30 Kasım 2021

Hayat Hanım

Çekim bitince spotlar söndü, mavi, eflatun, mor ışıklar kayboldu, kubbeli tavandaki solgun ışıklar yandı. Masalar sandalyeler eskidi, yerlerin kirliliği ortaya çıktı, insanların yüzleri yorgunlukla sarktı. Rutubetlenmiş eski halı kokusu yayıldı,

*

Birçok insan gibi bir acıya karşılık kendimi koruyabilmek için diğer acıları ayaklandırıp onları kalkan gibi kullandığımı daha sonra farkedecektim. Ama epey sonra. Böyle şeyleri insanın yaşarken anlayabilmesi için benim o zamanlar sahip olmadığım bir görmüş geçirmişliğe, "gerçek hayatla" çarpışarak şekillenmiş bir olgunluğa ulaşmış olması gerektiğini bana zaman öğretecekti.

*

Sahaflar Pasajı'na gitmeye karar verdim. Orası her zaman kalabalık olurdu. Ben de aralarına karışırdım. Taş, toz ve eski kâğıt kokan loş pasajın içi tahminimin aksine boştu. Benden başka üç dört müşteri dolaşıyordu dükkanların arasında. Bazı dükkanlar kapanmıştı, vitrinlerine gazete kağıdı yapıştırmışlardı. Can çekişen bir hasta gibiydi pasaj. Bir dükkancıya “ne oldu buraya" dedim, omuzlarını silkti, "artık kimse gelmiyor," dedi, "yakında yıkacaklar zaten burayı." İnsanlar kitapları terk etmişlerdi. Bunun olabileceğine asla ihtimal vermezdim. Her zaman kitapları seven birileri olurdu ama artık yoklardı.

Dükkanlardan birine girdim. Yaşlıca bir adam olan dükkan sahibi kitap okuyordu, başını kaldırıp bana baktıktan sonra hiçbir şey söylemeden başını yeniden okuduğu kitaba eğdi. Kitapları karıştırırken, tavana kadar yığılmış eski kitapların ortasındaki bir boşlukta, camı eskilikten matlaşmış, ince çerçeveli bir resim gördüm. August Sander'in Dansa Giden Üç Köylü fotoğrafının bir kopyasıydı. Eğlenceye gitmek için koyu renk elbiselerini giymiş köylülerin yüzündeki ifade, büyük bir hazza hazırlanmanın heyecanının bir ciddiyetle çizgilerinde belirginleşmesi çok etkileyiciydi. 

*

Kaan Bey'in dediği gibi, “edebiyat insan ruhunun sonsuzluğuna çevrilmiş bir teleskoptu." Onun boğuk sesini duyuyordum. "İnsan ruhunun bütün parıltılı yıldızlarını ve kara deliklerini bu teleskopla görebilirsiniz." 

Ben kitapların yardımıyla rastladığım bütün insanları, tabii kendimi de gözetlemeyi öğrenmiştim. İnsan ruhunun bir bütün olmadığını, birbirinden farklı parçaların birbirine eklenmesinden oluştuğunu artık biliyordum. O “ek yerlerinin" her zaman, herkeste su sızdırdığını da tabii... 

*

- Bir lamba sizi mutlu mu ediyor? 
- Evet. Hem de çok. 
- Yarın bu paraya ihtiyacınız olursa ne olacak? 
- Yarın bu paraya ihtiyacım olmazsa ne olacak? 
- Güvencede olacaksınız. 
- Ya mutlu olmak güvencede olmaktan daha çok hoşuma gidiyorsa. 

Bu konuşmada sıkıcı budala rolünün bana düştüğünün farkındaydım ama geri dönemiyordum.

- Yarın pişman olabilirsiniz. 
- Almasaydım bugün pişman olacaktım. 

O sırada bir sokak çiçekçisine rastladık. Mimozaları gördü. Sanki aramızda hiç böyle konuşmalar geçmiyormuş gibi bir kucak mimoza aldı. Eve varınca hemen kanepenin yanındaki abajuru çıkarıp yerine yeni aldığı lambayı taktı. Sarı mimozaları masanın üstündeki vazoya yerleştirdi. Dışarda yağmur başlamıştı, camlardan damlalar süzülüyordu, lambanın kehribar rengi ışığı Hayat Hanım'ın altın kızılı saçlarına yansıyordu. 

Işıklara baktı, sevinçle güldü.

*

Geçmişten ve gelecekten kurtulduğumda o muhteşem özgürlüğü hissediyordum. Hayat Hanım özgürdü. Boyun eğerek ya da başkaldırarak değil sadece aldırmayarak ve talep etmeyerek özgürdü o ve ona dokunduğumda o özgürlük beni de içine alıyordu. Hayatın gerçek lezzetini ancak bu özgürlük içinde tadabiliyor ve bu lezzete bağımlı bir hâle geliyordum. Ona dokunmadığımda ise zamanın kanatları kapanıyor, geçmiş ve gelecek "an"ı yeniden eziyor, beni sıkıştırıyordu.

*

...küçük bir mahalle meyhanesinde neşeyle yemek yerken dayanamayıp “mutlu musun" diye sormuştum. Yüzüme uzunca bir süre, beni tedirgin eden bir dikkatle bakmıştı, "bir kadına bunu sormamalısın" demişti, “mutlu olup olmadığını bilemez ama mutluluğunda neyin eksik olduğunu çok iyi bilir. Bunu ona hatırlatmamalısın." O eksikliğin en cesur kadınları bile endişelendirebileceğini ben nereden bilebilirdim ki...

*

- Senden istediğim şu, bir an seç, tek bir an... O ânı unutma... Her şeyi hatırlamaya kalkarsan her şeyi unutursun... Ama bir an seçersen, ona her zaman sahip olabilirsin, her zaman hatırlayabilirsin... Benimle ilgili tek bir ânın yaşadığın sürece zihninin bir yerinde hep aynı canlılıkla duracağını düşünmek beni mutlu edecek. 

İstediği tek bir andı.

*

- Sabaha karşı polisler binayı basıp alt kattaki çocuklardan ikisini götürdüler, dedi. 
- Niye? 
- Facebook'ta bir yazı paylaşmışlar. 
- Suç mu bu? 

Benim sorumu duyan, herkesin "Şair" dediği genç sinirli bir şekilde ayağa kalkarken dişlerinin arasından "hükümetle ilgili şaka yaparsan suç" dedi, “artık şaka yapılmayacak." 

- Ciddi misin, dedim. 
- Onlar ciddi, dedi.

