Seni bir görüp bir yitirmek seni,
Seni bir görüp bir yitirmek,
Gür bir ormanda ayrı türden bir ağaç gibi,
Hedefine varmayan bir serseri kurşun,
Ya da bir büyük kavganın dışında kalmak,
Yatağını şaşırmış bir nehir olmak,
Bilmediği denizlere akmak ya da,
Ihlamurlar kokan bir parkın içinde
Ünlü heykeller ortasında,
Ünsüz dolaşmak ya da;
Hiçbiri bu duygusal kederin benzeri değil,
Benzeri değil hiçbiri;
Bir roketten uzaya atılmak,
Kocaman şaşkın adımlarla yürümek,
Adını bilmediğin gezegenlerin üstünde,
Dağların, ovaların, akarsuların üstünde,
Aklı karalı bulutların üstünde,
Egemeni olmak evrenin;
Bir de seni bir görüp bir yitirmenin yalnızlığı.
Seni bir görüp bir yitirmek seni,
Seni bir görüp bir yitirmek,
Benzemiyor bunların hiçbirine;
Bir bulup,
Bir yitirmeye,
Benziyor,
Sadece.
Mehmed Kemal
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
05 Nisan 2012
Eğer Üşürse...
Bir kadın 'ben üşüyorum' dediğinde, bunun cevabının 'üstüne bir şey al,' 'istersen bir taksiye binelim,' 'eve geldik zaten' türünden bir söz olmadığını, 'üşüyorum' dediğinde kadının 'bana sarılsana' demek istediğini ve ona sarılmak gerektiğini öğrenmek epey zamanımı aldı. Sanırım binlerce yıl boyunca isteklerini açıkça söylemelerine izin verilmediği için 'gizli bir dil' geliştirmek zorunda kalan kadınlar, bu kadar basit bir şeyin erkekler tarafından niye anlaşılamadığını, niye 'emeceklerine üflediklerini' hiç anlayamazlar. Erkeklerin, bakkal dükkanının arka tarafındaki salak küçük oğlana benzediğini düşünürler: 'Anlayışsız ve beceriksiz salaklar.'
Ben ne zaman bu konuyu düşünsem aklıma hep Amarcord filmindeki o sahne gelir.
Koca memeli bakkal kadın, köyün ufak oğlanlarından birini bakkal dükkanının arka tarafına çeker.
Hayatında hiç çıplak kadın görmemiş oğlanın meraktan ve heyecandan faltaşı gibi açılmış gözleri önünde o inanılmaz büyüklükteki memelerini çıkartır.
Kendisine bakan küçük oğlanın ağzına verir memelerinden birini.
Ve öfkeyle azarlar sonra oğlanı.
- Üflemeyeceksin salak, emeceksin.
Kadınlarla erkeklerin konuşmalarının bir yerinde hep, 'üflemeyeceksin salak, emeceksin' tuhaflığının yaşandığını düşünürüm.
Kadınların bir şey söylediklerinde aslında başka bir şey söylemek istemiş olabileceklerini kendim mi farkettim yoksa bunu bana bazen usulca bazen sabırsızca sözleriyle kadınlar mı öğretti şimdi tam çıkartamıyorum.
Ama bir kadın 'ben üşüyorum' dediğinde, bunun cevabının, 'üstüne bir şey al,' 'istersen bir taksiye binelim,' 'eve geldik zaten' türünden bir söz olmadığını, 'üşüyorum' dediğinde kadının 'bana sarılsana' demek istediğini ve ona sarılmak gerektiğini öğrenmek epey zamanımı aldı.
Sanırım binlerce yıl boyunca isteklerini açıkça söylemelerine izin verilmediği için 'gizli bir dil' geliştirmek zorunda kalan kadınlar, bu kadar basit bir şeyin erkekler tarafından niye anlaşılamadığını, niye 'emeceklerine üflediklerini' hiç anlayamazlar.
Erkeklerin, bakkal dükkanının arka tarafındaki salak küçük oğlana benzediğini düşünürler:
'Anlayışsız ve beceriksiz salaklar.'
