17 Eylül 2026

Bir Duanın Yolculuğu: “Şimdi Değil”den “Bir On Yıl Daha”ya, “Biraz Daha”dan “Artık Hazırım”a

Divanenin Duası

yaza yaza, kaza kaza,
içimde sonsuzun kapısını
açmadan ardına kadar,

yonta yonta aklın taş ocağında
kuşa benzettiğim sözlerin
kanat takıp da koltuk altlarına,

dualar, şükürler, şiirler niyetine
uçurmadan göklere,
ölmek istemiyorum, ölmek!

bir on yıl daha, Allah'ım,
bir on yıl daha
bu divane çırağına!

Cahit Koytak

Bir şiirin insanın karşısına ne zaman çıkacağını, çıktığında hayatının hangi yerine dokunacağını önceden bilmek mümkün değil. Bazı şiirleri okuruz ve geçeriz. Bazılarıysa bizi bir yerde bekliyordur; yıllar önce yaşadığımız, belki kimseye tam olarak anlatamadığımız bir ânın kapısını açar. Cahit Koytak’ın Bir On Yıl Daha şiiri, 2020 yılında benim karşıma çıktığında böyle bir kapı açıldı.

2010 yılının başlarında Karamürsel Acil Servisi’ne gitmiştim. Bir enfeksiyon geçirmiştim; halsizdim. Doktora antibiyotik alerjim olduğunu söyledim. Biraz duraksadı ama yine de iğneyi yaptırdı. Üç-beş dakika içinde şoka girdim.

Başıma toplanıp beni yatırdıklarını ve müdahale ettiklerini hatırlıyorum. Damar yolu açılıyordu. Bütün vücudumun gözeneklerinden ateş çıkıyor gibiydi. Bir ara tuvalete gitmem gerektiğini söyledim. “Buraya yap,” dedi doktor. “Büyük ama,” dedim. “Olsun,” dedi. Sonradan öğrendim ki alerjik şoka giren kişide gerçekte olmayan bir tuvalet ihtiyacı hissedilebiliyormuş.

O geceden aklımda kalanların bazıları bulanık, bazılarıysa şaşırtıcı biçimde canlı. Bir ara doktor hanımın, “Ahmet, benimle kal, benimle kal,” dediğini hatırlıyorum. Tam o sırada, belki de filmlerde gördüğüm sahneleri andıran bu sesleniş, durumumun ciddiyetini fark ettirmiş olmalı ki hayatımda daha önce hiç bu kadar yalın biçimde söylemediğim bir şeyi söyledim:

“Allah’ım, çocuklarım büyüyor. Hiç olmazsa kızlarımın düğününü görmek istiyorum. Şimdi değil. Şimdi değil.”

Bu cümlemden sonrasını hatırlamıyorum.

O geceyi sabah ettik.

Ertesi sabah doktor hanım bana, “Ahmet Bey, ömrümden iki yıl aldınız,” dedi.

Sonra beni kalp hekimine götürdüler. Orada da doktor, “Şanslıymışsınız ki acilde uzman bir doktor varmış, yoksa şimdi burada olmayabilirdiniz,” dedi.

İnsan böyle bir cümlenin ne anlama geldiğini o anda bütünüyle kavrayamıyor. Ölümün kıyısından dönmek, geriye dönüp bakıldığında daha başka bir anlam kazanıyor. Hayat devam ediyor; çocuklar büyüyor, evler değişiyor, yıllar birbirinin içine karışıyor. Bir zamanlar yalnızca birkaç dakika sonrasını görebilmek için edilen dua, yıllar sonra hayatın içinde gerçekleşmiş küçük bir mucize gibi beliriyor.

Yıllar geçti.

Kızlarım evlendi.

Sonra 2020 yılında, ikinci evliliğimde bir kızım daha oldu.

Tam o sıralarda Cahit Koytak’ın bu şiiri karşıma çıktı. Şiirdeki “bir on yıl daha” sözü, benim için bir edebiyat cümlesi olmaktan çıktı. Onu okurken içimden başka bir cümle geçti:

“Allah’ım, kızımın beni hatırlayacağı kadar bir süre daha istiyorum senden.”

Koytak’ın şiirinde şair, henüz tamamlayamadığı sözleri, duaları, şiirleri göklere uçurmadan ölmek istemiyor. Benim duam ise biraz başkaydı. Ben artık yapacaklarımın tamamlanmasını değil, küçük kızımın hafızasında yer edinebilecek kadar daha yaşamayı diliyordum.

