Ana içeriğe atla

Ziya Osman Saba ile anılar yolculuğu

Öyle dizeler vardır ki varlığını yaşam boyunca unutturmaz; zaman akıp gitse de insanın belleğinde iz bırakır. O dizelerden yüreğimize, birer yaprak gibi düşer imgeler, çağrışımlar, sesler; ışık ve gölgeler… Sonra yaşam onlarla birlikte sürüp gider…

Hiç unutmuyorum; yıllar önce okuduğum bir şiir, nedense beni öteki şiirlerden daha çok etkilemişti. Henüz ilk gençlik çağında bir öğrenciyken, içimde bu denli yer edinen şiir, “Bu Vakitsiz Giden Yaz”; şairi de Ziya Osman Saba idi. Yaşamı tanıyıp biraz daha olgunlaştığım yıllarda, aynı şiiri yeniden okuduğumda, dizelerinin içimde tamamlandığını ve anlamlarının bende giderek çoğaldığını duyumsamıştım. Güzün gelişiyle güne yağmur gibi damlayan hüzün ve eylül akşamının ürperişleri… Hâlâ içimde aynı duygular:

“Bu vakitsiz giden yaz, erken inen akşamla, / Kapanmış pancurlara dayıyarak başını, / Dinle solgun bahçenin kalbe anlattığını, /Ağacın yaprak yaprak, havuzun damla damla.
Kuşlar sanki yaralı, benzin sararmış gamla, / Duymak güneşin, rengin bizi bıraktığını, / Günler günü vefasız leyleklerin akını. / –Ah uzak palmiyeler... Kaçmak, seninle, yazla.
Çardak altları bitti, bitti üzümün tadı, / Artık ihtiyar çamlar, selviler saltanatı, / İşte bir kere daha haraboldu bahçeler.”
Ürperen vücudunu yavaşça koluma ver. / Gözlerinde okunan bütün hüznü eylülün,
Karanlıktan, geceden, ölümden korkan gönlün.”

Gerçekten de Ziya Osman Saba’nın dünyasında anılar, çocukluk ve hüzün egemen. Fakat o, çok sevdiği dostu Cahit Sıtkı Tarancı gibi karamsar bir şair değil, umudu hüznün içinden sessizce geçiren, aydınlık ve duru dizelerin şairi. Yaşama kabullenişle bakan, onu anlamaya ve güzelleştirmeye çalışan, sevecen bir insan Ziya Osman Saba. Arkadaşı Yaşar Nabi Nayır, ondan şöyle söz ediyor: “Tevazu, tevekkül, kanaat, feragat ruhu onun bütün varlığına sinmişti. Şöhretmiş, paraymış, mevkiymiş, hiçbir yeryüzü minnetine tutkusu yoktu. Öyle büyük büyük istekler de duymamıştı, mutluluğu pek ufak şeylere bağlamıştı: ‘… bir ev, iki odalı bir kulübecik.’ Bütün isteği bundan ibaretti.” (1) Kişilik özelliklerinin şiirlerine yansıdığına birçok kez tanık oldukça, şairi şiirinden, şiiri şairinden soyutlamak olanaksızdır, diye düşünmeden edemiyor insan. Yazanına en yakın olan, en öznel yazınsal tür, şiir değil midir bir bakıma? Şaire, yüreği kadar yakındır yazdığı şiir.
1910’da İstanbul’da doğan Ziya Osman Saba, bir İstanbul tutkunudur. Bu büyük sevginin, aşk derecesindeki bağlılığın yansımalarıyla sık sık karşılaşıyoruz. Doğup büyüdüğü kente yürekten bağlanan şair, gerek şiirlerinde gerekse öykülerinde bu sevgiyi dile getirir; dizeleri, satırları İstanbul’la dopdoludur.
Ziya Osman Saba, sekiz yaşındayken, kendi sözleriyle “O zamanlar pek salgın ve meşhur olan İspanyol nezlesine” yakalanan annesini kaybetti. Mütareke yıllarında, yatılı olarak Galatasaray Lisesi’ne girdi ve 1931’de bu okuldan mezun oldu. Üniversiteyi İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okuyan şair, 1936’da yüksek öğrenimini tamamlayarak bir bankada çalışmaya başladı. Görevinin Ankara’ya nakledilmesi üzerine bir süre başkentte yaşadı. Ancak İstanbul’dan ayrı oluşuna dayanamayan Ziya Osman Saba, istifa ederek İstanbul’a döndü ve Milli Eğitim Basımevi’nde düzeltmen olarak çalışmaya başladı. Geçirdiği kalp rahatsızlığı sonucunda bu görevi yapamayacak duruma gelince evine çekildi. Ölene kadar Varlık Yayınları’nın kitaplarını basıma hazırladı. Aynı kalp hastalığı nedeniyle İstanbul’da öldü. (1957) Çok sevdiği bir yer olan ve annesinin mezarının bulunduğu Eyüp’te toprağa verildi.