Sevgi ve şefkat eksikliğine hiç tahammül edemeyen, bunların 'açıkça' söylenerek elde edilmesinin ise elde edilenin değerini düşüreceğine inanan kadınların niye isteklerini düpedüz söylemedikleri ise erkekler için hep bir sırdır.
Duygularını göstermenin kadınlara özgü bir davranış olduğunu sanan erkekler, açıkça sevgilerini ve şefkatlerini göstermekten hep utanırlar.
Farkında olmadan, onlar, bu duyguların gösterileceği tek yerin yatak odası olduğuna inandıklarından, kalabalıkların içinde sevgi ve şefkat gösterdiklerinde, herkesin seyrettiği bir yerde sevişiyorlarmış hissine kapılıp tedirgin olurlar.
Erkekler için duygular, kapalı yerlerde yaşanması gereken 'mahrem' şeylerdir, kadınlar ise bunu hayatın her anında yaşanması gereken bir şey olduğunu düşünürler.
Hemen hemen hepsi gizli bir 'derebeyi' olan erkekler, kadınların her isteğinde, her talebinde bir isyan, bir başkaldırı hatta bir hakaret görürler.
Erkeklerin bekledikleri, kadınların 'üşümeleri' ya da 'acıkmaları' değil, erkeğin yanında soğuğu ve açlığı hissetmeyecek kadar kendinden geçmiş bir aşka kapılmaları ve bu aşkı taleplerini dile getirmeyerek göstermeleridir.
Galiba o yüzden, erkeğin biraz kadınsılaştığı ve duygularını alabildiğine özgür bıraktığı aşkın ilk günleri geçtikten ve erkek yeniden erkekliğine döndüğünde, kadınlar 'üşümeye' başlarlar.
'Benim uykum geldi' dediğinde erkeğin onla beraber yatmamasını, perhize başladığı sırada aniden bir hoşluk yapma isteği duyan erkeğin ona sevdiği yemekleri almasını 'düşmanca' bulmaya koyulurlar.
Artık erkeğin her davranışı ince eleklerden geçirilip, onun sözlerinde ve davranışlarında 'sevgisizlik' işaretleri tek tek saptanır.
Ve o gizli dil daha sık ortaya çıkar.
Kendilerinden yakınırlar önce, 'çok şişmanladım,' 'çok yaşlandım,' 'çok çirkinleştim,' bunları söyledikten sonra erkeklerin ne söyleyeceklerine, ne yapacaklarına bakarlar.
Kendilerine büyük bir ilgi eksikliği olarak gözüken o anlayışsızlıkların, artık eskisi kadar beğenilmemelerinden ya da sevilmemelerinden mi kaynaklandığını anlamaya uğraşırlar.
Baştan savma verilecek her cevap, bakkal kadının öfkeli tepkisini hakeder.
- Üflemeyeceksin salak, emeceksin.
Ben ne zaman bu konuyu düşünsem aklıma hep Amarcord filmindeki o sahne gelir.Koca memeli bakkal kadın, köyün ufak oğlanlarından birini bakkal dükkanının arka tarafına çeker.
Hayatında hiç çıplak kadın görmemiş oğlanın meraktan ve heyecandan faltaşı gibi açılmış gözleri önünde o inanılmaz büyüklükteki memelerini çıkartır.
Kendisine bakan küçük oğlanın ağzına verir memelerinden birini.
Ve öfkeyle azarlar sonra oğlanı.
- Üflemeyeceksin salak, emeceksin.
Kadınlarla erkeklerin konuşmalarının bir yerinde hep, 'üflemeyeceksin salak, emeceksin' tuhaflığının yaşandığını düşünürüm.
Kadınların bir şey söylediklerinde aslında başka bir şey söylemek istemiş olabileceklerini kendim mi farkettim yoksa bunu bana bazen usulca bazen sabırsızca sözleriyle kadınlar mı öğretti şimdi tam çıkartamıyorum.