Belki ölümsüzlük dediğimiz şey bundan daha büyük bir şey değildir.

Dualara icabet eden el-Mucîb, bu duama da icabet etmiş olmalı ki kızım bugün altı yaşına geldi.

Geçen yılın sonunda Georgi Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm kitabı yayımlandı. Kitabı bulup bir an önce okumak için günlerce aradım. Siparişim gelene kadar PDF’ini bulup okudum. Kitapta karşıma çıkan şu cümle de bu yüzden bende derin bir iz bıraktı:

“Üzüldüğüm tek bir şey var. Biraz daha yaşamak isterdim, şu çocuğun beni hatırlaması için, başka bir şey istemiyorum. Şu çocuğun beni hatırlaması için.”

Buradaki ölümsüzlük fikri, insanlığın yüzyıllardır peşinden koştuğu büyük ve gösterişli ölümsüzlükten çok daha sade bir yere çekilir: Bir çocuğun hafızasında kalabilmek.

Belki insanın ölüm karşısındaki en sahici arzularından biri budur. Bir anıt istemek değil; bir kitapta sonsuza kadar yaşamak değil; adının tarihe geçmesini istemek bile değil. Bir çocuğun zihninde birkaç görüntü, birkaç cümle, bir ses, bir dokunuş, bir baba yüzü olarak kalabilmek.

Benim için Cahit Koytak’ın şiiriyle Gospodinov’un cümlesi, yıllar arayla aynı duanın iki ayrı biçimi oldu.

Geçen yıl Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm kitabını okurken, yaptığım alıntıların altına torunlarımla çekilmiş bir fotoğrafımı koydum. O sırada yine aynı şeyi söyledim:

“Allah’ım, torunlarımın da beni hatırlayacağı kadar bir süre istiyorum.”

Bu kez istediğim şey biraz daha farklıydı. Artık yalnızca bir çocuğun değil, torunlarımın da hafızasında kalabilmek istiyordum. Bir insanın hayatının geride bıraktığı en büyük mirasın bazen kitaplar, eşyalar veya servetler değil, başka insanların hafızasında bıraktığı küçük izler olduğunu düşündüm.

Sonra geriye dönüp baktığımda tuhaf bir bütünlük gördüm.

2010 yılında ölümün kıyısında, “Şimdi değil,” demiştim.

2020 yılında kızım doğduğunda, “Kızımın beni hatırlayacağı kadar bir süre daha,” diye dua ettim.

Geçen yıl torunlarımla fotoğrafımı koyarken de, “Torunlarımın beni hatırlayacağı kadar bir süre,” dedim.

Rabbim üçünde de dualarıma icabet etti.

Bunun ötesinde yarının ne getireceğini bilmiyorum. İnsan geleceği için ne kadar hesap yaparsa yapsın, hayatın kendine ait bir zamanı var. Şimdi geriye dönüp baktığımda, bir zamanlar ölümün karşısında “Şimdi değil,” diye yalvaran adamla bugünkü ben arasında uzun bir yol olduğunu görüyorum.

Bir zamanlar Rabbinden biraz daha süre isteyen adam gitmiş; onun yerini, artık ‘Hazırım,’ diyebilen bir adam almış.

Şimdi geriye kalan zamana bakarken içimde eskisi gibi bir telaş yok. Çünkü bir zamanlar uğruna dua ettiğim günlerin çoğunu gördüm. Kızlarımın düğünlerine yetiştim. Küçük kızımın beni hatırlayacağı yaşına geldim. Torunlarım oldu; onların hafızasında da yer edindim.

Ve galiba insanın duası da zamanla değişiyor.

Bir zamanlar “Şimdi değil,” diyordum.

Sonra “Bir on yıl daha” dedim.

Sonra “Biraz daha...”

Şimdi ise içimden ilk defa başka bir cümle geçiyor:

Ne zaman dersen, Rabbim.”

Belki “artık hazırım” demek tam da budur: Ölümü istemek değil; bana verilmiş olan zamana şükredip, bundan sonrasını Rabbimin takdirine bırakabilmek.

Yine de Rabbimin huzuruna çıkarken elimde götüreceğim büyük bir şey olmadığını biliyorum.

Heybem boş.

Üstelik yalnızca boş değil; günahlarla da gidiyorum.

Bunu kendimden saklayacak değilim.

Ama insanın son sığınağının zaten kendi yaptıkları olmadığını düşünüyorum. Ben amellerime güvenerek değil, Allah’ın affına, merhametine ve bağışlamasına sığınarak bakıyorum o güne. Günahlarımı inkâr ederek değil, onlarla birlikte; eksiklerimi gizleyerek değil, onları bilerek.