Ziya Osman Saba, şiire ilgisini ve yazın dünyasına girişini şöyle anlatmaktadır: “Benden yaşlı akrabalarım, küçükken. ‘Ben şair olacağım!’ dediğimi söylerler. Ben böyle laf ettiğimi hatırlamıyorum ama, bir şair olmayı en güç, en erişilmez bir şey olarak düşündüğümü, şairliği yıllarca hayal ettiğimi pek iyi hatırlıyorum. Nitekim ilk kalem denemelerim de şiir değil nesir olmuştu. Annem, Birinci Dünya Harbi mütarekesi sırasında ölmüştü. Beni Galatasaray Lisesi’ne (O zamanlar henüz Mekteb-i Sultanî) leyli (yatılı) olarak vermişlerdi. İlk yazım bu mektebin ilk sınıflarında, annemin ölümüne dair bir yazı oldu. Onu yine annemin mezarını babamla beraber ziyaret edişimizi anlatan bir yazı takip etti. Bu nesirleri ve daha sonra yazdıklarımı siyah kaplı bir deftere geçirmiş, ilk sayfaya kırmızı-mavi kalemle, doğan mı batan mı olduğu pek de anlaşılmaz bir güneş resmi yapmış ve korkunç bir Arapça hatası da işleyerek en başa, eserime verdiğim adı yazmıştım: ‘Hissiyatlarım’. (2) Mektebimin o mukaddes mor mürekkebiyle yazılmış ‘Hissiyatlarım’ı günün birinde yine romanlarda okuduklarıma özenerek, tutup yaktığıma şimdi ne kadar da yanıyorum! Yavaş yavaş nesrim kafiyeli oluyor; fakat bir türlü şiir yazamıyordum. Kafiyeli, vezinli (tabii hece vezni) ilk şiirimi yazdığımda 17’sinde vardım. Bilmem, nihayet kendime şair diyebilir miydim?” (3) Şairin söz ettiği ilk vezinli kafiyeli şiiri, 6 Kânunisani (Ocak) 1927 tarihli Servet-i Fünun’da sadece Ziya imzasıyla yayımlandı. Şiirin başlığı “Sönen Gözler” di. Bu imza daha sonra Ziya Osman Saba oldu.

Şair, Galatasaray Lisesi’ndeyken, kendi sözleriyle “ teneffüslerde hep kitap okuyan, zayıf bir çocuk olan” Yaşar Nabi (Nayır) ve Sabri Esat (Siyavuşgil); Cevdet Kudret, Vasfi Mahir (Kocatürk), Muammer Lütfi ve Kenan Hulusi (Koray) ile bir grup oluşturarak “Yedi Meşale” adlı ortak bir kitap çıkardı. (1928) Bu kitapta Ziya Osman’ın beş şiiri yer aldı. Daha sonra bu kitabın gördüğü ilgi üzerine Yusuf Ziya (Ortaç) onları Meşale adlı bir dergi çıkarmaya teşvik etti ve parasal destek sağladı. Dergi, ancak sekiz sayı çıkabildi. Meşale dergisinde de Ziya Osman’ın sekiz şiiri yayımlandı. Derginin kapanmasından sonra Milliyet’in edebiyat sayfası ile İçtihad dergisinde yazmaya başlayan Ziya Osman Saba, Yaşar Nabi’nin Varlık’ı çıkarmaya başlamasından sonra bu dergide sürekli yazdı; arada bir şiirlerinin Yücel, Ağaç, Servet-i Fünun gibi dergilerde de yer aldığı görüldü.