Ama bir kadın 'ben üşüyorum' dediğinde, bunun cevabının, 'üstüne bir şey al,' 'istersen bir taksiye binelim,' 'eve geldik zaten' türünden bir söz olmadığını, 'üşüyorum' dediğinde kadının 'bana sarılsana' demek istediğini ve ona sarılmak gerektiğini öğrenmek epey zamanımı aldı.
Sanırım binlerce yıl boyunca isteklerini açıkça söylemelerine izin verilmediği için 'gizli bir dil' geliştirmek zorunda kalan kadınlar, bu kadar basit bir şeyin erkekler tarafından niye anlaşılamadığını, niye 'emeceklerine üflediklerini' hiç anlayamazlar.
Erkeklerin, bakkal dükkanının arka tarafındaki salak küçük oğlana benzediğini düşünürler:
'Anlayışsız ve beceriksiz salaklar.'
Sevgi ve şefkat eksikliğine hiç tahammül edemeyen, bunların 'açıkça' söylenerek elde edilmesinin ise elde edilenin değerini düşüreceğine inanan kadınların niye isteklerini düpedüz söylemedikleri ise erkekler için hep bir sırdır.
Duygularını göstermenin kadınlara özgü bir davranış olduğunu sanan erkekler, açıkça sevgilerini ve şefkatlerini göstermekten hep utanırlar.
Farkında olmadan, onlar, bu duyguların gösterileceği tek yerin yatak odası olduğuna inandıklarından, kalabalıkların içinde sevgi ve şefkat gösterdiklerinde, herkesin seyrettiği bir yerde sevişiyorlarmış hissine kapılıp tedirgin olurlar.
Erkekler için duygular, kapalı yerlerde yaşanması gereken 'mahrem' şeylerdir, kadınlar ise bunu hayatın her anında yaşanması gereken bir şey olduğunu düşünürler.
Hemen hemen hepsi gizli bir 'derebeyi' olan erkekler, kadınların her isteğinde, her talebinde bir isyan, bir başkaldırı hatta bir hakaret görürler.
Erkeklerin bekledikleri, kadınların 'üşümeleri' ya da 'acıkmaları' değil, erkeğin yanında soğuğu ve açlığı hissetmeyecek kadar kendinden geçmiş bir aşka kapılmaları ve bu aşkı taleplerini dile getirmeyerek göstermeleridir.
Galiba o yüzden, erkeğin biraz kadınsılaştığı ve duygularını alabildiğine özgür bıraktığı aşkın ilk günleri geçtikten ve erkek yeniden erkekliğine döndüğünde, kadınlar 'üşümeye' başlarlar.
'Benim uykum geldi' dediğinde erkeğin onla beraber yatmamasını, perhize başladığı sırada aniden bir hoşluk yapma isteği duyan erkeğin ona sevdiği yemekleri almasını 'düşmanca' bulmaya koyulurlar.
Artık erkeğin her davranışı ince eleklerden geçirilip, onun sözlerinde ve davranışlarında 'sevgisizlik' işaretleri tek tek saptanır.
Ve o gizli dil daha sık ortaya çıkar.
Kendilerinden yakınırlar önce, 'çok şişmanladım,' 'çok yaşlandım,' 'çok çirkinleştim,' bunları söyledikten sonra erkeklerin ne söyleyeceklerine, ne yapacaklarına bakarlar.
Kendilerine büyük bir ilgi eksikliği olarak gözüken o anlayışsızlıkların, artık eskisi kadar beğenilmemelerinden ya da sevilmemelerinden mi kaynaklandığını anlamaya uğraşırlar.
Baştan savma verilecek her cevap, bakkal kadının öfkeli tepkisini hakeder.
- Üflemeyeceksin salak, emeceksin.
Ama erkekler bu durumlarda genellikle üflerler.
- Yoo, hiç de şişmanlamadın, iyisin, biraz kilo aldın belki ama önemli değil.
Bu yakınmalar onlara manasız ve çocukça gelir çünkü.
Kadınlar ise sinirlenmeye başlarlar.
- Sen beni eskisi kadar sevmiyorsun.
