06 Mayıs 2026

BİR ŞAKA

Konya Hapishanesi’ne ilk girdiğim gün Cavit Bey’le tanıştım. Beni ihtilattan menederek (sanıkların ya da tutukluların görüşmesini, bir araya gelmesini engelleme) başgardiyanın yattığı odaya kapamışlardı. Gece olunca nöbetçi gardiyan kapımı açarak beni yukarıya, -yüze gelen mahpuslar- koğuşuna götürdü.

Gaz lambalarının asılı durduğu duvarların kenarlarındaki minderlere oturarak yavaş yavaş konuşan, mangalları karıştıran, fasulye ayıklayan, Kuran okuyan mahpusların arasından geçerken hepsi süratle yerlerinden kalkıyorlar, -geçmiş olsun beyim!- diye mırıldanıyorlardı.

Gardiyanla beraber ufak bir odaya girdik. Burada dört beş kişi vardı. Kapı açılınca -şırrak!- diye bir tavla kapandı. Fakat oyuncular gelenin köse gardiyan, yani ahbap olduğunu görünce tavlayı telaşsızca bir kenara koydular. Ötekiler duvar kenarında yığılı duran ve üstleri birer halı ile örtülen yataklara yaslanmışlardı. Gözleri yarı kapalı, düşünüyorlar veya düşünmüyorlardı. Köşede, bir mangalın başında, saçları makine ile kesilmiş, çok zayıf bir adam oturuyor, çay demliyordu. Gözleri küllü ateşte, hafif hafif sallanırken dudakları da kımıldıyor gibiydi. Yaşı otuz beş sularında olabilirdi. Bizi görünce odadakilerin hepsi ayağa kalktılar: -Geçmiş olsun, buyurun şöyle…- diyerek yer gösterdiler. Kim olduğumu söylemeye hacet yoktu. Hepsi haber almışlardı.

Çay demleyen adamın yanına oturduk. Bu adam Cavit Bey’di.

Bu Cavit Bey Adapazarı taraflarında bir yerde muhasebe-i hususiye memuru iken bacanağını vurmuş. Neden vurduğu pek belli değil. Sinirli bir adam olduğu için ihtimal birden bir parlama neticesinde bunu yapmış. Galiba karısını bacanağından kıskanıyormuş. Aradan sekiz sene geçtiği ve Cavit Bey Konya’ya gönderileli ancak altı ay olduğu için işin esasını öğrenmek kolay değildi. Yalnız dışarıda iken pek huysuz, kavgacı, rakıya düşkün olduğunu söyleyenler vardı. O zaman on beş sene vermişler. Karısı ve şimdi on dört yaşlarında olması icap eden bir oğlu, o vakadan sonra kendisiyle bütün alakayı kesmişler.

Cavit Bey bunlardan hiç bahsetmezdi. Hatta onun hapishanenin dışında da yaşamış olduğunu tahmin etmek güçtü. O burada hapishanenin taşlardan, demir parmaklıklardan, candarmaların mavzerlerinden ayrı olan maneviyatını, ruhunu yaşatıyordu. Doğrudan doğruya hapishanenin manevi tarafıydı.

İlk günlerde bana başucundaki rafımsı yerden aldığı el yazması bir kitaptan Tur Dağı’na (Musa Peygamber’in Tanrı’yla karşılaştığı dağ), Hallac-ı Mansur’a (asılarak öldürülen (M.S. 922) bir mufasavvıf), Münkir, Nekir’e (ölümden sonra insanları sorguya çekeceklerine inanılan iki melek) dair yerler okurdu. Kitabın koyu vişneçürüğü ile kahverengi arasındaki meşin cildi kurt yeniği içinde ve dökülmek üzere idi. Kabın iç sayfalarında acemi yazılar, içi esrarlı çizgilerle dolu daireler, vezni bozuk beyitler vardı.