*

Edebiyatın özü insandır... İnsanların duygularıdır. Bütün duyguların içinden çıktığı tohum da sahip olma isteğidir. Bir insana, bir insanın ruhuna sahip olmak istediğinizde, bu aşktır. Bir insanın bedenine sahip olmak istediğinizde bu şehvettir. İnsanları korkutacak, onları sizin emirlerinize uymak zorunda bırakacak bir güce sahip olmak istediğinizde bu iktidardır. Paraya sahip olmak istediğinizde bu aç gözlülüktür. Ölümsüzlüğe, ölümden hakkına sahip olmak istediğinizde, bu inançtır. Edebiyat da aslında tek kaynaktan, sahip olma isteğinden çıkan bu beş ana damardan beslenir, bunları anlatır. Öz budur.

Durup sınıfa baktı. 

- Bu özü nasıl değiştireceksiniz? Soru budur.

*

Gözlüklerinin sapını tıkırdatarak anlatıyordu Nermin Hanım: 

- Yazarlar, insanların duyamadığı sesleri duyan, koklayamadığı kokuları koklayan hayvanlar gibi insanların algılayamadığı, onların algılama düzeyinin altında ya da üstünde kalan birçok olayı, birçok duyguyu, bilinçaltı denilen karanlığa yerleşmiş şekilsiz ve isimsiz arzuları algılayabilirler. Ama insanların rahatça gördüğü, anladığı, kokladığı, parmaklarının ucunda hissettiği bazı açık gerçekleri de görmekte, anlamakta yetersiz ve aciz kalırlar. 

Sınıfı gözleriyle taradı. 

- Kesin ve açık gerçekler yazarların karmaşık zihnine girmekte, oraya giren yolu bulmakta zorluk çekerler... Bu tuhaf zıtlık, bütün gerçekliği, bütün hayatı değiştirir. Biz kendi hayatımızda olup da farkına varamadıklarımızı yazarların aracılığıyla edebiyatta görürüz. Onların, aslında bütün okurlarda bir hayranlıkla birlikte gizli bir öfke de yaratan gücünü, sıradan bir hayatı yaşamaktaki başarısızlıklarına şahit olduğumuz için affederiz. Yazar biyografilerinin bize bu kadar çekici gelmesinin nedeni bu acıklı zıtlığı bize göstermesi, okurun yazarı affetmesini sağlaması, kendisini yazardan daha üstün görmesine yardımcı olmasıdır. 

Kürsüye oturup bacak bacak üstüne attı. 

Baudelaire'in Albatros şiiri bu çelişkiyi en güzel biçimde anlatan örneklerden biridir... Bu geniş kanatlı kuş  uçarken ne kadar görkemliyse bir geminin güvertesine konup insanların arasında dolaştığında da o kadar zavallı ve çaresizdir. 

*

- Niye adamlar kadınlara gitmiyorlar da size geliyorlar? 
- Herifler bizi istiyor, dedi, biz onların ne istediğini daha iyi biliyoruz, uçuruyoruz onları... Karılarda bulamadıklarını buluyorlar bizde.

*

- Sevdiğin, hayalini kurduğun biri yok mu? 

Yüzünü buruşturdu kederli bir öfkeyle. 

- Bir hayvan var, dedi, şuradaki lokantalardan birinde aşçı. İçip içip azınca, gel Gülsüm... Sabaha kadar lokantanın arkasında düzer. Beni seviyor musun, deyince, çok seviyorum Gülsüm. İşi bitince de bir daha azana kadar aramaz. Kalkınca herkes herkesi sever, erkeklik inince de sevmekte. Ama nerede öyle erkek. Domalt becer, sonra siktir git... Hepiniz böylesiniz.

*

Bir uçurumun kenarında konuştuğumuzun tam farkında değildik ama birbirimize kendi üslubumuzca tutunmaya uğraşıyorduk. Aramızdan biri tutunamayıp düşecekti ama bunu bilmiyorduk. Şair hepimizi güldüren hikâyeler anlatmıştı, Tevhide hepimizden çok gülmüştü. 

Konuştuklarımızı Hayat Hanım'a anlattığımda, sanki bu konuları daha önceden düşünmüş gibi hiç duraklamadan, “insanlar kendilerinden başka her şeyi değiştirebiliyorlar" demişti. “Bir tek kendilerini değiştiremiyorlar. Onların laneti de bu."

*

Program yeni başlamıştı. Işıklı karanlığa girer girmez sahneye baktım, Hayat Hanım bal rengi tuvaletiyle her zamanki yerinde oturuyordu. Sanki o ana kadar hep eksik nefes alıyormuşum gibi ciğerlerim havayla doldu, sevinçle geniş bir soluk aldım. Bir ara yüzü ekrana yansıdı, biraz sonra kendi yüzümü de ekranda gördüm, kederli bir yüzdü, çok şaşırdım çünkü sevinçli olduğumu sanıyordum.

*

- Adam herkesin para harcamaktan korktuğunu söyledi ama siz korkmuyorsunuz anlaşılan. 
- Ben korkmaktan hoşlanmam, sıkılırım korkudan. 
- Parasızlık çok zor... 
- Parasızlığın ne olduğunu biliyorum Antonius. Para varken para var gibi yaşanır, para yokken de para yok gibi yaşanır. Para yokken var gibi yaşamak nasıl budalacaysa varken de yok gibi yaşamak budalacadır. Para bitince düşünürüz. Şimdi var, tadını çıkaralım.

*

- Biraz korkmak iyidir. 
Ciddileşti. 
- Korkmak her zaman kötüdür, dedi. 
Sonra gene gülümsedi. 
- Sen de korkma Antonius... Korkacak bir şey yok hayatta... Hayat, yaşamaktan başka işe yaramaz. Cimri adamlar gibi her şeyi erteleyerek hayatı biriktirmeye kalkmak budalalık olur. Birikmez çünkü... Sen harcamasan da o kendi kendini harcar, tükenir.

*

Yoksulları küçümsemiyorduk ama küçümsenen yoksullardan olmayı içimize sindirmeye de hazır değildik.  Belki de hiçbir zaman hazır olmayacaktık. 