Bunun cevabı elbette, 'nerden çıkardın bunu, tabii ki seviyorum' değil, sıkı bir sarılış ve iyi bir öpüşmedir.
Bir şeylerin yanlış gitmeye başladığını gören erkek ise, güzel bir hediye almanın ya da daha kestirmesi 'biraz para vermenin' zamanı geldiğini düşünür.
Onun için sorunun tedavisi öpüşmede değil paradadır.
Kabul etmeli ki, kendi değerini, gizliden gizliye kendine verilen parayla ölçmeye yatkın kadın için yapılacak 'fedakârlığın' miktarı bir zaman işe yarar, kadın, 'salağın' duygularını böyle ifade etmeye çalıştığını anlar.
Erkek ise, o düz vahşeti ve insafsızlığı ile 'ağlıyorsa biraz para ver,' çözümlemesini benimser.
Ama hediyelere ve paralara çabuk alışılır, sarılışların ve öpüşmelerin özlemi yeniden başlar.
Kadın 'üşür.'
Son bir iki deneme daha yapar, bazen güzelliği ve cinselliğiyle, bazen sinirli çıkışmalarıyla, erkeğe 'üşüdüğünde ona sarılınması gerektiğini' bir daha öğretmeye uğraşır.
Ama erkek hâlâ, emeceğine üflüyorsa, o tehlikeli sapak yaklaştı demektir.
Ya kadın kadere rıza gösterip teselliyi hediyelerde, parada, çocuklarında, kendisine sağlanan güvende aramaya razı olur ve arada sırada tutan 'ben çok yalnızım' yakınmaları ve ağlama nöbetleriyle hayatını sürdürür ya da 'üşümeye' fazla dayanamayıp, 'sarılmasını bilen' biri var mı diye etrafa bakınmaya koyulur.
'Sarılmasını bilenler' bu sapaktaki kadınları keskinleşmiş radarlarıyla hemen bulurlar.
Bir vakit işler iyi gider.
Ama sarılmasını bilenler de bir süre sonra kaçınılmaz erkekliklerine geri dönüp, üşüyen kadına, üstüne bir hırka almasını söylerler.
Ve, bu, hem acıklı hem eğlenceli süreci başlatan ilk uyarı da, her kadının kendi özel lisanında hemen söylenir.
- Üflemeyeceksin salak, emeceksin.
Ahmet Altan
- Yoo, hiç de şişmanlamadın, iyisin, biraz kilo aldın belki ama önemli değil.
Bu yakınmalar onlara manasız ve çocukça gelir çünkü.
Kadınlar ise sinirlenmeye başlarlar.
- Sen beni eskisi kadar sevmiyorsun.
Bunun cevabı elbette, 'nerden çıkardın bunu, tabii ki seviyorum' değil, sıkı bir sarılış ve iyi bir öpüşmedir.
Bir şeylerin yanlış gitmeye başladığını gören erkek ise, güzel bir hediye almanın ya da daha kestirmesi 'biraz para vermenin' zamanı geldiğini düşünür.
Onun için sorunun tedavisi öpüşmede değil paradadır.
Kabul etmeli ki, kendi değerini, gizliden gizliye kendine verilen parayla ölçmeye yatkın kadın için yapılacak 'fedakârlığın' miktarı bir zaman işe yarar, kadın, 'salağın' duygularını böyle ifade etmeye çalıştığını anlar.
Erkek ise, o düz vahşeti ve insafsızlığı ile 'ağlıyorsa biraz para ver,' çözümlemesini benimser.
Ama hediyelere ve paralara çabuk alışılır, sarılışların ve öpüşmelerin özlemi yeniden başlar.
Kadın 'üşür.'
Son bir iki deneme daha yapar, bazen güzelliği ve cinselliğiyle, bazen sinirli çıkışmalarıyla, erkeğe 'üşüdüğünde ona sarılınması gerektiğini' bir daha öğretmeye uğraşır.
Ama erkek hâlâ, emeceğine üflüyorsa, o tehlikeli sapak yaklaştı demektir.