Ziya Osman Saba, Galatasaray Lisesi’ni bitirmesine üç yıl kala sınıfta kalınca, bir alt sınıftan gelen Cahit Sıtkı (Tarancı) ile tanışmıştır. Bu tanışma sonucunda Türk yazınında az rastlanan, derin bir dostluk doğmuştur. Tarancı’nın “Ziya’ya Mektuplar” adlı yapıtıyla ölümsüzleşmiş bir dostluktur onlarınki. 1956’da Cahit Sıtkı Tarancı ayrılır bu dünyadan; bir yıl sonra da Ziya Osman Saba sonsuz yolculuğuna çıkar.
Yedi Meşale’nin şiir anlayışını yaşamının sonuna dek sürdüren tek şair odur. İçe dönük bir şair olarak nitelendirilen Ziya Osman, bu özelliğini şiirlerinde de yansıtır. Öykülerinde kendine özgü biçemi dikkati çekmektedir. Saba, bir İstanbul yazarı olarak, çevresindeki değişimin içinde hep incelikleri ve güzellikleri aradı. “Şiirlerinde çocukluk özlemi, anılara düşkünlük, ev-aile sevgisi, yoksul yaşamlara karşı acıma, küçük mutluluklarla yetinme, iyilik düşüncesi, Tanrı’ya şükran, ölüm gerçeğini kabulleniş… gibi konuları işledi. 1940’tan sonra serbest şekillerle de yazdı. Üzgün ve yumuşak, açık ve duru şiirler yazdı. Hikâyelerinde tamamiyle bir hatıra karakteri görülür.” (4) Şiirlerini Sebil ve Güvercinler, Geçen Zaman, Nefes Almak kitaplarında toplayan şair, öykülerini de Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi ile Değişen İstanbul adlı kitaplarda bir araya getirdi.

Bu yazının başlığında bir “anılar yolculuğu” yer aldığına göre, her şeyden önce Ziya Osman Saba’nın anılara, çocukluğa duyduğu derin özlemi ve geçen zaman karşısında duyumsadıklarını dile getiren dizelerini öncelemek gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi adlı öykü kitabında yer alan bazı öykülerden hareketle, Saba’nın öykülerindeki yaşantısal nitelikler ve anı özelliklerine dikkati çekmenin de doğru olacağı kanısındayım.Ziya Osman Saba’nın yaşantılarının, şiir ve öykülerinin mekânı İstanbul kenti, şairin anılar yolculuğunda önemli rol oynuyor kuşkusuz.Şairin çocukluk günlerine özleminin derinliklerinde, annesine duyduğu özlemin yer aldığı kanısındayım.

Ziya Osman Saba, henüz küçük bir çocukken, ev içi yaşantılarından gelen küçük mutlulukların kaynağında annesini görüyor. O, şairin mutlu çocukluk günlerinin başta gelen mimarıdır. Annesini kaybettikten sonra onu arayışını, çocukluğunu arayışına dönüştürecek; çocukluk günlerini ömrünün en güzel dönemi olarak nitelendirecektir. “Nasıl anmazsın o çocukluk günlerini! / Dalda bülbülü vardı, gökte beyaz bulutu. / Annem vardı, babam vardı. / Bahçemizde, ılık, uzayan günlerdi yaz, / Bir beyaz âlemdi kış. / Başkaydı güneşi, böyle değildi ayı. / Bir gün ver bana Tanrım, / Ta çocukluğumdan kalmış…” ( “Nasıl Anmazsın” şiirinden ) “Artık Yaşamak İçin” adlı şiirinde, şair sevgilisiyle herkesten, her şeyden uzak, düşsel bir yerde mutlu günler kurar. Bu mutluluk tablosunda çocukluk yer alır yine: “…Düşünceli yürürken, bir yol dönemecinde / Çıkacak ömrümüze beyaz dallarla bahar. / Hatırlatacak bize şen çocukluğumuzu, / Erguvanlı bir bahçe, mor salkımlı bir duvar. …” Başka bir şiirinde (“Bir Sokakta Giderken”) şair yine yaşantılarının belleğinde bıraktığı izlerden hareket ederek çocukluğuna yolculuğa çıkıyor: “Taşında otlar biten şu sokakta yürümek. / Bir bahçe duvarının kokulu gölgesinden. / Uzakta, mektepteyken okuduğumuz şarkı. / Su içmek o tasasız günlerin çeşmesinden. Kalbe âşina bütün rastladıklarım, / Her şey eskisi gibi, herkes bahtiyar, iyi! / Bana büyük babamı hatırlatan ihtiyar, / Çocukluk arkadaşım, sarı benekli kedi.” Şiirlerdeki naiflik, hem konudan hem de şairin yaşama bakışındaki çocuksu temizlik ve iyilik duygusundan yansımaktadır. Şairin, ayrıntıları, bir çocuğun nesnelere kaygısız ve doğrudan bakışıyla dile getirdiği görülüyor.