Onun eski hayatı hakkında duyulanlara inanmak güçtü. Akşamları az ateşli mangalın başında hafif hafif sallanan, gayet yavaş sesle konuşan, kendisine bir şey söylendiği zaman ilkönce anlamayarak insanın yüzüne saf bir gülümseme ile bakan, sonra bir cevap verebilmek için gözlerinin kenarını buruşturup alnını gererek kendini zorlayan bu adamı başka türlü, mesela rakı masası başında tasavvur etmek elden gelmiyordu.

Mahpuslar yalnız paralılara ve zorbalara itibar ettikleri halde Cavit Bey’e merhametle karışık bir hürmetleri vardı. Bazan istidalarını ona yazdırıp beş on kuruş verirlerdi. Hiçbir yerden on parası gelmeyen ve devletin verdiği bir tayına kalan bu adama hali vakti yerinde mahkumlar para, erzak vererek yardım ederlerdi.

Bu da onlara, akşamları gene o hafif sesiyle dini ve mistik dersler verirdi. Ve onlar bu karmakarışık ve içine Arapça cümleler serpiştirilmiş sözleri hiçbir şey anlamadan derin bir alaka ile dinlerlerdi.

Cavit Bey de söylediklerini pek anlamış değildi. Birçok birbirine benzeyen ve birbirine zıt bilgiler ve fikirler kafasında, tıpkı, hafif rüzgarlı bir havaya serpilmiş kuş tüyleri gibi, uçuşup duruyorlardı. Bu, onlardan hangisini yakalayabilirse, eline hangisi gelir, yüzüne hangisi sürünüp geçerse onu söylüyordu. Bunun için kendisiyle konuşmak zor, sözlerini anlamak imkansızdı. Birçok grameri düzgün cümleler ağzından yavaş yavaş dökülür, fakat bu cümleler, hatta bu cümlelerin içindeki kelimeler birbirine manaca bağlanamazdı.

Bir gün doğduğum günü sordu. İçi takvim gibi çizgiler, münhani (eğri) işaretlerle dolu bir defteri karıştırdı; zayiçeme (Yıldızların belli zamandaki yerlerini, durumlarını gösteren cetvel) baktı ve bana burcumu ve huylarımı söyledi. Bu günde doğanlar halim selim ve felaketleri hafif ve devamsız olur, dedi. (Birinci noktayı bilmem fakat ikincide galiba yanılıyordu.) Ben, felaket içinde olan her adam gibi, kolay inanır olmuştum. Beraat edeceksin diye verdiği teminatı dinliyor ve ümitlere düşüyordum. Mahkum olduktan sonra da evrakımın temyizden bozuk geleceğini rüyalarımı tabir ederek, haber verirdi.

Cavit Bey asıl Havzalı idi. Galiba oralarda akrabaları da vardı. Konya gibi gurbet elde hapislik ona çok ağır geliyordu. İstida vererek Samsun Hapishanesi’ne naklini istemişti. İstidasında sıhhi vaziyetini öne sürdüğü için hastaneye, heyet muayenesine gönderildi. Ondan sonra heyecan içinde neticeyi beklemeye başladı. Ve ben bu günlerde ömrümün en büyük münasebetsizliğini yaptım.

Hapishanenin hareketsizliği, vukuatsızlığı, yeknesaklığı içinde hayatın ufak hadiseleri bile o kadar ehemmiyet alır, o kadar büyür ki, mesela mahpusların bir köpeğinin ölmesi insan ruhları üzerinde, dışarda iken ancak bir yangının, bir zelzelenin yapabileceği tesiri bırakır. Bir akşam komşu koğuşa gitmek için gardiyanlardan izin istemek, açıktaki bir memurun devletten iş istemesi kadar mühim bir şeydir. Çok küçük başlayan bir vaka bile, her türlü meşguliyetten uzaklaştırılmış ve ufak bir odaya hapsedilmiş olan bu kafalarda yavaş yavaş büyür, bir ehemmiyet alır, hatta bir zaman için hayatın tek hedefi olur.

