Ana içeriğe atla

Kirazlar

Karşımızda beş altı dönümlük bir bahçe içinde kaybolmuş bir eski ev vardır. Panjurları hemen daima kapalı duran bu evde ihtiyar bir karı-koca oturur. Ara sıra öteberi almak için çarşıya giden yine ihtiyar bir hizmetçilerinden başka kimseleri yoktur. Kimse ile görüşmezler. Yine de, bahçenin etrafını çeviren yüksek duvara rağmen mahalle ahalisi onların kim olduklarını, nasıl yaşadıklarını öğrenmeye muvaffak olmuştur.
Komşulardan biri bu aile hakkında bana da malumat verdi:
-Bunlar Rumeli göçmenidir. Dünya kadar paraları vardır. Fakat gayet pinti insanlardır. Yemezler, içmezler, evlerinde yırtık elbiselerle gezerler, kışın ateş yakmazlar. İratlarından gelen parayı bankaya götürüp yatırırlar. Mezara mı götürecekler, nedir? Bari çocukları falan olsa... Hâlbuki kimseleri de yokmuş. Bu bahçe baştanbaşa kiraz ağaçlarıyla doludur. Mayısta kirazlar kızarmaya başlayınca karı-koca haftalarca bahçede bekçilik eder. Geceleri nöbetleşe uyurlar. Biri evde yatarken, öteki elinde bir değnekle bahçenin içinde dolaşıyor. Çünkü serseri mahalle çocukları duvardan kiraz hırsızlığı etmeleri mümkündür. Hatta bazı seneler, gecelerin ayazından hasta düştükleri olur. Tasavvur ediniz; bir bahçe kirazları olduğu halde ne kendileri, ne hizmetçileri bir tek kiraz yememişler. Bütün bunlara rağmen, mahalle külhanbeyleri, yine sepet sepet kiraz çalmanın yolunu bulurlar. Nihayet kirazlar olgunlaşır. Onları sepetlere doldururlar, araba pazara götürürler. İhtimal, aldatılmaktan korktukları için kendileri de bu arabaları takip ederler. Hem de yayan olarak.
Apartmanlarının kirasını hemşerilerinden bir yaşlı avukat toplar, aydan aya getirip kendilerine teslim eder. Avukatın kâtibi söylüyor; ihtiyarlar parayı alırken ağlaşmaya başlarmış... Anlayın para hırsının derecesini... Parayı herkes sever amma, bu kadarı fazla...
Evet, para hırsının bu derecesi bana da çok iğrenç görünmüştü. Fakat sadece "Hastalık... Bu da bir nevi hastalık..." diye cevap verdim, fazla bir şey söylemedim.
Mayıs geldi, karşı bahçe adeta bir kiraz denizi halini aldı. Eski ev, artık büsbütün kaybolmuştu.
Komşunun hakkı varmış. İhtiyarlar, gece gündüz bahçeyi bekliyorlardı. Bir düzine köpek, kirazları onlardan daha iyi koruyamazdı. Nihayet meyvelerin toplanma zamanı geldi. İki kanadı birden açılan demir kapının önüne yük arabaları yanaştı ve pazara batmanlarla kiraz gitti.
Temmuz başlarında idi. Bir gün evimin önünde mahalle imamıyla konuşuyordum. Karşı kapıdan ihtiyarların hizmetçisi çıktı, bana doğru geldi. Tatlı bir Rumeli şivesiyle:
-Bizim efendi selam söyler, Doktor Bey... Hanım biraz keyfini bozmuştur...Bize teşrif edensinizmiş...Ücreti her kaç kuruş ise veririz, der...
Acele işim olmasına rağmen:
-Peki, geliyorum, dedim.
İmam, elimden tuttu; kulağıma eğilerek:
-Yağlı müşteriyi yakaladınız Doktor Bey, dedi, hissemizi isteriz...
İmamın şakasına ben de şaka ile karşılık vererek:
-Bu cömert insanların, ücreti her kaç kuruş ise vereceklerine göre, hastalık galiba kötü..
Korkarım ki az zamanda vazifemi bitirip müşterimi size devredeceğim imam efendi...
İmam tekrar elimi yakalayarak:
-Hastanın kocasından bolca bir ücret talep edersiniz, fakire bir yerine iki müşteri göndermiş olursunuz. Mahallenin bunlardan, başka suretle bir hayır göreceği yok!
Hastalık, basit bir nezle idi. Fakat kadın, çok ihtiyar olduğu için fena sarsılmıştı.