Şair, en çok, geçen zaman karşısında hüzne ve korkuya kapılmaktadır. Çünkü zaman yavaş yavaş her şeyi değiştirir; zamanın akışı nedeniyle hiçbir şey aynı kalmaz. Şair, değişimlerin çoğu kez yaşamı olumsuzluğa sürüklediğini düşünerek, güzelliklerin sürekli kalmasını istemektedir. “Geçen Zaman” şiirindeki bazı dizeler şöyledir: “Hiç olmazsa unutmamak isterdim. / Eski geceler, sevdiklerimle dolu odalar… / Yalnız bırakmayın beni hatıralar. / Az yanımda kal çocukluğum, / Temiz yürekli uysal çocukluğum… Ah ümit dolu gençliğim, / İlk şiirim, ilk arkadaşım, ilk sevgim…/ Doğduğum ev. Rahatlayacak içim duysam / Bir tek kapının sesini. / Arıyorum aklımda bir ninni bestesini…” Annesinin sesi ve ev ortamıyla anlam kazanan bir mutluluktur bu. Şairin aile ve ev özlemi de kaynağını anne sevgisi ve özleminden almaktadır. Büyük bir boşluğun dolması; çocuklukta yaşanan derin kırılmanın sevgiye ve mutluluğa dönüşmesi ancak böyle olanaklıdır şair açısından. “Beyaz Ev” adlı şiirinde düşlerinde kurduğu evi, eşi ve aileyi anlatır ince ayrıntılarla. İşte bu şiirden birkaç dize: “ Kapıyı ittiğinde çalacak bir çıngırak. / Duyuyorum o sesi şimdiden, berrak- / Geçeceğim yol, çıkacağım üç basamak / Ellerinden sıyırıp atacağım eldiven, / Her halin, gülüşün, kokun, bütün ruhunla sen! / Ah, bütün bir ömür bırakmayacağım el, / Okşayacağım saç, dinleyeceğim ses, / Bakmakla doymayacağım yüz…”
Şairin geçen zaman karşısındaki tutumu ve annesini yitirmesinden sonra içselleştirdiği derin kırılma “Bir Oda, Bir Saat Sesi” şiirinde olduğu gibi yansımaktadır dizelere: “ Bir oda, içinde bir saat sesi. / Hayatın sırtımdan giden pençesi, / Ve beni maziye götüren bir el, / Eski günlerimiz, sessiz ve güzel…/ Bulduğum kayıplar her günkü yerin / İşte konsol, ayna, köşe minderin, / Bir şey değişmemiş, sanki daha dün. / Dışarıda sükûnu yaz akşamının, / Bahçemiz sulanmış, ıslak her çiçek. / Kapı çalınacak, babam gelecek…” Bu şiirinde de şair, “sırtını bir pençe gibi yaralayan hayat” karşısında kendisini maziye götüren ele bırakıyor elini; eski günlere gidiyor. Ev, bütün sessizliği ve huzuruyla öylece durmakta, eşyalar aynen varlığını korumakta; annesinin kişisel eşyaları da varlığını sürdürmektedir. “Bir şey değişmemiş, sanki daha dün.” dizesi şairin geçen zaman karşısındaki tutumunu yansıtmakta; her şeyin anılardaki gibi kalması dileği ve geçmişe özlem duygusunu yoğun olarak duyumsatmaktadır. Şair, yaşadığı günün gerçeklerinden yaralandıkça çocukluğuna ve annesine sığınır. Bu durum, şairin bir noktada takılıp kalmasına neden olur. Öyle ki onun şiirlerinde saatler çocukluğa kurgulanmıştır; yaşam bu ‘durdurulmuş zaman’ içinden akıp gitse bile şairin gerçek zamanı yalnızca o mutlu ‘çocukluk zamanları’dır. Çünkü orada “anne” vardır. Ayrıca, şiirindeki imgeler dilin anlamlarını çoğaltmada etkili oluyor. “Hayatın sırtımdan giden pençesi” dizesindeki “pençe” sözcüğünün yarattığı imgeler gibi. Şairi geçmişe götüren, anneninki gibi sıcak ve şefkat dolu bir eldir.