Hayat Hanım zenginlerle alay ediyordu, “bütün hayatlarını, hayatları boyunca harcayamayacakları kadar parayı kazanmak için harcayan budalalar," diyordu gülerek ama Sıla'yla benim bu konuda onun kadar doğal ve rahat olmamız mümkün değildi. Biz, babalarımızın zengin ve dokunulmaz olduğuna, istediğimiz her şeyi yapabileceğimize farkına bile varmadan inanarak büyümüştük. Kibir, bize alınan ilk pahalı oyuncakla tenimizin altına kazınmıştı. Sıla'nın yüzünde bazen gördüğüm o kibrin bir benzerinin benim yüzümde de göründüğüne emindim. Sadece değil hayata olan güvenimizi de kaybetmiştik ama kibir ne kadar derine işlemişse hiçbir şey onu silemiyordu. 

Zenginlerden de yoksullardan da uzak duruyorduk. Ama bizi asıl tedirgin eden eski zengin arkadaşlarımızdı. Edebiyata düşkünlüğümüzün yanında bizi yakınlaştıran herhalde kendimize ait bir yere saklanma isteğimizdi. Bu konulardan hiç konuşmuyorduk. Bazı gerçekleri sessizce kabul etmek gerektiğini çabuk öğrenmiştik, konuşmak o gerçekleri daha dayanılmaz hale getirebilirdi. Edebiyattan konuşuyorduk, felsefeden, tarihten, mitolojiden.. Bunlar bir sığınak, insanlığın geçmiş hikâyeleri bugünün dertlerini tedavi etmek için iyi bir ilaçtı.

*

Bunun arzuyla ya da hesaplılıkla bir ilişkisi yok, dedi. Bu, kadın olmakla ilgili bir şey, sen anlayamazsın. Biz çocukluğumuzdan itibaren kirlenme korkusuyla büyütülürüz. Neyin bir kadını kirleteceğine, neyin yakışıksız olduğuna dair uzun bir liste öğretirler bize. Ben böyle konularda karar vermeden önce, bilinçaltım yapılacak olanın kirlilik listesinde bulunup bulunmadığını taramış, onu tasnif edip bir yere yerleştirmiş ve kararını vermiş olur. 

*

Kütüphanenin sessizliğini, masalara konmuş yeşil camlı okuma lambalarının ışığını, ahşap ve kâğıt kokusunu seviyordum. İnsanların sükuneti, ciddiyeti, özeni, dikkatlerinin yoğunluğuyla kitaplara tapılan bir ibadethane gibiydi burası, benim içimde cemaatini burada bulan bir mürit var diye geçirdim aklımdan.

*

- Yok canım, dedi, ne şairliği... Biri öyle yakıştırdı, adım Şair kaldı, değilim dedim, aldıran olmadı, ben de bıraktım. Bir dergide redaktörüm.

*

Sessizce bakıyordum. 
- Sen siyasetle hiç ilgilenmiyor musun, dedi. 
- Hayır, dedim. 
- Ama siyaset seninle ilgileniyor, dedi gülerek. Bir han odasında oturuyorsun, yoksulsun, hanı basıp insanları tutukluyorlar. Bunlar niye oluyor sence? 
– Bilmem, dedim.

*

- Benim mutlu olmam seni kızdırıyor mu Antonius? 

Durdum, düşündüm, onun mutlu olması benim canımı mi sıkıyordu? Beni kızdırıyor muydu? Tedirginlik ya da endişe sandığım şey aslında kızgınlık mıydı? Dürüst olmak gerekiyorsa evet bazen kızdırıyordu. Hiç kimse karşısındakinin bu kadar iyimser, bu kadar mutlu, bu kadar aldırmaz olmasını istemezdi. Hepimiz, karşımızdakinin biraz endişeli olmasını, kendi endişeleriyle bizim endişelerimizi ve korkularımızı haklı çıkarmasını, endişelerimizden dolayı küçümsenecek birisi olmadığımızı kendimize söyleyebilme hakkını bize bağışlamasını isterdik. Çevremdeki nerdeyse herkeste gördüğüm endişe ve gelecek korkusu, hepimizin arasında ortaklık kuran, hepimizi birleştiren bir duyguydu. Hayat Hanım'ın bu iyimser aldırmazlığı ortaklığı bozuyor, zihnimizin alıştığı bir huzursuzluğu yok ediyor, onun yerine, içine ne koyacağımızı bilemediğimiz bir boşluk bırakıyordu. Herkes o boşluğu Hayat Hanım gibi iyimserlikle ve aldırmazlıkla dolduramazdı,

*

Ne yapıyorsun Emir, dedim, o daha beş yaşında. 
- Şimdi öğrenmeyecekse ne zaman öğrenecek?
"Merak etme o her şeyi öğrenir" dedi Şair, sonra da Tevhide'nin başını okşayıp, “ye hadi," dedi, "tadını çıkar." Kadehini kaldırdı, "yoksulların şerefine."

*

Cenazeye gittim. 
Kentin kenar mahallelerinden birindeki bir mezarlığın yanında bulunan bir camide yapılıyordu tören. Cami, minik ama zarif bir şadırvanı olan, ince minareli, sonsuzluğu sadelikle birleştirebilmiş yüzük taşı gibi derli toplu bir yapıydı. Belli ki zevk sahibi bir hayırsever, yoksullar bu dünyayla hayatta belki de rastlama fırsatı bulamadıkları bir zarafetle vedalaşabilsinler diye yaptırmıştı.

*

Bu, insanı güldürecek kadar eskimiş bir klişeydi. Aynı mezarlıkta toplanıp yan yana yatmaları ise tesadüftü. Bu mezarlıkta toplanıp yan yana yatacaklarını bilmiyorlardı. Yaşarken sevdikleriyle geçirdikleri zamandan çok daha uzun bir zamanı hiç tanımadıkları binlerce insanla birlikte geçireceklerdi. Aynı ağaçlara, aynı böceklere, aynı çiçeklere ölümleriyle can vereceklerdi. Bir an hayalimde bütün ölülerin mezarlarından çıktıklarını gördüm, binlerce ölü, birbirlerine şaşkınlıkla bakacaklar, büyük bir ihtimalle çıplaklıklarını gizlemeye çalışacaklardı, çıplaklık ölümden daha çok telaşlandıracaktı onları. 

*

Hayat Hanım'ın her gülüşüyle, her alaycı sözüyle, neredeyse bütün insanlığı küçümseyişiyle ben biraz daha ona bağlanıp, biraz daha hafifliyordum. Bu neşeli hafifliğin, nasıl derin bir bağımlılığa yol açtığını, nasıl hiçbir engelle karşılaşmadan insanın ruhuna yerleştiğini, eksikliğinin nasıl kederli bir ağırlık yarattığını çok sonra, sokaklarda bir kör gibi dolaşırken anlayacaktım.