Belki kulluğun en yalın hâli de burada başlıyor: İnsanın elindekilerin aslında ne kadar az olduğunu anlamasında.

Cahit Koytak’ın şiirindeki “bir on yıl daha” isteğini bugün yeniden okuyorum. Bir zamanlar o dize bana ölümden biraz daha uzaklaşma arzusunu düşündürürdü. Şimdi ise başka türlü okuyorum.

İnsan bazen yaşamak için değil, tamamlanmak için zaman ister.

Benim için o zaman verildi.

Hem de bir kez değil.

Şimdi şiirin sonuna geldiğimde, “bir on yıl daha” demiyorum.

Ne kadar kaldıysa, o kadar.

Yarın ne getirir, bilmiyorum.

Ama artık biliyorum ki ölümden önce istediğim şeylerin çoğunu Rabbim bana verdi.

Gerisini de O bilir.

Ben de, elim boş olsa bile, O’nun affına ve merhametine sığınarak huzuruna çıkmayı ümit ediyorum.

08 Eylül 2026

Mohsen Namjoo’nun Eve Dönüş Hikâyesi

Bazı sanatçıların hayatında belli cümleler vardır. Söylendiği anda yalnızca bir konserin, bir şarkının ya da bir gecenin cümlesidir bunlar. Yıllar sonra aynı cümleye dönüp baktığınızda ise aslında bir hayatın özeti olduğunu fark edersiniz.

Benim için Mohsen Namjoo'nun yıllardır aklımda kalan cümlelerinden biri buydu:

Ülkemde herkes uyurken bir girip çıksam yeter bana.”

Yıllar önce paylaştığım konser kaydının altına bunu yazmıştım. Namjoo için İran artık kolayca dönülebilen bir ülke değildi. Sürgün, uzaklık ve memleket hasreti onun müziğinin yalnızca arka planı değil, zaman zaman doğrudan konusu olmuştu.

O cümlede memlekete dönüş arzusu bile ne kadar küçültülmüş, ne kadar mütevazı bir dile çevrilmişti: Ülkesinde kalmak değil; herkes uyurken yalnızca girip çıkmak.

Namjoo'nun kendi ülkesine dönme hakkı bile elinden alınmış ve o da bu hakkın en küçüğüne razı olmuştu.

Belki de bu cümlenin bende bu kadar derin bir karşılık bulmasının başka bir nedeni var.

Seksenlerin ortalarında İran'a gitmiştim. Daha sonra kendi memleketime, doğduğum şehre döndüm. Fakat o gün anne babamın yanına gidemiyordum. Otelde kalmak zorunda kalmıştım.

Yanımda Önder vardı.

O gece ona gözyaşları içinde şöyle demiştim:

“Bağırsam duyacakları kadar yakınım ama yanlarına gidemiyorum.”

İnsan anne babasına bu kadar yakın olup yine de yanlarına gidemeyince, mesafenin kilometreyle ölçülmediğini öğreniyor.

Bir şehir, birkaç sokak, hatta belki birkaç yüz metre ötede olabilirler. Sesinizi duymaları mümkündür. Fakat arada görünmeyen, aşılması mümkün olmayan bir sınır vardır.

İnsanın en çok eve dönmek istediği anda evine girememesi...

Bunu bir kez yaşamışsanız, sürgünün ne demek olduğunu yalnızca tarih kitaplarından öğrenmezsiniz.

Bu yüzden Namjoo'nun Ülkemde herkes uyurken bir girip çıksam yeter bana” cümlesini yıllar önce duyduğumda, belki de içimde başka bir cümlenin yankısını duyuyordum:

“Bağırsam duyacakları kadar yakınım ama yanlarına gidemiyorum.”

Sonra 2019'da Namjoo'nun hayatına daha ağır bir ayrılık girdi.

San Francisco'daki konserinden birkaç saat önce annesinin öldüğü haberini aldı. Konseri iptal etmedi. Sahneye çıktı. Bir süre sonra haberin ağırlığı sahnenin üzerine çöktü. Ağlamaya başladı. Ardından Toranj'ı ayakta söyledi.

O anda sahne artık bir konser sahnesi olmaktan çıktı. Bir oğlun annesine yetişemediği, annesinin ölümüne uzaktan tanıklık etmek zorunda kaldığı bir yas yerine dönüştü.