Şairin anılar ve geçmişle ilgisi hakkında, Şükran Kurdakul, şunları yazar: “…yaşıtlarından çoğunun çocukluk özlemlerine benzemez onun özlemi. Yaşadığı zaman içinde geçmişi gerçeklemek ister. Eski yıllarına bir anı değeri vermekten çok, yaşarlık kazandırmak ister. Bu nedenle yaşanan zamandan kopuş başlamış, şair koşar adım her şeyin durağanlık kazanacağı bir başka gerçek varsayımına gitmekle mutluluk duygusuna ulaşmıştır.” (5)

Şairin iki öykü kitabından birinin adının Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi olması bir rastlantı sayılmamalıdır. Ziya Osman Saba için fotoğrafın özel bir önemi ve işlevi vardır. İçinde zamanın durduğu, donduğu fotoğraf kareleri, önemlidir şair açısından. İnsanların mutlu anları, sevinçleri o fotoğraflarda sonsuzluğa kavuşur. Şair, sanki yaşamı fotoğraf karelerinden oluşan bir toplam olarak algılar. İnsanın yaşamında ölümsüzleşen anlar vardır ve bunun kanıtı fotoğraflardır. Mutlu çocukluk günlerinden geriye kalan da bir fotoğraftır:
“Çocukluğum, çocukluğum…/ Bir çekmecede unutulmuş, / Senelerle rengi solmuş, / Bir tek resim çocukluğum…” ( “Çocukluğum” şiirinden.) “Ölmek Konusunda” adlı şiirinin bir yerinde şöyle der: “Daha dün gibidir hepsi. / Evlendiğin gün çekilmiş resim. / Mesutsun bak çoluk çocuğunla. / Geçti kaç mevsim…” Şairin fotoğraflarla mutlu anlar arasında bağ kurması, dönemin toplum yaşamını yansıtıyor. 1940’lı yıllarda özellikle İstanbul’da insanlar, nişan, evlenme, doğum, sünnet, mezuniyet gibi mutlu günlerinde fotoğraf stüdyolarına gider ve objektiflere poz vererek mutluluklarını ölümsüz kılmaya çalışırlardı. Herkesin fotoğraflarını kendi çektiği amatör fotoğrafçılık dönemi henüz başlamamıştı.

“Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi” (6) adlı anı-öyküsünde öykü kişisi, (yazar da diyebiliriz) işinden erken çıktığı bir akşam Beyoğlu’na doğru uzanır. Köprü’den Haliç’i ve Boğaziçi’ni selamlayarak geçer, Yüksekkaldırım’dan Tünel’e ve Galatasaray’a doğru çevresini seyrede ede yürümeyi sürdürür. Gördüğü bütün insanların mutlu olduğunu düşünür. Çevredeki bütün mağaza ve dükkânlar sanki bu insanları daha da mutlu etmek için eşya ve mallarını sergilerler. Ziya Osman Saba’nın düşüncesine göre bütün bu eşyalar ancak insanla anlam kazanıyorlar. Vitrinlerdeki ev eşyaları, ev içi mutluluk sahnelerini hazırlıyorlar: “Şu oda takımı ne güzel! İnsan yemekten sonra şu geniş koltukta kimbilir ne kadar rahat eder? Şu abajur, elindeki örgüsüne dalmış karısının yüzüne kimbilir ne tatlı bir pembelik verir? O zaman koca, gazetesini bırakarak karısının seyrine dalar...” (s.4) Bu düşlere dalan yazarın daha sonraki bölümde yapayalnız ve mutsuz olduğunu anlıyoruz: “Ya şu mağazadaki mavi kolye. Tanıdığım kızlardan şu en mavi gözlüsüne ne kadar yaraşacak! Fakat o kız benim sevgilim değil ki!” (s.4) … “Ah şu kadın eşyaları, çamaşırları, elbiseleri satan mağazalar… Düşünüyorum ki, bütün o çamaşırlardan, elbiselerden, mantolardan istediğim kadar alacak param olsa da, onları kullanabilecek, onları giyebilecek, ‘bütün bunlar senin için’ diyebileceğim bir kimsem yok.” (s.4)
Fotoğrafçılar… Onların vitrinlerindeki fotoğraflarda mutlu insanlar gülümser sürekli. “Bütün bu mesut insanlar buralara da saadetlerini tesbit ettirmek için koşuşmuş olacaklar… Bu resimlerde, yaşayacaklarından daha uzun zaman tebessümleri devam edecek.” (s.5) İçeriye, fotoğrafını çektirmeye giren yazarın tek düşüncesi vardır; mesut insanlar gibi olmak, sanki onlardan biriymişçesine poz vermek… Fotoğrafçının uyarısı kesindir: - Lütfen, zorla gülümsemeyin! (s.7) Yazar, bütün mutluluk düşlerini gözünün önüne getirir, fakat boşunadır. “Niçin uğraşıp duruyorum? Niçin kendimi aldatmaya çalışıyorum? Benim asıl mesut zamanlarım ne oldu?” (s. 8) diyerek bir iç konuşmaya dalıp gider. Öykü, çarpıcı bir sonla biter. Fotoğrafçı, siyah örtüsünü başından atarak doğrulur. Sıkılmış olduğu, yüzündeki terden anlaşılmaktadır. Umutsuzca şöyle der: -Beyim, mâzur görün, sizin fotoğrafınızı çekemeyeceğim. (s. 8) Bu söz, bütün bir öyküyü ve yazarın dramını özetlemektedir. İç konuşmalar ve işlevsel ayrıntılarla psikolojik derinlik kazanan öykü, yapayalnız bir insanın hüzünle dolu siyah-beyaz fotoğrafını sayfalara düşürür.