Sonra bir hapishaneden ötekine gönderilmek dışardan bakınca ehemmiyetsiz, hatta kelepçeli yolculuğun zorlukları düşünülünce, fena gibi görünürse de, bildik yerler, tanıdık muhitler hiçbir yerde hapishanede olduğu kadar şiddetle aranılmaz. Görüşme günleri kapıya kimsesi gelmeyenler, mahkumlar arasında en zavallı sayılırlar. Bunun için gurbet hapishanesine düşenler hep memleketlerine nakil için uğraşırlar.

Ben bunları o zaman bilmediğim, düşünmediğim için Cavit Bey’in bu nakil işine bu kadar ehemmiyet verişini gülünç buluyordum. Samsun da hapishane, burası da hapishaneydi. Bunun için ufak bir şaka yaparak hep beraber biraz gülmekte bir fenalık görmedim.

Cavit Bey’in, hastanedeki rapor işini, bir hafta kadar evvel tahliye edilmiş bir malmüdürü takip ediyordu. İki üç günde bir kapıya gelerek havadis verir, hakikatte bir hiçten ibaret olan bu havadisler Cavit Bey’i o gece uykudan mahrum ederdi.

Bir gün, akşamüstü bu malmüdürünün ağzından bir tezkere yazdım: -Vakit geç olduğu için sizi göremedim, sıhhatiniz yalnız naklinize değil, cezanızın teciline sebep olacak kadar sarsılmış göründüğünden heyeti sıhhiye (sağlık kurulu) tahliyeniz hakkında rapor yazıyor. Müteessir olmayınız. Çıktıktan sonra nasıl olsa kesbi afiyet (sağlığını kazanma) edersiniz!- dedim. Bu ufak kağıdı o gün izinden gelen bir gardiyana vererek kendine gönderdim, kağıdı dışarda malmüdüründen aldığını söylemesini de tembih ettim… Bu işten birkaç mahkumun daha haberi vardı. Gardiyan gülerek tezkereyi aldı ve yukarı götürdü.

Nedense o anda Cavit Bey’in bu şakaya inanıvermesi ihtimalini düşündüm ve yaptığıma birdenbire pişman oldum…

Cavit Bey sahiden inandı. Yukarıdan kıs kıs gülerek inen mahkumlardan biri, onun, elinde tezkere ile odadan odaya koştuğunu, herkese müjde verdiğini söyledi.

İçim cız dedi; ne yapacağımı bilemeyerek şaşırdım kaldım. Herkes katıla katıla gülüyordu. Ben gitgide daha azaplı bir nedamet içine düşüyordum. Nihayet işi düzeltmek için koşarak yukarı çıktım. Tam merdiven başında kendisi ile karşılaştım. Beni kolumdan tuttu, sesi titreyerek:

-Çıkıyorum!- dedi ve tezkereyi uzattı.

Aldım. Okuyormuş gibi yaptım. Sonra kaşlarımı çatarak:

-Ama niçin seviniyorsunuz? Hasta olduğunuzu yazıyor!- dedim.

Bu ehemmiyetsiz şey üzerinde durduğuma şaşıyormuş gibi yüzüme baktı:

-Bir kere çıkayım da, sonrası kolay. Ölsem ne olur?- dedi. Benim sözlerimi dinlemeden, heyecanla, fakat gene o yavaş sesiyle anlatmaya devam etti:

-Ben zaten bunu dün akşam gördüm. Havza’daki evde oturuyormuşuz, ablamın küçük bir oğlu vardı, pek severdim, altı yaşında iken ölmüştü. O geldi kolumdan tuttu: ‘Gel dayı bahçeye çıkalım!’ dedi. İşte bak… Çıkıyorum!-

Kolumu bıraktı, ufak adımlarla koşarak gitti.

Ona bu coşkunluğu, bu hudutsuz saadeti içinde hakikati söyleyebilecek cesareti kendimde bulamadım.

