ve bir hapishane hücresinin aynı kütleden kesilmiş ve aynı harçla birleştirilmiş taşlardan yapılabileceği gerçeğinden değişik bir şey demek değildir. Her şey sözcükler arasındaki ilişkiye bağlıdır. Bütün bu ilişkilerden çıkan toplam, yazarın dile bir sözcük dağarcığı, cümle yapısı ya da bir yapı olarak değil, bir ilke ve varlık olarak nasıl biçim verdiğine bağlıdır. 

Şair dili zamanın uzanabileceğinden uzak bir yere yerleştirir: Ya da daha doğrusu, şair dile bir yermişçesine, zamanın söz geçiremediği, zamanın kendisinin bile içerilip sınırlandırıldığı bir yoğunlaşma noktasıymışçasına yaklaşır. 

Şiir bazen kendi ölümsüzlüğünden söz açarsa, onun belli bir kültürel tarihe ait, belli bir şairin dehasından daha uzun ömürlü olduğunu anlatmak içindir bu. Ölümsüzlüğün ölümden sonra gelen ünden ayırt edilmesi gerekir burada. Şiir ölümsüzlükten söz açabilir, çünkü şiir dilin geçmiş, şimdi ve gelecekteki bütün yaşantılara kucak açtığına inanıp tümüyle dile teslim eder kendini. 

Şiirin vaadi diye bir şeyden söz etmek yanıltıcı olabilir, çünkü vaat geleceğe uzanır; ama şiirin vaadi geçmişin, şimdiki zamanın ve geleceğin toplamından oluşur. Şimdiki zamana ve geçmişe olduğu kadar geleceğe de uyarlanabilen bir vaade bir güvence demek daha uygun olur.

...

On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda sosyal adaletsizliğe karşı en doğrudan protesto biçimi düzyazıydı. Zamanla insanların us'u fark edeceklerini, zaten tarihin de us'tan yana olduğunu savunan us güdümlü yazılardı bunlar. Bugünse, bu konu hiç de öyle kesin görünmüyor. Sonunda böyle bir şeye varılacak diye bir garanti verilmiyor. Geçmişteki ve şimdiki acılar gelecekte evrensel bir mutluluk çağıyla pek silinecek gibi görünmüyor. Ve kötülük sabit, yok edilemez bir gerçeklik şimdi. Bütün bunlar da çözümün -yaşama vermemiz gereken anlamla barışma yolunun ertelenemeyeceği anlamına geliyor. Geleceğe güvenilmez. Gerçek olan an şimdidir. Ve bu gerçeği gitgide daha yoğun bir şekilde soğuran şey düzyazıdan çok şiir olacaktır. Düzyazı şiirden daha çok güven verir, ama şiir kanayan yaraya seslenir. 

Dilin üstün yanı yumuşaklığı değildir. Kapsamındakileri, bir aşk sözcüğünü bile, acımasız bir katılık içinde barındırır; önemli olan sözcük değildir: Her şeyin başı dilin nasıl kullanıldığıdır. Dilin özelliği potansiyel olarak eksiksiz oluşudur, sözcükler yardımıyla insan yaşantılarının tümünü -olmuş ya da olabilecek her şeyi- barındırma potansiyeli vardır. Dil konuşulmaz olana bile yer ayırır. Bu anlamıyla dilin insanın tek barınağı olduğu, insana düşman olmayan tek barınağı olduğu söylenebilir. Düzyazı bağlamında, bu ev uçsuz bucaksız bir alan, rayların, patikaların, caddelerin kesişip uzadığı bir ülkedir; şiir bağlamındaysa, bu barınak tek bir merkezde, tek bir seste yoğunlaşır ve bu ses aynı zamanda hem bir sesleniş hem de seslenişe verilen yanıttır. 

İnsan dille her şeyi anlatabilir. Bu yüzden dil herhangi bir sessizlikten ya da tanrıdan daha yakındır bize. Dilin bu açıklığı bir kayıtsızlık anlamına da gelebilir. (Dilin kayıtsızlığı bültenler, kanun kayıtlan, bildiriler ve dosyalarca sürekli kullanılır ve soruşturulur.) Şiir dilden bu kayıtsızlığını yıkmasını ister ve dili özen göstermeye çağırır. Şiir nasıl böyle bir çağrıda bulunur? "Şiir emeği" ne demektir?