Eleştirmen Semih Gümüş’ün belirttiği gibi “Ziya Osman Saba’nın ayrıksı öykü dünyası nedense gözden uzak düşmüştür.”(7)Üzerine titizlikle eğilmeyi ve derinlikli araştırmaları bekleyen öyküleri var Ziya Osman Saba’nın. Semih Gümüş, Öykünün Bahçesinde adlı kitabının “Kısa Öykü Nerede Biter?” başlıklı bölümünde Saba’nın bu öyküsünü özellikle bitiş noktası açısından değerlendirir: “Geleneksel öykü anlayışına oldukça yakın duran Ziya Osman Saba’nın güzelim öyküsü ‘Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’ bile, fotoğrafını çektirmek isteyen öykü kişisine, fotoğrafçının, ‘Beyim mazur görün, sizin fotoğrafınızı çekemeyeceğim’ deyişiyle son bulur. Bu tümce okurda, sanki asıl bu son sözden sonra bir şeyler olması gerektiğini çağrıştırmaz mı? Kimi okurda belki, ama elbette öyküde olacaklar çoktan olmuş, okur alacağını çoktan almıştır. Sonra kendi alımlama yetisi içinde bir süreci de başlatmıştır o sırada…” (8)

Ziya Osman Saba’nın işlediği konulardan biri de küçük mutluluklar ve yaşama sevincidir: “Sürahide, ışıl ışıl içilecek su. / Deniz kokusu, toprak kokusu, çiçek kokusu. / Yüzüme vuran ışık, kulağıma gelen ses. Ah, bütün sevdiklerim, her şey, herkes…/ Anlıyorum, birbirinden mukaddes / Alıp verdiğim her nefes.” (“Nefes Almak” adlı şiirinden)

“Kış bitti… Uzaklarda ilk ümitler gibi yaz. / Duyuyorum bu sabah kış içimden çıkalı, / İçimin dört duvarı bembeyaz badanalı. / Ah, sade nefes almak, göğsüme dolan bu haz…” (“Beyaz” başlıklı şiirden.) Şairin birçok şiirinde hüzün duygusu egemendir. Sesler, imgeler, çağrışımlarla duyumsanan “öksüz bir ruhun” hüznüdür bu: “…Akşam saçaklarında kuşlardan gelen hüzün / Oluklarda yağmurun mırıldandığı masal / Odanın loşluğunda sessiz açılan mangal: / Doğan bir mehtap gibi ılık ve pembe yüzün. Perdeler, o uzak teselli göklerden inen, / Son gürültüler artık, son tramvay, son tren, / Odamıza sığındı, sus, ruhu bir öksüzün.” (“Geçen Zaman” başlıklı şiirinden.)