*

Galiba benim halime acıdı. 

- Geçmiş tehlikelidir... Değiştiremezsin, değiştiremeyince o insanın geçmişine düşman olursun, o geçmişi öldürmek istersin. Ama bir insanın geçmişini öldürebilmek için o insanı öldürmen gerekir. O insanın geçmişini yok etmek için onu öldüreceksin.

*

İnsanlar eşleriyle çocuklarına siyanür verip aileleriyle birlikte intihar ediyorlardı, şehir hayatına uyum gösteren binlerce kadın o hayata uyum gösteremeyen erkekler tarafından her gün, her yerde öldürülüyordu, aç çocuklar sokaklarda dileniyordu, gençler ülkeden kaçmaya uğraşıyordu, her şafak vakti evler basılıyor, polisler muhalifleri alıp götürüyorlardı, işyerleri batıyor, işçiler beş kuruş alamadan sokağa atılıyordu ve bütün bunlar korkunç bir sessizliğin altına saklanıyordu. Gazeteler, televizyonlar, haber bültenleri bunlardan söz etmiyordu. İnsanların açlıktan kendilerini yakmaları serbestti ama bundan söz etmek yasaktı.

*

Daha sonraları, her şeyin daha da zorlaştığı günlerde, baharın başlamasını beklerken aniden kar fırtınasının başladığı bir gece, "Sıla'yı da al git buralardan" diye ısrar ederken, "artık öpüşerek tehlikelerden kaçınabileceğimiz günler geride kaldı" diyecekti.

*

- Para meseleleri hallolur. Bir çözüm bulunur. Git bence o kızla. Orada kendinize daha iyi bir hayat kurabilirsiniz. 

Kızmıyor, hesap sormuyor, en korkuncunu, en dayanılmaz olanı yapıp kendini çekiyor, benimle arasında hiçbir özel bağ yokmuş gibi davranıyor, beni hayatının dışında bırakıyordu. Her türlü kızgınlıktan daha yaralayıcı olan bir sükûnetle yapıyordu bunu. 

- Bilmiyorum, dedim. 
- Bence biliyorsun. 

Sesinde küskünlüğe benzer tek kırılmayı orada hissettim. Başka bir şey konuşmadık bu konuda. Giyindim. Çıkarken arabanın anahtarını masanın üstüne bıraktım. Bıraktığımı gördü ama sesini çıkarmadı. 

Evden çıktığımda kendimi yapayalnız hissettim, garip bir kızgınlık da vardı içimde, sanki aldatan ben değildim de biri beni aldatmış, hiç beklemediğim anda beni terk etmişti.

*

Onu son gördüğümden daha iyi görünüyordu ama mahzun bir hali vardı. Bir daha hiç gülmeyecekmiş gibiydi, sanki çok hayatî bir parçası gülüşüyle birlikte ondan koparılmıştı, iri siyah gözlerine baktığımda bunu görüyordum. Neşesiyle, kahkahasıyla hatırladığım annemden geriye hüzünlü ve kibar bir gülümseme kalmıştı.

*

- O kadın yüzünden mi? dedi.
Sanki düşüyormuşum gibi masanın kenarına yapıştığımı hatırlıyorum, bütün kadınların içinde bir büyücü olduğu geçti aklımdan, ben gördüğümü anlamazken, onlar görmediklerini biliyorlar, sırları çözüyorlar ve bunu hemen söylemiyorlardı.
- Hangi kadın, dedim.
- Biliyorsun işte, o yaşlı kadın.
sonra beklenmedik bir şey söyledi:
- Sensiz yaşayamaz diye mi düşündün?

*

Sıla gideli üç ay oldu. Ben gidemedim, son anda vazgeçtim. Mutluluğu nerede kaybettiysem orada aramam gerektiğine, ancak orada bulabileceğime karar verdim. Bütün yaşadıklarımı bir bavula doldurup geçmişe fırlatmanın, geleceğimden de bir şeyleri alıp götüreceğini, hep bir şeylerin eksik kalacağını, beni bir daha iyileşmeyecek biçimde sakatlayacağını hissettim sanırım. Hep bir eksikliği tamamlamaya çalışmaya, eksik bir hayat yaşamaya tahammül edemeyeceğimi anladım.

*

Korkuya, yalnızlığa, özlemeye alıştım, yakınmıyorum, balın içindeki zehiri sessizce yutmayı öğrendim. Hayat Hanım birçok başka şeyin yanında bunu da öğretti bana. 

Derste okuduğumuz Shakespeare'in bir sonesinden iki dize sürekli zihnimde yankılanıyor.

Bu rüya sürdükçe mutluluktu sahip olmak sana 
Uykumda bir kraldım ama bir hiçim uyandığımda 

Onu özlüyorum. Onun uyurken ki hali geliyor gözümün önüne.

*

Her akşam, ne olursa olsun, hiç aksatmadan onun sokağına gidip pencerelerine bakıyorum. Perdeleri yavaş yavaş soluyor. Ama yeni perdeler de takılmadı, kimse oraya taşınmadı. 

Bu beni umutlandırıyor. 

Bir akşam orada kehribar renkli ışığı göreceğimi hayal ediyorum. Bir gün perdelerin aydınlandığını göreceğim. 

Bekliyorum. 
Buradayım.

Hayat Hanım
Ahmet Altan
Everest Yayınları

29 Kasım 2021

Bir gülümseme bekliyorum. Ama gülümsemezlerse onları gülümsetmek için bir çaba göstermeyeceğim.

ARTI GERÇEK - “Hayat Hanım” bir aşk hikayesi gibi gözükse de aslında sadece bir aşk hikayesi değil; yaşanan aşk hikayesine paralel bir siyasi değişim hikayesi eşlik ediyor romana. Hayat Hanım, neyin hikayesi?

Buna tek bir sözcükle cevap vermek mümkün değil herhalde. Çünkü birçok şeyin hikayesi. İnsanların hikayesi. Bir toplumun hikayesi. Edebiyatın hikayesi. Baskının ve özgürlüğün hikayesi. Yaşanan bir aşkın ve dile getirilemeyen duyguların hikayesi. Çelişkilerin hikayesi. Kararsızlıkların hikayesi. Özlemenin hikayesi. İhanetin hikayesi. Böyle sayıp devam edebilirim. Toplamda birçok edebiyat eseri gibi bu da hayatın hikayesi ve hayatın içinde bunların hepsi var.