Ya kadın kadere rıza gösterip teselliyi hediyelerde, parada, çocuklarında, kendisine sağlanan güvende aramaya razı olur ve arada sırada tutan 'ben çok yalnızım' yakınmaları ve ağlama nöbetleriyle hayatını sürdürür ya da 'üşümeye' fazla dayanamayıp, 'sarılmasını bilen' biri var mı diye etrafa bakınmaya koyulur.
'Sarılmasını bilenler' bu sapaktaki kadınları keskinleşmiş radarlarıyla hemen bulurlar.
Bir vakit işler iyi gider.
Ama sarılmasını bilenler de bir süre sonra kaçınılmaz erkekliklerine geri dönüp, üşüyen kadına, üstüne bir hırka almasını söylerler.
Ve, bu, hem acıklı hem eğlenceli süreci başlatan ilk uyarı da, her kadının kendi özel lisanında hemen söylenir.
- Üflemeyeceksin salak, emeceksin.
Ahmet Altan
03 Nisan 2012
Akşam çöküyor
Gün, emdiği kanla şişmiş bir böcek gibi devasa olaylarla yüklü bir irilikte.
İstanbul’un narin silueti, pembemsi bir kızıllıkla kararmaya hazırlanan gökyüzünün son aydınlığıyla, Boğaz’ın eskimiş gümüş gibi solgun bir parıltıyla akan suları arasında incecik bir çizgi halinde uzanıyor.
Nerdeyse saniye saniye görüntünün ve ışıkların değiştiği bu an, garip bir şekilde günün önemsizliğini hatırlatıyor bana.
Hızlıca bir yazı yazmam gerekiyor ve hızlıca bir yazı yazmak istemiyorum.
Günün ağırlığının altından sıyrılıp, akşam alacasının bu kısacık parıltısından günsüz bir zamana kaymak, zamanın günleri önemsiz kılan o yekpare sonsuzluğuna sığınmak istiyorum.
Günle ve olaylarla kabarmış değil, anılarla ve hikâyelerle sükûnete ermiş bir yazının içine bırakmak istiyorum kendimi.
...
Edebiyat bir sığınaktır bence.
Tek tek her biri korkunç olaylarla dolu günlerden kaçıp edebiyatın içine saklandığınızda, orada tazelenir, arınır, zamanın ağırlığından kurtulursunuz, insanlığın en büyük delileri sizi cümleleriyle hayatın elinden kurtarır, sonsuzluğun iyileştirici ferahlığında sizi de o sonsuzluğun bir parçası yaparlar.
Ahmet Altan
Allah'ım seninle aramızda
Allah'ım seninle aramızda ben varım.
Allah'ım Seninle aramızda parazitler... cızırtılar.
depresyonlar.
Seninle aramızda uyku hapları!
dalgınlığım. dargınlığım.
Seninle aramızda, kalbimin karanlığı.
körlüğüm.
nankörlüğüm.
ve nice putlar.
Seninle aramızda o adam.
kırğınlığım.
içimde savrulan küller.
bir gülün kırgın kırmızısı.
aşk ve beklemek!
ve gönül işleri ve hüzün!
Seninle aramızda yüzüm!
yüzsüzlüğüm.
kişisel tarih bilgilerim.
özgeçmişim.
Seninle aramızda en uzunundan hikayeler.
iskeletsiz sözcükler...
şehvet. nefret.
devlet. millet.
bürokrasi.
ütopya!
ve proleterya.
ve sakarya!
ve kaos.
eylemsizlik planlarım.
kentler. tanrılar.
alışveriş merkezleri ve modernliğim!
banka kasaları ve cüzdanlar...
gökdelenler.
tembelliğim. aymazlığım.
ıssızlığım.
ellerimin aranıp durması.
bedenimin sarkıp durması kendinden.
ve kendimi hırpalamışlığım.
huysuzluğum.
Seninle aramızda çelişkiler.
iççekişler!
sisler. gövdeler!
ve demirden perdeler...