Beni hayret edilecek kadar sevimli ve munis bir çehre ile karşıladı. Zahmet edip geldiğim için uzun bir dua ettikten sonra:
-Ben istemezdim sizi rahatsız etmek amma, efendiye söz anlatamadım, dedi.
Allahın bildiğini ne salkıyayım? Ben evvela bu duayı ve bu sözleri pek kalpsizce yorumladım..
Anlaşılan vizite parasının bir kısmını Cenabı Hakka havale edecekler... Bu dua ahret bankası için havalename olsa gerek, diye düşündüm.
Hastalığın ehemmiyetsiz olduğunu söylemesi de manidardı. Ehemmiyetsiz bir hastalığın tedavi ücreti elbette ehemmiyetlisinden daha az olmak lazım gelir. Bir bahçe kirazdan bir tanesini yemeye kıyamayan, mülklerinin gelirini aldıkça sevincinden iğrenç bir surette ağlaşan bu insanlar için bu mantık, gayet tabii görülmeliydi.
Hastayı muayene ettikten sonra karnemi çıkararak reçete yazmaya başladım.
Kadın bu esnada kocasının kulağına bir şeyler söyledi. İhtiyar adam, kızar gibi oldu. Hiddetle:
-Allah aşkına canımı sıkma... Kendi derdim kendime yeter... Bir de seninle mi uğraşayım?
Diye söylenmeye başladı.
Kadın hastalara mahsus titizlikle:
-Olmaz, olmaz. Öldürsen nafile, istemem, diye inat ediyordu.
Başımı kaldırmıştım. İhtiyarla göz göze geldik.
Adamcağız bana izahat vermeye lüzum gördü:
-İnsan, ihtiyarladıkça tuhaf olur Doktor Efendi... Eskiden böyle değildi... Ne dersem yapardı. "İlaç içemem... Doktor Efendi beyhude reçete yazmasın! Diyor.
Cevap vermeden gülümsedim. İçimden:
"Galiba kadın, hasislikte kocasına taş çıkartıyor. İhtimal, ilaç istememesi para gider korkusundan" diye düşündüm. Eve ve eşyaya şöyle bir göz gezdirdim. Hakikaten dedikleri gibiydi. İnsan, kendini zengin bir adamın evinde değil bu günden yarına yiyecek bir şeyi olmayan bir fakirin evinde sanırdı.
Hele hastanın yattığı odaya köpeği bağlasalar durmazdı. İhtiyar kadın, takatsiz başını yastığa bırakmıştı, ağlar gibi bir sesle huysuzluğuna devam ediyordu:
-İstemem... Ben ilacı ne yapayım? Ben ölmek istiyorum... Allah rızası için beni halime bırakın...
Sönük mavi gözlerinden buruşuk yanaklarına yaşlar sızıyordu. İşim bitmişti. Gitmek için ayağa kalktım.
İhtiyar göçmen, mahcup bir tavırla:
-Şu çekmecenin gözünde paralar var evladım. Ücretiniz neyse alın, dedi.
Kadının biraz evvel ölmek istemesi gibi, ihtiyarların bu sözüne de hayret ettim. Bir hasisin yarı açık bir çekmecede külliyetli para bırakması, sonra evine giren bir yabancıya "Elini sok da istediğin kadarını al!" demesi garip değil miydi?
Dört gün sonra beni kirazlı eve bir kere daha çağırdılar. İhtiyar kadın epeyce iyileşmişti. Bana kendi eliyle çay pişirmek için ısrar etti. Öteden beriden konuşmaya başladık. Umduğumun aksine bu ihtiyarın sohbeti çok tatlıydı. Onlara başka yerde rast gelmiş olsaydım,"Ne iyi insanlar" diyecektim. Fakat ne mal olduklarını biliyordum.
Bir aralık, kadın bana çoluğum çocuğum olup olmadığını sordu:
-Çoluk var Büyük Hanım amma, çocuk yok, dedim.
-Allah vermedi mi evladım?
-Keşke vermeseydi Büyük Hanım... İki altıntop gibi evlat vermişti. Fakat iki sene evvel, yirmi gün ara ile ikisini de aldı. Yalnız kaldık.
Allah sana, anasına ömür versin evladım... Gençsiniz Allah yine verir inşallah... Hastalıkları neydi?
-Biri kemik hastalığından ölmüştü. Öteki "Beyin Veremi" denen melun hastalıktan... Yavrumu bir gün kaza ile merdivenden düşürmüşler...
