06 Temmuz 2012

Taşra Günleri

Dokunduğum, okşadığım her şeyin
inancımı tazeleyen gücüyle
bir köprüde yürüyorum
gelgitle alçalıp yükselen
bir nehrin üzerinde.
Kim bilir bu kaçıncı geçmişe dönüş
külrengi bu güz gününde?

“Selva Oscura” adını takmıştım sana.
Karanlığında yolunu yitirmek istediğim
bir ormandın sen,
bense nereden geldiği bilinmeyen
bir yolcu.
Gezgin oyunculara rastlamıştık bir bahçede
Gorki’nin “Yazlıkçılar”ını oynayan.
Daha önce çalıştıkları bir aşk sahnesini
yineliyor gibiydiler.
Şaşırdıkça seviniyorlar,
bu beklenmedik sevinçle
yeniden şaşırıyorlardı.
“Oyunculuk zor zanaat,” demiştin sen.

Şimdi bu güz akşamı,
kararan suların saatinde,
gün ışığı da bırakıp giderken bizi,
senin oynadığın
başka sahneler canlanıyor gözümde,
belleğimde yarım kalmış cümleler,
senin sesinden…

Cevat Çapan

Kuzeydeki Pencere

kokladığın gülün kokusu kalmış sende
bıraktığın denizin tuzu
geçtiğin iklimlerin masalı sinmiş üstüne
kuzeydeki pencere açık
göçebe bin bir gece

sözcükler sökülmüş bir anıyı
ne kadar tamamlayabilirse
bir andır eski defterlerin
güneşinden vurur yüzüne
yazsam olmaz dersin
kimi zaman sırf bunun için
yazmaya değerse de
kuzeydeki pencereyi açarken
yere düşen defterden görünür:
eksik kule, yırtık nehir
sımsıkı kapatmış olsak da
bizi ürperten anıları hayatımızın
eski defter ya da kuzeydeki pencere

Murathan Mungan

Sessizliği Arıyorum

Şimdi rahat bırakabilirler
Artık alışabilirler bensizliğe.

Kapatıyorum gözlerimi.

Beş şey istiyorum yalnız,
beş seçilmiş kök.

Biri sonsuz aşk.

Öbürü görmek güzü.
Yaşayamam uçuşan
toprağa düşen yapraklar olmadan.

Üçüncüsü ağır kış,
sevdiğim yağmur, okşayışı
ateşin kaba soğukta.

Dördüncüsü yaz,
karpuz gibi yuvarlak.

Ve beşincisi, gözlerin senin.
Matildem benim, sevdiceğim,
uyumak istemem gözlerin olmadan
yaşamak istemem bana bakmazsan:
sana ayarlıyorum baharı
izlesin diye beni bakışlarınla.

Bunlar dostlarım, bütün istediğim.
Hiç bir şeye yakın, her şeye yakın.

Şimdi gidebilirler isterlerse.

Öyle çok yaşadım ki, bir gün
unutacaklar beni ister istemez,
silerek karatahtadan:
tükenmezdi benim yüreğim.

Ama sessizliği aradığım için
düşünmeyin öleceğimi:
tersi doğru bunun:
yaşayacağım ben.

Var olup süreceğim.

Yaşayamam, yine de
fışkırıp durmazsa içimde ekinler,
filizler ilkin, toprağı delip geçen,
varmak için ışığa,
ama karanlıktır toprak ana:
karanlıktır benim derinlerim:
sularda bir kuyu gibiyim ben
ardında yıldızlar bıraktığı gecenin
ve kırlarda yapayalnız sürüp gittiği.

Bunca yaşamış olmamdan
isteyişim yaşamayı bunca çok.

Hiç böyle berrak olmamıştı sesim,
öpüşlerim bunca zengin.

Şimdi her zamanki gibi erken.
Bir arı oğulu ışık.

Günle bırakın beni.
İzin istiyorum doğmak için.


Pablo Neruda
Çeviri: Erdal Alova

Sessizliğin Yorgun Yüzü

Dingin sularındasın acının ve
Servilerin kuşluk serinliğinde
Usulca okşanan esmer güz
Yapraklarında oynuyor giz
Çeviriyor acının aynasını kendine

Ne kalmışsa sevgiden geriye
neyi bırakmışsa isteyerek
Perdelerin kıvrımında örümcek gibi
geziniyor şimdi
Dokuyor sessizliğin güz iklimini

çok uzak ve çok beklenen
Bir şey var gibi
Doluyor akşamlarına birden
Batırıyor canına sivri dişlerini
Az değil sessizliğin öğrettiği

Az değil öğrettiği usta sessizliğin
Çirkin bir yontu gibi duruyor orada
Pelteleşiyor o hayın gülüş
Gözçukurlarında
Damıtıyor üzüncü akşamlarına

Hüznün kekre cemresi düşünce şiire
Sızlatıyor yüreğini gündönümleri
Ve yorgun dönüşler bıkkın serüvenlerden
hiç kaldırmıyor içi artık o hüzünleri
Bir hırsız gibi dönüyor kente

Ahmet Telli

Antik Kent

mutlu günlerimizdi…
deniz tuzu,dövme gül
yanık tarçın gibiydik
rüzgarın saçlarımızı taradığı yamaçlarda
ikimizden bir bayrak
dalgalanırdı
birbirine bakan
tarihin ve otların
arasında
adı yoktu yaşadığımız şeyin
bir boşluk bile değildi bu
onca boşluğun içinde
yontulmamış birkaç harf
taşlar kadar tarihe kefil
günler gibi düşünülmeden akıp giden
otların gölgesindeki gece kadar derin
ay ışığıydı her şeyi sessizce bütünleyen

bir dönüş biletiyle kırıldı gece
kırıldı mevsim
kalakaldık
birbirine bakan sunaklarda
zehiri giz olan otlar boyverdi
kırık heykel parçaları dağılmış ten
zaman tarihe geri çekildi
kalıntıları ne kadar ipucuysa bir antik kentin
o kadar biliyoruz nedenlerini ve sonuçlarını
ayrılınca adını aşk koyduğumuz o şeyin.

Murathan Mungan

Önceleyin

Önce bir ellerin vardı yalnızlığımla benim aramda
Sonra birden kapılar açılıverdi ardına kadar
Sonra yüzün onun ardından gözlerin dudakların
Sonra her şey çıkıp geldi
Bir korkusuzluk aldı yürüdü çevremizde
Sen çıkardın utancını duvara astın
Ben masanın üstüne kodum kuralları
Her şey işte böyle oldu önce


Cemal Süreya

Gül

Gülün tam ortasında ağlıyorum
Her akşam sokak ortasında öldükçe
Önümü arkamı bilmiyorum
Azaldığını duyup duyup karanlıkta
Beni ayakta tutan gözlerinin

Ellerini alıyorum sabaha kadar seviyorum
Ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz
Ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum
İstasyonda tiren oluyor biraz
Ben bazan istasyonu bulamayan bir adamım

Gülü alıyorum yüzüme sürüyorum
Her nasılsa sokağa düşmüş
Kolumu kanadımı kırıyorum
Bir kan oluyor bir kıyamet bir çalgı
Ve zurnanın ucunda yepyeni bir çingene


Cemal Süreya