Cavit Bey, bütün koğuşa, çıkınca nerelere gideceğini, nasıl iş tutacağını anlatıyordu. O zamana kadar hiç ağzına almadığı halde bu akşam birdenbire karısından ve çocuğundan bahsetmeye de başlamıştı. Oğlu için -Büyümüştür kerata…- diyor ve karısının ismini söylemeyerek sadece -bizimki- diyordu. Ve bu -bizimki-, bütün mülkiyetiyle -benimki!- demek istiyordu. Etrafındakilerin yüzündeki alayı fark etmeyecek kadar kendini hülyalarına kaptırmıştı…

Herkes yattıktan sonra da Cavit Bey’in sabahlara kadar Kuran okuduğunu; dualar ettiğini, hatta uzun uzun ağladığını ertesi sabah mahkumlardan duydum.

Ömrümün en acı saatlerini yaşadım.

Öğleye doğru Cavit Bey işi sezer gibi oldu. Birkaç mahkumun pek açık alayları onun kulağını bükmüştü. Acı hakikatin tesiri, saadetindeki kadar büyük oldu. Yıldırım çarpmış gibi bahçedeki kütüklerden birinin dibine çöktü. Sonra kalktı, sarhoş gibi sallanarak yukarıya, odasına çıktı. Hiç kimse yanına gitmeye cesaret edemiyordu. Felaket, nedense, başkalarında olduğu zaman bile bizi yanından kaçırıyor.

Cavit Bey iki üç gün kendini toparlayamadı. Benim için: -Ondan böyle şey beklemezdim!- dediğini haber aldım, fakat kendimde gidip özür dileyecek kuvveti bile bulamadım.

Bu hikaye burada biter: Fakat ben, bununla münasebeti olan başka bir vakayı da şuracığa koymaktan kendimi alamıyorum:

Rapor şakasından bir hafta kadar sonra hapishane müdürlüğüne benim hakkımda bir kağıt geldi:

-İstanbul müddeiumumiliğine teslim edilmek üzere candarmaya teslimi- deniliyordu.

Sevindim. İstanbul ne kadar olsa daha alışkın olduğum bir yerdi. Arkadaşlarım çoktu. Gelenim, gidenim fazla olurdu. Gerçi Konya’da da yalnız değildim, fakat bu nakil bir değişiklikti ve bana fena gelmedi. Hemen eşyalarımı topladım. Kitaplarımı bir sandığa yerleştirdim, vakit geç olduğu için herhalde yarın gidecektim. O akşam koğuş koğuş dolaşarak tanıdıklara, tanımadıklara: -Hoşça kalın, Allah kurtarsın!..- dedim. Cavit Bey’in odasına gittiğim zaman o hemen yerinden kalktı ve yanıma gelerek elimi sıktı, hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya başladı. Dargın ayrılmak istememişti. Bir müddet beraber oturduk. Kendisi İstanbul Hapishanesi’nden buraya geldiği için oradaki bazı nüfuzlu mahpuslara tavsiyeler yazdı, biraz serbest olmak, rahat edebilmek için lazım olan hususi malumatı verdi.

Ertesi gün akşama doğru candarmalar nizamiye kapısına geldiler. Ben kitap sandığımı evvelce yollamıştım. Kolumda paltomla bahçedeki mahpusların arasından geçtim. Fakirler yavaşça yanıma sokularak beş on kuruş istiyorlardı. Hepsine biraz bir şey uzattım. Ancak tahliye edilenlerin yaptıkları bu cömertlik bana onlarınkine benzer tatlı bir zevk veriyordu. En sonra Cavit Bey’i gördüm. Tekrar elimi sıktı ve ben ona da iki lira verdim… Tahliye edilen mahkumların birçoğu gibi…