- Romanda karakterler arasında zaman zaman “edebiyatın ne olduğuna” dair tartışmalar da yaşanıyor, hikayenin akışı bozulmadan - hayat ile birlikte edebiyat da sorgulanıyor. Kitabı ceza evinde yazdığınızı da hesaba katarsak; edebiyat, yazabilmek, hayal kurabilmek en baskıcı rejimlerde/dönemlerde bile hala en büyük özgürlük mü?

Edebiyat özgürlüktür. İnsan zihninin katı gerçekleri alıp, onları inkar etmeden dönüştürebilmesini sağlayan bir mucizedir.

Ben beş yıl hapis yattım binlerce masum insan gibi. Edebiyat, taş hücrelerde geçen o karanlık dünyayı aydınlık ve özgür bir dünyaya çevirdi benim için. Bu, insana güç verir. Çünkü sizi hapse atacak güçleri olsa da zihninizi hapsedebilecek bir gücün kimsede olmadığını görürsünüz.


‘EDEBİYAT HAYATIMIN EN BAŞARILI DÖNEMİNİ HAPİSTE YAZDIĞIM KİTAPLARLA ELDE ETTİM’

Hayal gücünüz bütün gerçekleri değiştirir. Edebiyat sayesinde benden almak istediklerinin çok daha fazlasını ben hayattan aldım. Garip bir çelişki ama ben edebiyat hayatımın dünyadaki en başarılı dönemini hapiste yatarken yazdığım kitaplarla elde ettim.

- Hayat Hanım, bir okur olarak bana zıtlıklarıyla ilginç ve benzersiz bir karakter gibi gözüktü, tüm hüznün, acının içinde iyimser ve neşeli bir kadın, ya da bu neşeyi tüm kötülüklere bir kalkan olarak kullanmayı seçmiş. Bu kadar çelişkili ve çoğu şeyi içine gömen bir kişiliği yazabilmek için yazarın da benzer çelişkileri ruhunda barındırması gerekir mi?

Romancılar çelişkilerle doludur. Roman yazarken ölüme ve hayata, iyiliğe ve kötülüğe hükmedersiniz. Bu güç bile tek başına büyük bir çelişki taşır içinde. Her türlü duyguyu bilir, tanır ve hissedersiniz. Başka türlü yazamazsınız.

Benim hapishanede özgür olmak için edebiyatı ve hayal gücünü kullanmam gibi Hayat Hanım da özgür olmak için aldırmazlığı kullanıyor olabilir. Ama bu onun yapısına uygun. Hayatın zehrini biliyor ama aldırmıyor. Erkeklerle, edebiyatla, felsefeyle, tarihle dalga geçebiliyor.

Hayatın değiştiğini ve herkesin aynı acıklı yolculuğu yaptığını biliyor, hayat denilen bu tuhaf yolculuğu çok fazla ciddiye almayı da reddediyor. Roman karakteriyle romancı birbirine benzer mi? Aynı çelişkileri taşır mı? Flaubert, “Madam Bovary benim” demişti. Eğer bu söz söylenmemiş olsaydı sırf lafın parlaklığı nedeniyle ben de söyleyebilirdim ama gerçeği ne kadar yansıtırdı bilemiyorum.

Romancının kahramanlarıyla aynı duyguları taşıması gerekmez herhalde ama yazarken o duyguları hissetmesi gerekir. Birçok karakter yarattığı için de birçok duygunun ve çelişkinin içinde dolaşır. Yazarken elbette yazdığı karaktere benzer bir yazar ama yaşarken benzer mi, doğrusu buna çok kesin bir cevap vermenin mümkün olmadığını düşünüyorum.

‘BÜTÜN ERKEKLER AŞKI KADINLAR GİBİ YAŞAR’

- Kitaplarınızda erkek karakterlerin ağzından aşkı, gerçek hayatta hissedemediğimiz, duyamadığımız şekilde dinliyoruz. Romanlarınız bir anlamda varlığına ihtimal vermediğimiz erkekleri getiriyor önümüze. Sizin yarattığınız erkekler sanki kadın gibi yaşıyor aşkı ve doğal olarak şaşırtıcı bir durum ortaya çıkıyor. Biz kadınlar, erkeklerin özünü, gerçekten kim olduklarını, ne hissettiklerini ve gerçeklerini göremiyor muyuz yoksa siz olmayan erkekleri mi bize anlatıyorsunuz?

Bütün saygımla sizin gerçekleri göremediğinizi söyleyeceğim. Benim yarattığım erkekler değil, bütün erkekler aşkı kadınlar gibi yaşarlar. Erkeklerin o kırılgan yanları âşık olduklarında ortaya çıkar. Bunu saklamaya uğraşırlar çünkü bu onlara çok utandırıcı gözükür.

Aşık bir erkeğe dikkatle bakın. Söylediklerine aldırmadan bakın. O kırılganlığı, kıvranmayı, ifadelerinde ve ses tonlarında hissedeceksiniz. Bir kadın, bir erkeği tahmininden çok daha kolay yaralayabilir. Tek bir sözcük, tek bir bakış, tek bir alaycı küçümseme yeter buna. Erkeklerin kaba ve duyarsız kabuklarının altında saklamaya çalıştıkları da bu kırılganlıktır ve âşık olduklarında bu iyice ortaya çıkar.

- Hayat Hanım’ı neden yarattınız? Hayallerinizde birlikte olmak istediğiniz kadını mı yarattınız? Yoksa kadın olsaydınız, ortaya çıkabilecek kadını mı?

Hayat Hanım’ı çok sevdiğim doğru. Uzun bir zaman benimle birlikte hapishanede yaşadı. Öyle bir kadının varlığı erkeklere bütün acıları ve zorlukları unutturabilir. Hayat Hanım bana unutturabildi. Onun alaycılığında acılara karşı büyük bir şifa var bence. Böyle bir kadın insanların koyduğu sınırları aşarken erkeği de beraberinde götürür, onunla birlikteyken zamanın ve sınırların dışına taşabilirsiniz ki bu büyük bir mutluluk demektir.

Erkeklerin böyle bir kadından etkilenmemesi zor diye düşünüyorum. Fransa’da bir okuyucu “ben de bir Hayat Hanım istiyorum” diye yazmıştı. Bütün erkekler bir Hayat Hanım ister sanırım. Şartların yarattığı her türlü karanlığı böyle bir kadınla birlikte aşabilirsiniz çünkü. Erkeklerin kendi duygu dünyalarında açamadığı kapıları genellikle kadınlar açar onlar için. Hayat Hanım bu kapıların nasıl açılacağını çok iyi bilen biri. Bana o kapıları en zor yerde bile açtı.