"Emek" demekle söylemek istediğim, bir şiir yazılırken gerekli iş değil, yazılmış şiirin becerdiği iş. Her özgün şiir, "şiir emeğine" hizmet eder. Ve bu tükenmez emeğin amacı yaşamın birbirinden ayırdığı ya da vahşetin parçaladığı şeyleri bir araya getirmektir. Fiziksel acı çoğunlukla eylem aracılığıyla azaltılabilir ya da dindirilebilir. İnsanlığın bütün öbür acıları şu ya da bu tür ayrılıklardan doğar. Şiirin "dindirme" yöntemi daha dolaysızdır. Şiir hiçbir kaybı onaramaz, ama ayrılığa yol açan uzama karşı koyabilir. Bunu da dağılmış olanı sürekli bir araya toplamakla ortaya koyduğu "emek" ile becerir. Üç bin beş yüz yıl önce Mısırlı bir şair şöyle diyordu: 

Ah sevgilim 
öyle güzel ki 
havuza girip 
yıkanmak 
gözlerinin önünde 
izin vermek görmene 
ıslak giysim 
nasıl sarılıyor 
gövdemin güzelliğine 
Gel de bir bak. 

Şiirin eğretileme kullanma, benzerlikler keşfetme eğilimi, karşılaştırmalar yapmak (buna benzer tüm karşılaştırmalar hiyerarşiktir), ya da herhangi bir olayın önemini azaltmak için değil, varoluşun parçalanamaz bütünlüğünün kanıtı olacak karşılıklar bulmak içindir. Şiirin yakınlık duyduğu şey bu bütünlüktür ve bu yakınlık duygusallığın tam karşıtıdır; duygusallık hep bir affa sığınmanın, bölünebilir şeylerin peşinde koşar. 

Eğretileme ile bir araya toplamaktan başka şiir "ulaşım" gücüyle birleştirir de. Bir duygu ulaşımını evrensel ulaşıma eşitler; belli bir noktadan sonra söz konusu uçlar önemini yitirir ve geriye sadece aşırılığın yoğunluğu kalır; uç noktalarsa ancak dereceleri sayesinde birleşebilirler. Anna Ahmatova: 

Sabit siyah ayrılıktan 
aldığım pay denk seninkine. 
Neden ağlıyorsun? İyisi mi ver elini 
ve söz ver bir düşte geri döneceğine. 

Sen ve ben acıdan bir dağız, sen ve ben 
bu dünyada bir daha hiç karşılaşmayacağız. 
Hiç olmazsa gece yarıları 
bir selam gönderebilsen yıldızlardan. 

Burada nesnel ve öznel olanın birbirine karıştırıldığını tartışmak, günümüzde çekilen acıların eriştiği noktayla çelişen deneyci bakış açısına geri dönmektir; doğrusu oldukça tuhaf, haksız bir ayrıcalık istemidir bu. 

Şiir dilin özen göstermesini sağlar, çünkü her şeye bir içtenlik katar. Bu içtenlik "şiir emeği"nin bir sonucu, şiirin söz ettiği her olayı, adı, eylemi, bakış açısını içtenlikle bir araya getirmesinin sonucudur. Genelde, dünyanın bu zalimliğine ve kayıtsızlığına karşı koyacak daha dayanıklı bir şey yoktur

Nerden gelir bunca acı? 
Nerden gelir bulur bizi? 
Hep o acı ezelden beri 
düşlerimizin kardeşi 
dizelerimizin yol göstericisi. 

diyor şair Nazik al Mal'-ika.

Olayların sessizliğini kırmak, acı ya da yürek parçalayan yaşantılardan söz açmak, dile getirmek, bu sözcüklerin duyulabileceği ve duyulduğunda da olayların yargılanacağı umudunu bulmaktır. Duanın kökeninde işte bu umut yatar ve dua -bir o kadar da emek- dilin kökeninde yer alır. Dilin tüm kullanımları içinde bu kökenin anısını en saf şekliyle koruyan şey şiirdir. 

Şiir işlevi gören her şiir özgündür. Özgün'ün iki anlamı vardır: Öze dönüş, yani kendinden sonra gelen her şeyi üretmiş ilk örneğe dönüş ve daha önce benzeri görülmemiş bir şey anlamına gelir. Bu iki anlam şiirde, yalnızca şiirde bütünleşerek birbiriyle çelişmez olurlar. 

Bununla birlikte, şiirler basit birer dua değildir. Dinsel bir şiirin bile gönderide bulunduğu tek ve öznel şey Tanrı değildir. Şiir dilin kendisine gönderide bulunur. Bir ağıtta sözcükler ait oldukları dili kaybetmenin acısıyla ağlaşıp sızlanırlar. Şiir karşılaştırılabilir, ama daha geniş bir biçimde dile gönderide bulunur. 