Fakat ben tahliye edilmiyordum. Ve trene bindikten sonra candarmanın elindeki sevk kağıdına bakınca gördüm ki, İstanbul müddeiumumiliğine, Sinop Hapishanesi’ne gönderilmek üzere teslim edilecektim. Bunu okuyunca çöker gibi oldum. Bir deniz kenarında yapyalnız duran bir hapishane gözlerimde canlandı ve içinde bir tek bile tanıdığım olmayan o yalı şehrini düşündüm… -Gurbet hapishanesi!- dedim…

Zorlukları, azapları anlatmakla tükenmeyecek bir yolculuktan sonra Sinop’a geldim… Hapishane ve şehir o kadar fena görünmedi bana… Mahpus her şeye çabuk alışır, mahpus kalender olur…

Fakat geldiğimden on gün kadar sonra Konya’dan aldığım bir mektup beni hem güldürdü, hem de uzun uzun düşüncelere daldırdı.

Mektup Cavit Bey’dendi. İstanbul’a değil Sinop’a gönderildiğimi öğrenince bütün arkadaşların çok üzüldüklerini söylüyor ve şöyle devam ediyordu:

-Kardeşim, size yaptığım büyük fenalığı vicdanıma mazur gösterebilmek için beni affettiğinizi söylemeniz lazım. Size karşı olan hatam büyüktür. Bir müddet için hiddetime yenilmiş, bana yaptığınız o şakadan sonra geceleyin temiz kalple Allah’a dua ederek: ‘O da bana yaptığı gibi bir şeye uğrasın!..’ demiştim. Duamın bu kadar çabuk kabul edileceği ve size bu kadar ağır dokunacağı aklıma gelemezdi… Yaptığım bu kötülüğü bana bağışlayınız!..-

Sabahattin Ali
(Ayda Bir, Ekim 1935)

YIKILAN DAĞLAR SEVGİLİM

Yıkılan dağlar sevgilim
Yıkılan dağlar.
Kayaların yürek kadar büyümesi
Ve oynaması yerinden.
Çıktığın o yükseklik
Ne söyledi sana,
Rüzgâr kestiğinde yüzünü
Bakışın acıdığında ne?
Bir denize bakıyordun
Dalganın bir özgürlük vaadi olduğu
O sonsuzluğa.
Keske diyordun
Yanımda olsan
Ama uzaksın!
Tam o anda
Yüreğimde çatlayan bir nar tanesi
Sen!

Ve baktım
Uzak deyişine.
Aramızda evet
İki deniz
Binlerce nehir var
Buzulların rüyalara sızdığı
Bir kıyı ve de.
Taşların taş olduğu
Ve adımların
Her şeyden fazla tanrıya yöneldiği
Bir dağ duruyor aramızda.

O dağ oynadı yerinden.
Ve binlerce elin göğe uzandığı
O yüksekliken
Vadilere
Nar gibi çatlamış yüreğim
Ve açıldığıyla kalmış.

Dağlar sevgilim
Dağlar
Yürekte başlayan karlı bir gece
Ve sönmeyen ateş
Beraber duyduğumuz
Çocukluk sesleri.
Kahkahalar dağlardan yuvarlanırken
Uğuldayan geçmiş
Ve masmavi dolunay
Kimi bekliyor dersin?

Şimdi gidiyorsun
Dağın hatırı var.
Ve adımların
Bir inancın tekrarlanması gibi.
Kral yoluna dizilen
Bütün makiler
Tarih öncesinden bugüne
Titrerken
Sen kalbini uzaklaştırmayı seçtin
Sen çoraklığı
Başka kelimeleri…
Ben bir ağıtçı gibi bakıyorum rüzgâra
Bakışımı acıtan anların
Ağırlığına.
Ve zaman geçmiş.
İncilden bir sahne gibi
Uyuduğun o sessizliği hatırlıyorum.
Bir çoban
Bir eşek
Ve korku içinde bekleyen sen
Daha çocuksun
Dağlardan gelen korkunun
Taşlara sindiğini bilen.