- Romanda Fazıl, edebiyatı çok sevdiği, orada insanı aradığı halde gerçek hayatta “insanla” ve “duyguyla” hatta belki de kendiyle karşılaşınca şaşırıyor. İnsanı kitaptan tanımak ile çıplak halde tanımak sizce bu kadar farklı şeyler mi? İnsan en iyi nasıl tanınır?

İnsanları hayatın içinde tanıyamazsınız. Bu mümkün değildir. Herkesin sırları vardır, söylemediği, sakladığı duyguları, istekleri, öfkeleri, korkuları vardır. Bunları göstermez insanlar. Ancak edebiyat bu gizlenen duyguları açığa çıkarır.

Sevdiğiniz roman kahramanlarını düşünün, hangisini çıplak hayatta karşı karşıya geldiğinizde o kadar derinden tanıyabilirdiniz? Hangisinin an be an değişebilen duygularını öyle yakından izleyebilirdiniz? Hangisinin çelişkilerini hayatın içinde o kadar çıplak görebilirdiniz?

‘İNSANI KİM YARATTIYSA, BULDUĞU TÜM DUYGULARI HİÇ AYRIM YAPMADAN İÇİNE DOLDURMUŞ’

- Bir okur olarak, her romanınızda hikâyeden çok karaktere, insana “yüklendiğinizi” hissettim. İnsana hikâyeden daha çok önem veriyorsunuz, insanın iç hikâyesine odaklanıyorsunuz. Edebiyatta en zor olan belki de insanı, insanın değişimini anlatmak olduğu için mi yapıyorsunuz bunu? Yoksa hayatta sizin için en önemli konu bu mu?

Ben insanları anlatmayı seviyorum. İnsanı anlatmanın edebi açıdan iddialı hatta ihtiraslı bir iş olduğunu biliyorum. Bu, belki anlatmayı sevmemi biraz daha yoğunlaştırıyor. Benim için edebiyat insan demek. İnsanlığın edebiyatı, kendini tanıyabilmek için keşfettiğini düşünüyorum. Çünkü kimse kendini tanımıyor, kimse kendi sırrını çözemiyor.

İnsanı kim yarattıysa, bulduğu bütün duyguları hiç ayrım yapmadan her insanın içine doldurmuş. Birbiriyle çelişen o kadar çok duygusu var ki insanın o duygu dünyasında edebiyatın yardımı olmadan kimse yolunu bulamaz. Bir yazar için insanı yazmak bir karanlıkta sadece sezgilerinle yolculuk etmek gibidir bence, insanı heyecanla ürpertir.

Daha önce fark edilmemiş bir duygu kıpırtısını insan ruhunda aramak muhteşem bir maceradır. Benim için yazarlığın büyük ödülü aslında bu maceradır, bunu yaşayabilme şansıdır. Olaylar, sadece insanı anlamamızı kolaylaştırmaya yarar bence romanlarda ya da öyle olmalı. “İnsanı iyi anlatıyorsun” kadar sevindirici bir başka iltifat olmadığını düşünüyorum bir yazar için. En azından benim için öyle.

- Romandaki vurucu cümlelerden aklıma kazınan ve günlerdir çıkmayan iki cümle var;

İlki, Fazıl’ın “Niye adamlar kadınlara gitmiyorlar da size geliyorlar?” sorusuna “Herifler bizi istiyor, biz onların ne istediğini daha iyi biliyoruz, uçuruyoruz onları… Karılarda bulamadıklarını buluyorlar bizde.” demesi trans birey Gülsüm’ün. Bir sitem mi bu kadınlara?

Bu kadınlara değil erkeklere bir sitem. Erkekler göstermemeye çalışsalar da çoğunlukla korkarlar kadınlardan. Müthiş bir mahcup olma endişesi vardır. Belli bir zihinsel donanım olmadığında bu korku ve endişe daha da yoğunlaşır. Her zaman değilse de çoğunlukla kabalıklarının arkasında bu korku saklıdır. Gülsüm’üm farkına varmadan söylediği sanırım bu. Trans kadınları kadın gibi görmediklerinden onlarla daha rahat olabiliyor bazı erkekler. Ama bu, trans kadınlara vahşi bir şiddetle saldırmalarına engel olmuyor. Tam aksine kendi arzularının ve korkularının bedelini o insanlara ödetiyorlar.

Diğer bir cümle de şu: “Hayat yaşamaktan başka bir işe yaramıyordu ve benim o anda yaşamak istediğim tek bir şey vardı, o istediğimi o anda yaşayabilmek için her şeyden vazgeçebileceğim tek bir şey…” Bu bir paradoks değil mi? Biraz anlatsanız bu formülü?

“Hayat yaşamaktan başka işe yaramaz” diyen Hayat Hanım, herkesin sonunda öleceği bir maceraya çok fazla anlam yüklememek gerek demek istiyor sanırım. Ama o çok da anlamlı olmayan macerayı yaşarken sarsıcı duygularla karşılaşıyoruz. Hayat anlamsızlığını kaybediyor, tek bir istekte toplanıp, sancılı bir anlam kazanıyor. Bu bir paradoks ama hayata anlam katan bir paradoks. Yaşamamızı bu paradoks sağlıyor.

- Türkiye değişirken, değişimin dışında kalan hatta şeytanlaştırılan, mağdur olan ailenin kızı Sıla, eleştiri ve şikayetlerinde hep “Onlar” diyor... Kim bu onlar anlatmıyor. Burada Türkiye’deki kutuplaşmanın yanı sıra, “düşmanımızı” “onlara” indirgememizi mi vurguladınız? Sıla romanın iyi karakterlerinden olsa da, o yukardan bakışı, üstenci söylemi hissettirmek mi istediniz?

Sıla düşmanlarının kim olduğunu bilmiyor, birilerinin düşman olduğunu biliyor yalnızca.

Onlardan korkuyor ama bu onları küçümsemesine engel değil. Bu, nefretin, korkunun ve küçümsemenin birbirine karıştığı karmaşık bir duygu. Ama bu karmaşık duygunun birçok insana çok da yabancı gelmeyeceğini düşünüyorum. Çünkü acı çekenlerin çoğu acı çektirenleri küçümsüyorlar aynı zamanda. Bu da acı çektirenler için baş edilmez bir çaresizlik.