İhtiyarların ikisi birden bir vaveyla kopardılar. Şaşırdım, kadın hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Onun da gözlerinden sessiz yaşlar akıyordu.
Kadın, biraz sükûn bulduktan sonra:
-Vay yavrum, o hastalık senin de yüreğini yaktı, öğle mi? Dedi.
Sonra karşısındaki adamın kendi dertlerini bütün derinliğiyle anlayamayacağından emin, şu hikâyeyi anlattı:
-Biz memleketimizde çok zengindik... Oğullarımız, kızlarımız, torunlarımız vardı... Balkan savaşında kimi öldü, kimi kayboldu. Biz, iki ihtiyar, Zehra ismindeki torunumuzla İstanbul'a geldik. Elimizde çoluk çocuk namına bir o Zehracık kalmıştı. Ölenlerin, kaybolanların muhabbetini ona verdik... Memlekette dünya kadar malımız mülkümüz olduğu halde İstanbul da on parasız kaldık... Efendi ihtiyardı. Çalışacak halde değildi. İstanbul'da bir iki hemşerimiz vardı. Allah razı olsun, onlar ara sıra beş onpara veriyorlardı. Üstsüz, başsız kalmıştık. Zehracık dilenci çocuklarına dönmüştü.
Yedi, sekiz sene evvel şu karşı sokaktaki arsada iki üç meşruta (şartlı) ev vardı. Karı-koca o evlerden birinde bir odacığa sığınmıştık. Bir bahar günü bu bahçenin önünden geçiyorduk. Kirazlar olmuştu. Çocuk değil mi, yavrucak, kırmızı kırmızı görünce kirazlara imrendi. "İlle isterim" diye ağlamaya başladı. Kapının önünde bahçıvan gibi bir adam duruyordu. Yüzümü kızarttım, çocuk için ondan birkaç kiraz istedim. Yüreksiz adam, cevap bile vermedi, başını öte tarafa çeviriverdi. Zehracıkla eve döndük. Çocuk ağlar, ben ağlarım. Bir de üstelik efendiden azar işittim. Hakkı da var ya. Çiftliklerinde yüzlerce fakir besleyen hanedandan " bir adam, çoluk çocuğun dilenci gibi el açmasına razı olur mu? Birkaç gün sonra mahallede oturan başka göçmen çocuklar, Zehracığı kandırmışlar, bu bahçede kiraz hırsızlığına götürmüşler. Bahçıvan: çocukları görmüş, ellerinde taşlar, sopalarla ağaçtan ağaca koşmaya başlamış... Zehracığım hırsızlığa alışık değil... Bahçıvanı görünce korkmuş, adam daha bir şey söylemeden kendini ağaçtan atmış: başcağızı taşa çarpmış... Sevap sahibi bir adam kucağına alıp eve getirdi... Yavrumun sırma gibi saçları vardı... Bu saçların bir parçası kana bulanıp alnına yapışmış... Üç, beş gün sonra Zehra ‘ cık şiddetli bir ateşle hastalandı. Gözleri şaşılaştı, kolları büzüldü. Belediye Hekimini yalvarıp getirdik ."Çocuk ağaçtan düşünce başı zedelenmiş... Beyin veremi olmuş... Allahtan ümit kesilmez amma, ben iyi görmüyorum ," dedi. Yavrucağım birkaç gün sonra ölüp gitti. Biz iki ihtiyar, kuru başımıza kaldık. Bir, iki sene sonra memleketteki mallarımızdan bir kısmını geri verdiler. Yeniden zengin olduk... Lakin biz, artık parayı ne yapalım? ...Biz yaşta insanlar parayı evlatları, torunları için isterler değil mi Doktor Efendi oğlum? Apartmanlarımızın kirasını getirdikleri vakit iki ihtiyar ağlamaya başlarız... Bu paraları sarf edecek kimimiz var ki? Başka mahallelerde oturamadık. Bu evi satın aldık... Sanırım ki, Zehracık, düştüğü şu kiraz ağacında altında gömülüdür. Kiraz mevsimi geldi mi belki bir kaza olur, başka anacıkların yüreği yanar diye karı-koca bekçilik ederiz. Ağaçlara kimseyi yanaştırmayız.
Bu kirazlardan bir tanesini yemek istemeyiz. Zehracık, onlardan bir taneciği için ağlayıp ölmüştü. Kirazlar olduğu vakit onları arabalara doldurur, mezarlığa götürürüz. Zehracığın ruhu için onları para ile kiraz alamayan fukara çocuklarına sepet sepet üleştiririz.