Dile dökmek, sözcüklerin duyulabileceği ve tanımlanan olayın yargılanacağı umudunu da birlikte getirir. Olayların Tanrı ya da tarihçe yargılanacağı umududur bu. Her iki durumda da yargı uzaklardadır. Ama dil, hep hazırda bekleyen ve bazen de yanlışlıkla yalnızca bir araç olarak düşünülen dil, gönderide bulunan şiir olduğunda, inat ve gizemle kendi yargısını sunar. Bu yargı herhangi bir ahlak anlayışından farklıdır, ama duyup haberdar olduğu kadarıyla iyi ve kötü arasında bir ayrım umudu verir - sanki dilin kendisi bu ayrımı yapmak ve korumak için yaratılmıştır. 

Bir dostun evinde uyandık. Yerde bir post üstünde uyumuştuk. Aşağımızdaki odada bir piyano vardı. Evin iki küçük çocuğu okula gitmeden önce bir alıştırma çalıyorlardı. Dört el için bir alıştırmaydı bu. Arada bir şaşırıyor, baştan alıyorlardı.

****

Kendi ölümümle beni en çok uzlaştıran şey bir düşünce, senin ve benim kemiklerimin birlikte gömülüp dağıldığı, çırılçıplak kaldığı bir yer düşüncesi. Kemiklerimizin ortalığa saçılmış darmadağın yattıkları bir yer. Kaburga kemiklerinden biri kafatasıma dayalı. Sol el kemiklerimden biri kalça kemiğinin içine girmiş. (Kırık kaburga kemiklerimin üstünde göğsün bir çiçek gibi.) Ayak kemiklerimiz, yüzlercesi darmadağın. İç içeliğimizi böyle imgeleyişimin, yalnızca kalsiyum fosfattan oluşsa da, huzur verici olması garip. Ama öyle. Seninle olduktan sonra, kalsiyum fosfat bile olmanın yeteceği bir yer düşünüyorum.

John Berger

08 Ocak 2023

Evlenmiş miydi?

Evlenmiş miydi, giderek
Daha az hoşlandığı karısını ve ailesini
Geçindirmek için zorlanmış mıydı?

Hayır,
Hayattan hiçbir zaman böyle bir darbe yemedi.

Kendisini gereksiz, güçsüz, şaşkın, istenmeyen,
Herkesin yoluna dikilen biri olarak hissetmiş miydi?

Daha beşikten kararlı,
Yetenekli, aklı başında biriydi.
İnsanları çok sevdiği halde
Bir gün öleceklerini görebilmiş miydi?
İnsanların sevdiği gibi seven biri değildi.
Hiç sormuş muydu bunun ne kadar süreceğini,
Ölümün bir son olduğuna güvenilip güvenilemeyeceğini
Hiç merak etmiş miydi?
Böyle şeyler hissetmemişti.
Geleceği cennetti.
Haksızlık ettiği için
Derin bir acı çekmiş miydi hiç?

Haksız değildi, haklıydı,
Kendisinin değil, başkalarının acısını çekerdi.
Ama aşağı bir varlık olmanın sonucu
Yapılan yanlış kadar büyük bir acı olamaz ki.
Aşağılık değil,
Üstün bir varlıktı o.
Yetki yozlaştırsa bile, birinin hükmetmesi gerektiğini
Biliyordu öyleyse?
Başka türlüydü onun aklının işleyişi.
Eşi dostu yok muydu? Daha da kötüsü,
Başkalarında değil de, kendinde mi buluyordu bunun suçunu?
Dostsuz değildi,
Havarileri vardı istediği gibi biçimlendirdiği.
Zaman zaman kendini fazla engellenmiş hissedip
Bunun acısını başkalarından çıkarmak ister miydi?
Böyle bir şey nasıl hissetsin? O Göklerin Sultanı değil miydi?
...bir gün her şeyde beklenmedik bir parıltı görmesi
Bir durumun ya da bir günahın üstesinden gelindiği için?
Dedim ya, o günah işlemezdi.

Sözünü ettiğim tedirginlik
Yalnız insanlara mı vergi? Unutma ki,
Gülünç olmak hafifletmez çaresizliği.
Yalnız insanlar hissederler bunu,
O da bu kadar karışık olduklarından.
Bütün insanların birer madalyası olmalı,
Bir Tanrı madalya takamaz, başaramaz bu işi.
Bir Tanrı oyuncak bebeğidir İnsan’ın, sersem,
Bile bile öyle yapmıştır onu.
İstese, daha da kötüsünü yapabilirdi.
Üstelik, yapmıştır da, eskiden.
Geçmişte ve şimdi yaptığı gibi bir sevgi Tanrı’sı seçmek
Az da olsa, bir ilerleme mi öyleyse?
Evet, öyle.
İnsanlar sevgiyi sevip nefretten nefret ettiklerinde,
Daha büyük bir ilerleme olacak demek?
Daha büyük bir ilerleme olacak, evet.

?