‘ADALETİ SAĞLAYABİLMEK İÇİN EŞİTSİZLİĞİ BOZACAK BİR AYRIMCILIK YARARLI OLABİLİR’

- “Dürüstlük sıkıcıdır bazen, her zaman adaletli de değildir. İnsan ne zaman dürüst olacağına iyi karar vermeli” diyor Hayat Hanım... Adalet, dürüstlükten daha mı önemli sizce? Adil olmak için gerekirse dürüstlükten ödün mü verilmeli? Dürüstlüğün bazen ne kadar can acıtıcı olduğunu mu anlatıyorsunuz?

Adaletle dürüstlüğü birbirinden ayırmak pek mümkün değil herhalde… Ama bazen adaleti sağlayabilmek için eşitsizliği bozacak bir ayırımcılık yararlı olabilir. Unutulmuş bir mezara başka mezarlardan çiçek çalıp koymak dürüstçe değilse bile adil sayılabilir. Bu, dürüst olamayan bir sistemin ahlak anlayışından, adalet için bir tavizdir ama dürüst olmayan bir sistemin ahlakından verilen bir tavizdir bu.

Eğer mutlak bir eşitlik olsaydı hayatta böyle ikilemlerle karşılaşmazdık ama ne yazık ki öyle bir eşitlik yok…. Bazen adaletle dürüstlük arasında bir seçim yapmak zorunda kalınabiliyor…. Dürüstlüğün can acıtıcı olması kısmına gelirsek, özellikle sonucu değiştirmeyecek dürüstlüklerin bazen vahşice olabileceğini düşünüyorum doğrusu.

- Diliniz her zaman akıcı, zengin ama diğer yandan okuyucu kucaklayan, ötelemeyen, anlaşılır bir dil. Türkiye entelektüelinin belki de küçümsediği bir durum bu. Aldırmıyorsunuz buna, hatta bazen okuyucunun ne düşüneceğine de aldırmıyorsunuz (ya da bana öyle geliyor), yazarken kendinizi dışında dikkate aldığınız şeyler var mı?

Ben Türkiyeli entelektüellerin böyle ahmakça bir küçümsemeye kapılacağını sanmıyorum. Neyi anlatmak istediğini biliyorsan bunu anlaşılır biçimde anlatırsın. Anlatacağın konuyu tam yakalayamazsan anlatım karmaşıklaşır bence….

Yazarken kendi sezgilerini, edebiyat dışı kaygılarla bozmak bir yazar için edebi intihar anlamına gelir. Roman yapaylaşır. Yazarken, hiçbir gerçek yazarın, yazıdan başka bir şey düşündüğünü sanmam. Zaten bütün varlığını o anda yazdığın konuya verdiğin için başka düşüncelere ya da kaygılara yer kalmaz. Bütün varlığını vermiyorsan da yazdıklarının inandırıcılığı noksan kalır.

‘HAYATA MEYDAN OKUMUYORUM AMA HAYATIN BANA MEYDAN OKUMASINA DA RAZI OLMUYORUM’

- Cezaevinden çıktığınızda son derece umutlu ve yüksel enerjili bir söyleşi yaptınız Yasemin Çongar ile. Bu derece hayata tutunmak, ondan vazgeçmemek bir mücadele/meydan okuma biçimi mi sizin için? Yoksa “Hayat’ı” gerçekten bu kadar çok mu seviyorsunuz, belki de diğer insanların sevemediği kadar? Hayatla nasıl bir ilişkiniz var artık?

Yaşamayı herkes gibi ben de severim. Bir belayla karşılaştığımda yaşamdan, ümitten, iyimserlikten dolayısıyla da mücadeleden vazgeçmem. Hayata meydan okumuyorum. Ama hayatın bana meydan okumasına da razı olmuyorum.

Neyle karşılaşırsam karşılaşayım her zaman yapabileceğim bir şeyler olduğunu biliyorum. Yazı yazabildiğim sürece güçlüyüm. Herkes yaşama kendince bir anlam yükler, benim için de yaşamanın anlamı yazı yazmak. Benim hayatla ilişkim çocukluğumdan beri hiç değişmedi, hayat beni korkutmaz, öyle yetiştirildim. Yazıyla her şeyin üstesinden geleceğime inanırım. Bu da beni hep umutlu tutuyor.

‘SİYASET HER ŞEYİ LEKELEDİĞİ GİBİ EDEBİYATI DA LEKELİYOR BİZİM ÜLKEMİZDE’

- Okur profiliniz değişmişe benziyor, yıllar önce hayranınız olan kitleler siyasi duruşunuz sebebi ile uzaklaşmaktan öte nefret kusuyorlar. İncitiyor mu bu sizi? Durduğunuz yer sebebi ile bazıları tarafından lanetlenmek nasıl etkiliyor sizi ve edebiyatınızı?

Siyaset her şeyi lekelediği gibi edebiyatı da lekeliyor bizim ülkemizde. Okurlarımın bir kısmı siyasi nedenlerle bana küstü. Buna elbette üzüldüm. Sevdiğinden ayrılmak gibi bu.

Onlar başka yazarlar buldular ben de dünyanın başka yerlerinde başka okurlar buldum. Ama eski sevgiliye bakar gibi hep gözümün kenarıyla onlara bakıyorum bana bakıyorlar mı diye. Bir gülümseme bekliyorum. Ama gülümsemezlerse onları gülümsetmek için bir çaba göstermeyeceğim. Küs ayrılacağız.

- Hayat Hanım’ın Avrupa’da bestseller olması, 50 bin basılması, Türkçe’den önce farklı dillere tercüme edilmesi ve sizin uluslararası bir yazar olmanız, edebi yolculuğunuzu nasıl yönlendirecek?

Hayatımın son düzlüğüne fiyakalı bir şekilde giriyorum. Kitaplarım şimdi dünyada gerçekten çok satıyor ve ülkemde hiçbir zaman rastlamadığım övgülerle karşılanıyor. Bu “yolculuğumu” etkilemez ama beni sevindirir.

Ben gücüm yettiğince yazmaya devam edeceğim. Sonra da bir gün öleceğim. Ama hayat böyle devam ederse mutlu öleceğim.