Bir insanın ülkesine dönememesi başka bir acıdır; annesinin ölümüne yetişememesi ise o sürgünün en kişisel biçimlerinden biridir.

Ben anne babanın yanına gidememenin ne demek olduğunu biliyorum.

Otel odasında, doğduğunuz şehirde, anne babanızın belki birkaç dakika ötede olduğunu bilerek kalmanın ne olduğunu biliyorum.

Onlara ulaşamamanın insanın içinde nasıl fiziksel bir ağrıya dönüştüğünü biliyorum.

Fakat Namjoo'nunki bundan da ağırdı.

Çünkü onun gidemediği yer yalnızca anne babasının evi değildi artık.

Annesinin kendisiydi.

Ve yıllar geçti.

Namjoo nihayet İran'a döndü.

Yaklaşık yirmi yıl sonra gerçekleştirdiği bu dönüşü duyururken kullandığı sözler de dikkat çekiciydi:

Merhaba arkadaşlar, ben Mohsen Namjoo.

Bu videoyu izlediğinizde ben ya Tahran'a giden uçakta olacağım ya da bizzat vatan toprağında.

Yaklaşık yirmi yıl sonra... Şartlar öyle bir noktaya geldi ki, iki üç gün önce Billboard sitesine verdiğim röportajda da söylediğim gibi, gerçekten hayatımın öyle bir aşamasına geldim ki artık ‘yeter, kâfi’ diyorum.

Gurbet benim için gerçekten bitti.

Benim için İran'da müzik yapabilmemin ya da kültürel faaliyetlerde bulunabilmemin gerçekten hiçbir önemi yok. Önemli olan orada, vatanda olmak; arkadaşlarımın, ailemin, kız kardeşlerimin ve akrabalarımın yanında olmak.

Ve bilmiyorum... şu ömrümden geriye kalan birkaç sabahı onların yanında geçirmek ve hayatın tadını çıkarmak istiyorum.”

Bu sözleri yıllar önceki cümlenin karşısına koyduğunuzda insanın içine tuhaf bir duygu yerleşiyor:

Ülkemde herkes uyurken bir girip çıksam yeter bana.”

Artık girmesine izin verilen bir ülke vardı.

Fakat eve dönüş, sandığı kadar basit değildi.

Çünkü döndüğü evde annesi yoktu.

Ve şimdi, annesinin mezarı başında ona yazıyor:

Anneciğim, sanki senin devamınım.
Dua et, sonum hayırlı olsun.”

Bu ilk cümle bile başlı başına ağır.

Sanki senin devamınım.”

Annesi artık yok; fakat o kendisini annesinin hayatından kopmuş biri olarak değil, onun devamı olarak görüyor. Anne-oğul ilişkisini ölümün bile kesemediği bir devamlılık içinde kuruyor.

Sonra metin bambaşka bir yere dönüyor:

Bazı insanların cehaleti, iftirası ve benim dürüst ve bağımsız yaşamama dair kuşkuları karşısında sabırlı olabilmem için dua et.”

İşte burada Namjoo'nun bugünkü metni yalnızca bir yas metni olmaktan çıkıyor.

Çünkü annesinden yalnızca özlemine dayanabilmek için dua istemiyor. İnsanlara karşı dayanabilmek için dua istiyor.

“Cehalet.”

“İftira.”

“Kendi dürüst ve bağımsız hayatına yöneltilen kuşkular.”

Bu kelimeler, Namjoo'nun hayatının başka bir yüzünü açıyor. Yıllarca ülkesinden uzakta yaşamasının, sanatını başka ülkelerde sürdürmesinin, kendi yolunda yürümesinin arkasında yalnızca bir memleket hasreti değil; insanın kendi hayatını kendi iradesiyle kurma mücadelesi de var.

Üstelik “dürüst ve bağımsız yaşamak” ifadesi özellikle önemli.

Çünkü Namjoo annesinden kendisini insanların gözünde aklamasını istemiyor. Onların cehaletini ortadan kaldırmasını da istemiyor. Bütün bunların karşısında kendisinin sabırlı kalabilmesini istiyor.

Bu, metnin ahlaki merkezini oluşturuyor.

Annesi artık hayatta değil; fakat Namjoo hâlâ onun duasına ihtiyaç duyuyor. Dünyanın haksızlığı karşısında, insanların iftirası karşısında, kendi doğruluğundan şüphe edilmesi karşısında annesinin duasını bir sığınak olarak görüyor.

Ve sonra birden, bütün bu sabır talebinin ardından, çok daha karanlık bir cümle geliyor:

Anne, hiç olmamam için dua et.”