Önceden belirttiğim gibi, İstanbul sevgisi derinden yansır Ziya Osman Saba’nın yapıtlarına. Anılarının arka planında çoğu zaman bu büyüleyici kent vardır. Şair, İstanbul’u ayrıntılarda yaşar; İstanbul bu ayrıntılarda soluk alır. “Misakımilli Sokağı No 37” adlı şiirinde şair, çocukluğundaki mahalleye, sokağa ve doğup büyüdüğü eve doğru uzanır. Akşamlar kaymak yoğurtçularla iner, saatler ilerledikçe bozacıların sesi duyulmaya başlar. Arnavutkaldırımlarını sevdiği bir sokaktır burası. “Çocukluğu orada dünyayı görmüş” tür. Yıllar önce havagazı fenerlerinin yandığı sokakta fenerin ışığı rüzgârla açılıp kapanır... Ahşap evler, geçen zaman içinde değişmişlerdir: “Yabancı perdeler asılmış penceresi, / Bir vakitler içinde çocukluğumun oturduğu. / -Yeni kiracılar evlatsız besbelli- Şimdi birkaç saksının durduğu. / Söz birliği etmiş şimdi saksılar, perdeler, / Elektrik lambasıyla değiştirilen fener. / O sokağa ne zaman yolum düşse, bir ses: Günler geçti, geçti, geçti... der.”

Şairin betimlediği varlıklara kişilik kazandırması, yazdıklarına bir masal havası vermektedir. “İstanbul” şiiri başlı başına büyülü bir masaldır. O masalın dizelerinden kentin bütün güzelliği görünür. “Seni görüyorum yine İstanbul / Gözlerimle kucaklar gibi uzaktan / Minare minare, ev ev / Yol, meydan.” dizeleriyle başlayan şiirde Boğaziçi’nde bir iskeleden kalkan vapurun sesi duyulur, bembeyaz Kız Kulesi mavi sularda görünür, bütün semtler taşıdıkları anılarla tek tek yer alır; Beşiktaş, Küçüksu, Eyüpsultan, Rumelihisarı, Kadıköy, Üsküdar... Köprü’de duruşunu, Adalar’ı, Beyoğlu’nu anlatır şair. İstanbul eski bir türküdedir şimdi de: “Bulut geçer üstünden / Gemi gelir yanaşır / Bir eski türküdür, kulağıma fısıldar / İçi dolu çamaşır” Ziya Osman Saba’nın İstanbul’u yalnız bu kadar değildir. O madalyonunöteki yüzünü de gösterir; kentin arka yüzüdür bu: “Garip İstanbul’umun Türküsü” şiirinde bambaşka bir İstanbul’u anlatır: “Garip İstanbul’umun türküsü... / Topkapılısı, Karagümlüklüsü, Eyüplüsü. / Fakiri, fukarası, dulu, yetimi, / Gariplerin türküsü... Garip İstanbul’umun türküsü... Her sabah o tramvay, otomobil gürültüsü, / Herkesin bin türlü işi, / Araba sürücüsü, sokak süpürücüsü.”

Ziya Osman Saba’nın Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi adlı kitabında yer alan “Bıraktığım İstanbul” (9) öyküsü, “İstanbul” başlıklı şiirinin, düzyazı biçimidir sanki. Yaşanmışlıktan gelen, özümsenmiş, içselleşmiş bir sevgidir şairin İstanbul’a hissettiği. İstanbul betimlemeleri, gözlemlere dayalıdır: “Daha yakınlarımızda, dört bir tarafımızda ise asıl şehir, çeşit çeşit yapılar, damlarla şekil alıyor, kubbe kubbe kabarıyor, minarelerle fışkırıyordu. Bütün manzarayı hareketsizleştiren o hiç rüzgârsız, çok durgun, ılık akşamlardan biriydi. Bakırköy üzerlerinde birkaç bulut, etekleri bir yangınla yandıktan sonra söndürülmüş ağır perde parçaları gibi ufka asılakalmıştı.” (s.16) Bu betimlemede bilinçli bir durağanlaştırma söz konusudur; şair, kentin günbatımındaki fotoğrafını çekmiş gibidir.

Ziya Osman Saba, anıların, geçmiş zamanın ve çocukluğunun ardına düşürdüğü dizeleri, İstanbul’a (d)uyarlı yüreği, mutlu fotoğraflara dönüştürmek istediği kırılmaları ve hüznüyle, yazınımızda önemli bir kişilik olarak kalmayı sürdürecek; şiir ve öykülerinin yeni açılımlarıyla değeri daha iyi anlaşılacaktır.