Ahmet Altan

26 Kasım 2021

Sığıntı Kuşu

akşam
hüznümün soluk aynası
vurdukça yüreğime kanım oynaşır
derinleşir acısı parmakuçlarımın
kırmızı bir ölümü görmüş gibi
kanarım.

yoruldum
değiştirmekten kanını yüreğimin
hergün yeniden başlayan
çığırtkan bir şarkıyı söylemekten
hergün
yeni bir şarkı bestelemekten

ben hüznün
ben gölgemin kiracısı
yeni bir ev değiştirmekten

hergün
gövdemle büyüyen hüznümle
kimselerden habersiz eskiyen yüreğimin
dinlemiyorlar
dinlemiyorlar şarkısını oy

sustukça çoğalıyor tekliğim
ah benim sıska yüreğim
ah benim kimselere söz geçiremez yüreğim
ah benim
neyim kaldı elimde
ah benim
üreyemiyorum kendime

böyle niye beni
biraz yankı biraz karıncayken
şimdi eski bir enosis düşlerim
kendimi koparıyorum kendimden
yetişemiyorum.

tekliğim
yorgun ve kanadı kırık kuştur
hüznün yapraklarında gölgelendiği
kim koparır dalından
ağzı açık bir gülü
kırmızı bir ölümü görmüş gibi
kanarım

yoruldum
değiştirmekten kanını yüreğimin
ne zaman bitecek
bu hüzün.

Arkadaş Zekai Özger

12 Kasım 2021

Bir Yaprağın Aşkla Olan İmtihanı

Ben böyle sabah-akşam
her an
seni düşünüyorum ya,
solgun bir yapraktan say beni.
Savrulmuşum nicedir rüzgarlarla.
Oysa ben çok severim rüzgarı,
yağmurla.
Toprağa düşmüşüm.
Karışmışım onun doğurganlığına.
Nice kışlar,
nice baharlar,
gelip geçmiş.

Bir sabah güneş
hiç olmadığı kadar
ışımış toprağa.
Usulca çatlamış tohum.
Bir-iki gerinmiş,
ve baş vermiş
ölü yaprakların arasından.

Şimdi o tohum yapraklandı.
Ezilmezse,
yenmezse,
bir suyun kenarında
ağaç olacak...

Erdinç Durukan


White Plumeria

Çoğu zaman yapacak hiçbir şey yoktur.
Bilmediğin bir kente gelmişsindir.
Gece olmuştur.
Sonbahardır.
Nehir usul usul akıyordur.
Bağırmak istersin.
Bağırırsın da.
Avazın çıktığı kadar.
İşte o geceyi ağlatan sesin var ya,
çiçek çiçek olur ve düşer suya.
Sürüklenir sonra, bilinmezliğe...

Erdinç Durukan

11 Kasım 2021

Beni Sevmek İsteyen Erkekler İçin Oyunun Kuralları

1.

Beni sevebilmek için bir erkek
tenimin örtüsünü çekip almalı,
gözlerimin ta içine bakmalı
ve görmeli ki, bende yuvalanmıştır
kırlangıç kuşunun şefkati.

2.

Beni sevebilmesi için bir erkeğin
bir malmışım gibi bana sahip olacağı düşüncesi
aklından geçmemeli,
bir av zaferi de değilim gösterilecek;
benim yanımda olmalı yeri
tıpkı benim sevgiyle
ona yandaş olduğum gibi.

3.

Beni sevebilmesi için erkeğin sevgisi
Ceibo ağacı gibi güçlü olmalı
öylesine koruyan ve güvenli
ve bir temmuz sabahı gibi aydın.

4.

Beni sevebilmek için bir erkek
öyle bir gülümsememden alınmamalı,
dolu dolu saçlarımdan korkmamalı
suskunluğa ve üzüntüye saygı göstermeli
ve tenimde oynamalı dudakları
gitar çalar gibi, melodileri
ve sevinci bedenimin derinliklerinden
ortaya çıkartmalı.

5.

Beni sevebilmek için bir erkek
dertlerinin sadık ortağını bulmalı bende
gizlerini paylaşabilen bir arkadaş gibi görmeli beni
ve bir deniz gibi düşünmeli beni,
içinde yelken açtığı
ama korkmamalı
kuş olup uçmak istediğinde
sorumluluklardan bir demirin bu denizde
kendisini engelleyeceğinden.

6.

Beni sevebilmek için bir erkek
hayatını bir şiir yapmalı
yeni bir gün olmalı her günü,
gözleri geleceğe dönük.

7.

Beni sevebilmek için bir erkek
ilkin halkımı sevmeli
öyle soyut bir sevgi değil dil ucuyla
tersine, bir gerçeklik olmalı sevgisi, elle tutulur
kavgasıyla halkımı onurlandırmalı
ve gerektiğinde hazır olmalı hayatını vermeye.

8.

Beni sevebilmek için bir erkek
siperdeki bakışımı da tanımalı
namlusuna mermi sürülmüş tüfeğiyle beni sevmeli,
birlikte nişan aldığımız zaman düşmana.

9.

Erkeğimin sevgisi
bana kendini teslim etmekten utanmamalı
ve korkmamalı kalabalık bir alanda
aşkın büyülü pençesinde kendini görmekten.
Var gücüyle bağırabilmeli "Seni Seviyorum" diye,
ya da evlerin duvarlarına
en insani duyguların en güzeline hakkı olduğunu duyuran

10.

Erkeğimin sevgisi
mutfağın kokusundan
Bizi sanki çok farklı yaratıklarmışız gibi
yüzyıllardır ayıran engelleri
rüyadan ve zamandan bir bulutta uzaklaştıran
taze bir rüzgar gibidir onun sevgisi.

11.

Erkeğimin sevgisi
beni bağlamamayı ister, belirlememeyi
bana havayı, besini ve toprağı verir
boy atmam ve zenginleşmem için,
her yeni günün yeni bir devrimi getirdiği gibi.

Gioconda Belli
Çeviri: Alper Öktem

Çok Az

Bildiklerin çok az
bildiklerin
bana dair
bildiklerin
benim bulutlarım sadece
benim sessizliklerim
benim mimiklerim
bildiklerin
o hüzün işte
evime dışarıdan bakınca görünen
hüznümün kepenkleri
hüznümün kapı zili.

Yani çok bir şey
bilmiyorsun hakkımda ve sen de
belki bazen ne kadar az
olduğunu düşünüyorsun
bildiklerimin
sana dair
bildiklerimin
senin bulutların olduğunu sadece
senin sessizliklerin
senin mimiklerin
bildiklerimin o hüzün olduğunu
işte evine dışarıdan bakınca görülen
hüznünün kepenkleri
hüznünün kapı zili olduğunu.
Ama çalmıyorsun kapımı.
Ama çalmıyorum kapını.

Mario Benedetti
Çeviren: Bülent Kale