Bejan Matur
aşk/olmayan

GÜZ ORMANI

Bütün sözler
Penceremden uçup gitti.
Bana bakışın
Kollarında uyuttuğun sabahlar
Karışıp gitti rüzgâra.
Şimdi zaman bölünüyor
Geçmiş ve gelecek
Artık kime ait,
Hangimiz hangi yöne
Belli değil.
Sen uyurken
Usulca kapattım kanatlarımı
Sana verdiğim kalp
Ve dokunduğun ten
Şimdi bir güz ormanında
Bir dala tünemiş
Aşkı sayıklıyor
Kapanan kapıları ve de!

Bejan Matur
aşk/olmayan

ZEYTUN, DÖNÜŞ

Çünkü bitmez acı.
Vadileri geçiyoruz
Ölüm konuşuyor.
Ormanı geçiyoruz
Ölüm konuşuyor
Ve zirvesinde dağların
Bir keder
Gitmiyor bizden
O kalp ağrısı.
Küçük bir kız
Mutlu bir karşılaşmadan söz ediyor
Onun gözlerinde görüyorum
Kar kuyularını.
Annemle yürüyoruz
Eskiden kalan acı
Vadilerin ötesinden bakıyor bize.
Salınan kavak ağaçları
Karadut
Ve karcııııı
Aynı anda açmak için kalbimizi
Karcııııı.
Karadut ve kar kuyusu
Hüznü yapan geçmiş
Ve hatırlanan
Parıltısı takıların.
Kollarıma bakıyorum
Boynuma
Parıldayan o çocukluk anı
Takışmış peşime gitmiyor.
O uzak sabahında dağların
Kavaklar salınıyor
Ve üzüm kokuyor rüzgâr.
Bağların hüznüne dalıp
İnsan diyor annem
Bir yerde yaşamakla
İyiliği öğrenmeli,
Taşa baktıkça mesela
Dağa baktıkça
Dokundukça dalına bir ağacın
Görmeli iyiliği.
Sonra küçük kız toprağa bakarak
Bir şarkı sölüyor
Sarışındı diyor
Gülüyordu baktığımız ölü
Çocuk değildi hayır
Delikanlıydı.
O gülüş yankılanıyor kayalıklarda
Bir gölge artık
Yok!
Hangisi gerçek diyorum
Bizim yürüdüğümüz gece mi
Geride kalan dağ mı?
Kar kuyusu diyor o
Kar kuyusunda biriken gerçek.
Sonra gömülmüş ipeklerden söz ediyor
Sırma kumaşlardan tek tek.
Onlar kadar olamadık diyor
O kumaşlar kadar kavim ve parıltılı.
Ve çürüdü giysiler üzerimizde
Ve bakış karardı
Birer göl gibi her biri
Tarihten bugüne bakan
Karanlık gözler.

Bejan Matur

KADER DENİZİ

V. Bölüm

Ölüme yüzen kolların
Açtığı uzay
Bir haritadır.
İzlense
Görülür insan.

Akdeniz’de
Bir dalga
Korkuyu sürükler,
İnadı sürükler
Bir dalga.

Kader kadar karanlık
Sular.
Senin bakışların
Soluğun karanlık.
Geldiğin Afrika
Burada işte,
Geride bıraktığın Asya
İçinde beklemenin.

Büyük dağları
Sayıklardın,
Uzun rüzgârları,
Kayalıkları yoklayan
Her kanadın
İzindeydin.
Bir çocukluk hevesi
Başka yerler,
Başka yerlerden
Başlar yakınlık.

Korku mu o an
Sularda büyüyen?
Derinlere inerken
Yükselen insandan,
Korku mudur?
Huzurdur belki!
Akdeniz’de
Çırpınan kolların
Senfonisi
Notalardan değil
Bakışlardan.

Bir müziğin
Yapamadığını
Yıldızlar yapar.