Bu cümlenin hemen öncesindeki “sabırlı olabilmem için dua et” ile hemen sonrasındaki “hiç olmamam için dua et” arasındaki mesafe çok kısa.

İnsanlardan gelen cehalet, iftira ve kuşku karşısında sabır isteyen aynı insan, bir anda annesinden hiç olmamak için dua ediyor.

Ardından dünya büyüyor:

“Bu dünyanın inişini de çıkışını da gördüm…
Doğusunu da batısını da…
Uzak ufuklarını baştan başa dolaştım.”

Bu birkaç satırda Namjoo'nun sürgün hayatının bütün coğrafyası beliriyor.

Doğu ve Batı.

Yakın ve uzak ufuklar.

Dünyanın inişi ve çıkışı.

Yıllarca dünyanın farklı yerlerinde yaşamış, konserler vermiş, dolaşmış bir insan konuşuyor.

Fakat bütün bu genişliğin sonunda ulaştığı yer yine annesinin mezarı.

Bu, çok çarpıcı bir terslik yaratıyor: İnsan dünyanın sınırlarını genişlettikçe, dönebileceği yer daralıyor. Tıpkı Toranj’daki o cümlede olduğu gibi: “Bugünlerde dünya benim için evimden bile daha küçük.

Doğu ve Batı geçilmiş, uzak ufuklar dolaşılmış; ama insanın sonunda vardığı yer bir mezarın başı.

Ve son cümle:

Dua et, şu birkaç günlük ömür de bir an önce geçsin ve bitsin…”

Buradaki “birkaç günlük ömür” ifadesi de özellikle dikkat çekici. Çünkü İran'a dönüşünü anlatırken de hayatının geri kalanını “birkaç sabah” olarak küçülten bir zaman duygusu vardı. Dünyayı dolaşmış, uzun yıllar sürgünde yaşamış bir insanın zaman algısı giderek daralıyor.

Önce ülkeye girmek istiyordu.

Sonra ailesinin yanında birkaç sabah geçirmek istiyordu.

Şimdi ise birkaç günlük ömrün geçip bitmesini istiyor.

Bu üç cümle arasında yıllar var ama aynı insan konuşuyor.

Yıllar önce:

Ülkemde herkes uyurken bir girip çıksam yeter bana.”

2019'da annesinin ölüm haberini aldıktan sonra sahnede:

“Toranj.”

Ve şimdi annesinin mezarı başında:

Anneciğim, sanki senin devamınım.”

Bütün bunları yan yana koyduğunuzda Namjoo'nun hikâyesi yalnızca sürgünde kalmış bir müzisyenin hikâyesi olmaktan çıkıyor.

Çünkü onun için “ev” hiçbir zaman yalnızca İran olmadı.

Ev, annenin bulunduğu yerdi.

Belki de bu yüzden İran'a dönmek, onun hikâyesinin sonu değil. Tam tersine, çok daha acı bir gerçekle karşılaşmasıydı:

İnsan bazen yıllarca ülkesine dönmeyi bekler ve sonunda ülkesine döndüğünde, aslında dönmek istediği kişinin artık orada olmadığını anlar.

Namjoo ülkesine döndü.

Ama annesine ancak mezarının başında dönebildi.

Ve bu yüzden bugün annesine söylediği “sanki senin devamınım” cümlesi, yıllar önceki “ülkemde herkes uyurken bir girip çıksam yeter bana” cümlesinin karşısında durduğunda daha da ağırlaşıyor.

Bir zamanlar kendi ülkesine giremeyen bir adam vardı.

Sonra annesinin ölümüne yetişemeyen bir oğul oldu.

Yıllar sonra ülkesine dönen bir adam oldu.

Ve sonunda annesinin mezarı başında, dünyanın doğusunu ve batısını görmüş, uzak ufukları dolaşmış biri olarak annesine seslendi:

“Dua et, şu birkaç günlük ömür de bir an önce geçsin ve bitsin...”

Belki Namjoo'nun bütün hikâyesini anlatan şey tam da burada.

Gidemediği yere şarkılarıyla gitti.

Dönemediği eve müziğiyle döndü.

Annesinin ölümünde onun yanında olamadı.

Yıllar sonra ülkesine döndüğünde annesinin mezarına gitti.

Onun annesi öldü. Artık annesine ancak dua okuyabilir.

Benim annem yaşıyor. Ben hâlâ ondan dua isteyebilirim:

Anneciğim… dua et, bu kısacık ömür de bir an önce geçip bitsin…