Allah'ım seninle aramızda di'li geçmiş zaman.
iyelik ekleri ve sıfatlar!
ve aramızda bir gurbet!
birgurbet!
bir gurbet!
sazlıktan koparılışım.
kafa karışıklığım.
kırışıklığım...
Allah'ım seninle aramızda göğüs boşluğumda gezinen bir kadın var!
Sevde Cemre
Allah'ım Seninle aramızda parazitler... cızırtılar.
depresyonlar.
Seninle aramızda uyku hapları!
dalgınlığım. dargınlığım.
Seninle aramızda, kalbimin karanlığı.
körlüğüm.
nankörlüğüm.
ve nice putlar.
Seninle aramızda o adam.
kırğınlığım.
içimde savrulan küller.
bir gülün kırgın kırmızısı.
aşk ve beklemek!
ve gönül işleri ve hüzün!
Seninle aramızda yüzüm!
yüzsüzlüğüm.
kişisel tarih bilgilerim.
özgeçmişim.
Seninle aramızda en uzunundan hikayeler.
iskeletsiz sözcükler...
şehvet. nefret.
devlet. millet.
bürokrasi.
ütopya!
ve proleterya.
ve sakarya!
ve kaos.
eylemsizlik planlarım.
kentler. tanrılar.
alışveriş merkezleri ve modernliğim!
banka kasaları ve cüzdanlar...
gökdelenler.
tembelliğim. aymazlığım.
ıssızlığım.
ellerimin aranıp durması.
bedenimin sarkıp durması kendinden.
ve kendimi hırpalamışlığım.
huysuzluğum.
Seninle aramızda çelişkiler.
iççekişler!
sisler. gövdeler!
ve demirden perdeler...
Allah'ım seninle aramızda di'li geçmiş zaman.
iyelik ekleri ve sıfatlar!
ve aramızda bir gurbet!
birgurbet!
bir gurbet!
sazlıktan koparılışım.
kafa karışıklığım.
kırışıklığım...
Allah'ım seninle aramızda göğüs boşluğumda gezinen bir kadın var!
Sevde Cemre
Yusuf
Züleyha Yusuf’a bir mektup yazmaya başlayınca
“Yusuf “diye başladı,”Yusuf ” diye bitirdi.
Gördü ki hitaptan öteye geçemedi.
Anladı ki aşkın namesinde ser-nameden öte kelam yok.
Ve Züleyha’nın lügatinde “Yusuf”tan öte sözcük yok
Nazan Bekiroğlu
“Yusuf “diye başladı,”Yusuf ” diye bitirdi.
Gördü ki hitaptan öteye geçemedi.
Anladı ki aşkın namesinde ser-nameden öte kelam yok.
Ve Züleyha’nın lügatinde “Yusuf”tan öte sözcük yok
Nazan Bekiroğlu
Yeteeer!..
Anlatırlar ki;
Zeliha, Yusuf'u zindana attırdıgı vakit onun ayrılıgıyla ardından yanıp yakılmaya baslamıs.
Hem kendisinden ayırmıs, hem hasretini çeker olmus.
Bu yüzden zaman zaman zindanı ziyarete gider, sureta " Hükümlüm kaçmıs olmasın! " diye kontrol eder, ama içten hasret giderirmiş.
Eger Yusuf 'u uyurken bulursa hücresinin önünde bekler, seyreder, uyanık bulursa azarlar, böylece yüzüne bakarmış.
~*~
Nihayet bir keresinde sesini de çok özlediğini fark etmis ve bir köle çağırıp, " Hemen simdi, Yusuf'u yere yık, adamakıllı kamçıla! Öyle vur ki ta uzaktan ah ettiğini duyayım. " demiş.
Köle emre itaate niyetlendiyse de Yusuf'un güzel yüzünü görünce kıyamamış.
Hücrede bir post var imis, onu yere sermiş ve baslamış vurmaya.
Kölenin her kamçısında Yusuf mahsustan feryad etmekte, çığlık atmaktaymış.