Hülya Soyşekerci


Dipnotlar:
(1) Yaşar Nabi Nayır, Varlık, 1977’den aktaran Ahmet Necdet, “Modern Türk Şiiri”, Yönelimler, Tanıklıklar, Örnekler, Broy Yayınevi, İstanbul, Ekim, 1993.
(2) Arapça’da “Hissiyat”; “duygular” anlamına gelen çoğul bir sözcüktür. Ayrıca –lar çoğul eki almasına gerek yoktur. ( Yazarın notu)
(3) Mustafa Baydar, “Edebiyatçılarımız Konuşuyor”, Varlık Yayınları, İstanbul, 1976’dan aktaran Atilla Özkırımlı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, Cilt 4, s. 1002, Cem Yayınevi, İstanbul, 1990, 5. basım.
(4) Behçet Necatigil, “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü”, SABA, Ziya Osman, maddesi, Varlık Yayınları, İstanbul, 1980.
(5) Şükran Kurdakul, “Çağdaş Türk Edebiyatı”, Cilt:3, Cumhuriyet Dönemi /1. kitap (Şiir) Bilgi Yayınevi, Ankara, Genişletilmiş 2. Basım, Şubat 1992, s. 152.
(6) Ziya Osman Saba, “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi”, hikâyeler, Varlık Yayınları, İstanbul, Mayıs 1962, 2. Basılış, s. 3-8.
(7) Semih Gümüş, “Öykünün Bahçesinde”, eleştiri, Adam Yayınları, İstanbul, Ekim 2003, Genişletilmiş ikinci basım, s. 14.
(8) Semih Gümüş, a.g.y., s. 23.
(9) Ziya Osman Saba, a.g.y., s. 16
Şiir Metinleri:
“Bu Vakitsiz Giden Yaz”, “Beyaz” : SEBİL VE GÜVERCİNLER (1943)
“Nasıl Anmazsın”, “Artık Yaşamak İçin”, “Bir Sokakta Giderken”, “Geçen Zaman”, “Beyaz Ev” “Çocukluğum” : GEÇEN ZAMAN (1947, 1961)
“Ölmek Konusunda” , “Nefes Almak” , “Misakımilli Sokağı No 37”, “İstanbul” , “Garip İstanbul’umun Türküsü” : NEFES ALMAK (1957, 1962)
GEÇEN ZAMAN-NEFES ALMAK (Kitaplarının toplu basımı, 1974)
Ziya Osman Saba ile İlgili Kaynakça:
(Ölümünün 10. Yılı dolayısıyla) Varlık, özel sayı, 1 şubat 1967.
Onger, Fahir, Varlık, Şubat, 1970.
Onger, Fahir, Fikirler, Temmuz, 1947.
Timuçin, Afşar, Ziya Osman ve Mutluluğu, Yeni Edebiyat, c.II, sa.4, Şubat 1971.
(Yasakmeyve dergisi sayı 17’de yayımlandı.)




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok ‘Aşkun safâsı yok değül ammâ cefâsı çok Şehr-i cemâl o gamze vü ebrû vü hâl ile Hakkâ ne cây-ı dil-keş olur dil-rübâsı çok Bin câna virmeye n’ola bir bûsesini yâr Az olıcak metâ’ olur anın bahâsı çok Hiçbir belâ mı var ki gönül anı bilmeye Seyyâh-ı bî-karârın olur âşinâsı çok Zülf-i siyâh-ı yârda var sad-hezâr çîn El çek tolaşmadan ana Yahyâ hatâsı çok Şeyhülislam Yahya Efendi

Big Bang

Sözlerimi çok kısa tutacağım Kementler atacağım cümle kaygan akıl istihsâline Bozmak pahasına tüm iyi niyetli tertiplerini iyi olmayı becerebilenlerin Sözlerimi çok kısa tutacağım Farkedeceğim taacüple örtünen tüm ayıpları Yansıtarak Şeytanın yangınından aldığım ışığı sevaba Kısılmış gözlerimde görmeye çalışanlar ruhumu Yılgınlığa düşecek küfrümün tınmayan kayıtsızlığıyla Düşlerinde gezeceğim iyi hesap yapabilen herkesin Kimin yoksa dişe dokunur bir endişesi Bir kez daha kanacak o doğru söyleyeceğim yalana Gizli gizli sileceğim noktalarını tüm ف ‘lerin Toz alıyordum diyeceğim gözü açılanlara Bir aşırılığa mecbur etmek için tüm mutedil iyilikleri, kötülükleri Kolay unutulan bir pişmanlık planlayacağım Butonlar koyacağım eylemekten alıkoyan rengarenk butonlar Aklı kalkacak kim varsa aklı sürünen fikirlerle dolu Kolay kopan bağlar kuracağım Anbean hayal kırıklıklarıyla sınayacağım tüm zayıf imanlıları Suyun şeffaflığıyla sırlayarak tüm anlamları Akıtacağım zevk seylab...

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...