Reşat Nuri Güntekin

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok ‘Aşkun safâsı yok değül ammâ cefâsı çok Şehr-i cemâl o gamze vü ebrû vü hâl ile Hakkâ ne cây-ı dil-keş olur dil-rübâsı çok Bin câna virmeye n’ola bir bûsesini yâr Az olıcak metâ’ olur anın bahâsı çok Hiçbir belâ mı var ki gönül anı bilmeye Seyyâh-ı bî-karârın olur âşinâsı çok Zülf-i siyâh-ı yârda var sad-hezâr çîn El çek tolaşmadan ana Yahyâ hatâsı çok Şeyhülislam Yahya Efendi

Big Bang

Sözlerimi çok kısa tutacağım Kementler atacağım cümle kaygan akıl istihsâline Bozmak pahasına tüm iyi niyetli tertiplerini iyi olmayı becerebilenlerin Sözlerimi çok kısa tutacağım Farkedeceğim taacüple örtünen tüm ayıpları Yansıtarak Şeytanın yangınından aldığım ışığı sevaba Kısılmış gözlerimde görmeye çalışanlar ruhumu Yılgınlığa düşecek küfrümün tınmayan kayıtsızlığıyla Düşlerinde gezeceğim iyi hesap yapabilen herkesin Kimin yoksa dişe dokunur bir endişesi Bir kez daha kanacak o doğru söyleyeceğim yalana Gizli gizli sileceğim noktalarını tüm ف ‘lerin Toz alıyordum diyeceğim gözü açılanlara Bir aşırılığa mecbur etmek için tüm mutedil iyilikleri, kötülükleri Kolay unutulan bir pişmanlık planlayacağım Butonlar koyacağım eylemekten alıkoyan rengarenk butonlar Aklı kalkacak kim varsa aklı sürünen fikirlerle dolu Kolay kopan bağlar kuracağım Anbean hayal kırıklıklarıyla sınayacağım tüm zayıf imanlıları Suyun şeffaflığıyla sırlayarak tüm anlamları Akıtacağım zevk seylab...

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...