Bir müziğin
Eksik bıraktığını
Yıldızlar tamamlar.

Aynı nefesi tüketiyoruz
Daracık bir hücrede
Bir oluyoruz.
Çünkü bizden beklenendir
Karışmak,
Bir olmak
Biçilendir bize.
Çünkü aynıydık
Yola çıkarken
Yol oyaladı
Ve dağıttı bizi.
Ama aynıyız yine,
Aynı havayı soluyan
Ve aynı ölümle
Ölen.

Olmadı!
Duyulmadı sesimiz.
Varlığımız görülmedi.
Şimdi bu ıssızlıkta
Titriyoruz,
Korku içindeyiz,
Dünya bir heves.

Nefese indirenmiş
Kulaçlar
Anlatır;
Nasıl da bir maddemiz.
Korkumuz
Nasıl da bir.

Varlığın ipini
Kainatla
İnsan arasında
Sarkıtan
Biliyor.
O can çekişme,
Sahnesidir dünyanın.

Dağların ve çölün birleşmesi
İbadetse,
Sularla karışan
Açların soluğu
Vicdanıdır derinlerin.

Sarmalanmış hiçliğim
Huzur içinde!
Varlık benden çekilirken.
Çünkü harcadım
Gücümü.
Soluğumu harcadım
Son ana dek.
Buraya itilmişsem
Kalmanın anlamı
Tükendiğinden

Bejan Matur
Kader Denizi

SENİN OMUZUNA YASLANMAK

Bana dağları geri getirdiğini söyledin.
Düşündüğün, sezdiğin dağları
Orada tam şu anda
Yürümekte olanları anlattın.
Onlarla arandaki bağı.
Acıma mı?
Değil.
Ama çocukluk gibi
Seninle büyüyen
Senden uzaklaşmayan.
Orada
On binlerin yürüyüşü
Vadilerin derinliğinde
Yürek gibi açılmış bir dağ.
Gün doğuyor,
Gece iniyor
Ve biz biliyoruz zamanı.
Gün doğuyor,
Gece iniyor
Ve biz sessiz yolcuları yeryüzünün
Duyuyoruz acıyı.
Ölüm dünyaya bırakılmış bir işaret.
Ve dallar karanlıkta anlatıyor aşkı
Ağlayışla.
Ben kuytulardan gelen meczup adamları
Hatırlıyorum
İnanmış olanları
Ve ağlıyorum.

Senin omzuna yaslanmak
Bir dağın tamamlanması.
Senin omzuna yaslanmak
Akmak bir vadiden.

Evet en baştan başlayalım
Adımlarımızın sessizliğinden
Yüreğin toprağı duyuşundan ve de.
Korku nedir
Bizim sevincimiz karşısında?
Korku nedir
Bizim dağları açıklayan inadımız yanında?

Şimdi zaman açılıyor önümde
Günü ve geceyi eşitlemiş
Bir kavim
Geleceğe akıyor.
Yıldız oluyor bir kavim.
Şimdi kavuşmayı beklerken
Gözyaşları içinde
Geçmişten gelen karanlığın bizde açılması
Ve ışığın kalp demek oluşu.

Sen dağları anlatırken
Kalbimde eşitlenen
Işığa ve karanlığa baktım.
Umut
Nar ağaçlarının hevesi
Ve yankısı kuyuların.
Bizim hikâyemiz midir
Başlangıçtan sona
Bizim olacak olan?

Bejan Matur

GÜNEŞ YARASI

Kelimelerim 
İki dağın arasında gidip geliyor.
O inanmış kadın gibi
Deli etekleri
Taşları ezen.

Bir yabancıyım 
Kelimeler iki dağın arasında 
Gurbet gibi bakıyorlar bana. 
Öylesine gidip geliyorum 
Gölgem yok 
Ve güneş yaram benim 
Hiç kapanmamış.

Bejan Matur
Son Dağ
           Fotoğraf: Mart 2018 Antalya