Zeliha ise bağırmaya devamda:
" Daha hızlı vur, adamakıllı vur! "
Nihayet köle Yusuf'a yalvarmıs:
" A güneş yüzlü, Zeliha gelir de sırtında kamçı izi göremezse şüphesiz beni öldürür. Omzunu aç, dişini sık, bir kerecik olsun kaçmıya dayan! "
Yusuf elbisesini sıyırmış.
Köle öyle bir vuruşla vurmuş ki Yusuf yere kapaklanmış.
Zeliha, bu sefer Yusuf'un ah edişini duyar duymaz bağırmış:
" Yeteeer!.. "
¨¨¨¨
Iskender Pala / Katre-i Matem
Zeliha, Yusuf'u zindana attırdıgı vakit onun ayrılıgıyla ardından yanıp yakılmaya baslamıs.
Hem kendisinden ayırmıs, hem hasretini çeker olmus.
Bu yüzden zaman zaman zindanı ziyarete gider, sureta " Hükümlüm kaçmıs olmasın! " diye kontrol eder, ama içten hasret giderirmiş.
Eger Yusuf 'u uyurken bulursa hücresinin önünde bekler, seyreder, uyanık bulursa azarlar, böylece yüzüne bakarmış.
~*~
Nihayet bir keresinde sesini de çok özlediğini fark etmis ve bir köle çağırıp, " Hemen simdi, Yusuf'u yere yık, adamakıllı kamçıla! Öyle vur ki ta uzaktan ah ettiğini duyayım. " demiş.
Köle emre itaate niyetlendiyse de Yusuf'un güzel yüzünü görünce kıyamamış.
Hücrede bir post var imis, onu yere sermiş ve baslamış vurmaya.
Kölenin her kamçısında Yusuf mahsustan feryad etmekte, çığlık atmaktaymış.
Zeliha ise bağırmaya devamda:
" Daha hızlı vur, adamakıllı vur! "
Nihayet köle Yusuf'a yalvarmıs:
" A güneş yüzlü, Zeliha gelir de sırtında kamçı izi göremezse şüphesiz beni öldürür. Omzunu aç, dişini sık, bir kerecik olsun kaçmıya dayan! "
Yusuf elbisesini sıyırmış.
Köle öyle bir vuruşla vurmuş ki Yusuf yere kapaklanmış.
Zeliha, bu sefer Yusuf'un ah edişini duyar duymaz bağırmış:
" Yeteeer!.. "
¨¨¨¨
Iskender Pala / Katre-i Matem
Söyleyin Leyla'ya beni unutsun
Söyleyin Leyla'ya beni unutsun
Ne sıcak koynu varmış hatıraların,
İnsan yıllar sonra anlıyor bunu,
Acılar işlemeye başlayınca içine,
Derinden derine duydukça kahrı,
Uzayan gecelerde,
Ateş basınca her aynını,
Çareler tükenince,
Yok, olunca umutlar,
Bir sızı; ince ince,
En derine inice
Söyleyin Leyla'ya beni unutsun
Söyleyin Leyla'ya beni unutsun
Hiç yaşamamış gibi her şeyi,
Güneşi hiç görmemiş gibi,
Seyretmemiş gibi mehtabı, yıldızları,
Bana söz vermemiş gibi,
Dayanamaz bütün bunlara biliyorum,
Yalan der başka bir şey demez,
Kötü söz söylemez,
O bilmez kini,
Sadece gözyaşları birikir kirpiklerinde,
Sadece çeke çeke ağlar içini,
Söyleyin Leyla'ya beni unutsun
Söyleyin Leyla'ya beni unutsun
Aynalarda taramasın saçını,
Türküler söylemesin sevda üstüne,
Tenhalarda gezmesin yalnız başına,
Yağmur yağarken sığındığımız,
Ve adımızı yazdığımız o incir ağacının,
Artık bilsin çoktan kuruduğunu,
Sigara üstüne sigara yakmasın,
Unutsun bütün hüzzamları, nihaventleri,
Şükran ayı, Suat Sayın'ı,
Bir daha gitmesin o sahil kahvesine,
Başka bir yerde içsin ne olur,
Tek şekerli çayını
Söyleyin Leyla'ya beni unutsun
Söyleyin Leyla'ya beni unutsun
Boşuna yakmasın evinin ışıklarını,
Açık bırakmasın perdeleri boşuna,
Hala duruyorsa çok sevdiği kuşları,
Onları benim için salıversin ne olur,
Aşkmış, saadetmiş,
Bizden ne kadar uzak,
Ki öğrendik katı gerçeği sonunda,
Kader tek sebep,
Onunsa inandıkları,
O falcı kadının,
Üç beş kuruş almak için,
Söylediği yalanlardı hep,
Söyleyin Leyla'ya beni unutsun
Söyleyin Leyla'ya beni unutsun
Köprü'yü, Emirgan'ı, Bakırköy'ü, silsin aklından,
Bastırsın içindeki martı çığlıklarını,
Nasılsa yıllardır taş bastık bağrımıza,
İnsanlar içinde,
Unuttuk biz olmayı,
Yalnızlığa alıştık,
Evlenip barklanıp
Çoluk çocuğa karıştık,
Ben O'nu çok üzdüm, çok ağlattım,
Affetsin,
Söyleyin Leyla'ya beni unutsun
İbrahim Berber
Ne sıcak koynu varmış hatıraların,
İnsan yıllar sonra anlıyor bunu,
Acılar işlemeye başlayınca içine,
Derinden derine duydukça kahrı,
Uzayan gecelerde,
Ateş basınca her aynını,
Çareler tükenince,
Yok, olunca umutlar,
Bir sızı; ince ince,
En derine inice
Söyleyin Leyla'ya beni unutsun
Söyleyin Leyla'ya beni unutsun
Hiç yaşamamış gibi her şeyi,
Güneşi hiç görmemiş gibi,
Seyretmemiş gibi mehtabı, yıldızları,
Bana söz vermemiş gibi,
Dayanamaz bütün bunlara biliyorum,
Yalan der başka bir şey demez,
Kötü söz söylemez,
O bilmez kini,
Sadece gözyaşları birikir kirpiklerinde,
Sadece çeke çeke ağlar içini,
Söyleyin Leyla'ya beni unutsun
Söyleyin Leyla'ya beni unutsun
Aynalarda taramasın saçını,
Türküler söylemesin sevda üstüne,
Tenhalarda gezmesin yalnız başına,
Yağmur yağarken sığındığımız,
Ve adımızı yazdığımız o incir ağacının,
Artık bilsin çoktan kuruduğunu,
Sigara üstüne sigara yakmasın,
Unutsun bütün hüzzamları, nihaventleri,
Şükran ayı, Suat Sayın'ı,
Bir daha gitmesin o sahil kahvesine,
Başka bir yerde içsin ne olur,
Tek şekerli çayını
Söyleyin Leyla'ya beni unutsun
Söyleyin Leyla'ya beni unutsun
Boşuna yakmasın evinin ışıklarını,
Açık bırakmasın perdeleri boşuna,
Hala duruyorsa çok sevdiği kuşları,
Onları benim için salıversin ne olur,
Aşkmış, saadetmiş,
Bizden ne kadar uzak,
Ki öğrendik katı gerçeği sonunda,
Kader tek sebep,
Onunsa inandıkları,
O falcı kadının,
Üç beş kuruş almak için,
Söylediği yalanlardı hep,
Söyleyin Leyla'ya beni unutsun
Söyleyin Leyla'ya beni unutsun
Köprü'yü, Emirgan'ı, Bakırköy'ü, silsin aklından,
Bastırsın içindeki martı çığlıklarını,
Nasılsa yıllardır taş bastık bağrımıza,
İnsanlar içinde,
Unuttuk biz olmayı,
Yalnızlığa alıştık,
Evlenip barklanıp
Çoluk çocuğa karıştık,
Ben O'nu çok üzdüm, çok ağlattım,
Affetsin,
Söyleyin Leyla'ya beni unutsun
İbrahim Berber
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





