09 Ağustos 2012

Sanma ciddiyyet ile sarf ederim san’atımı

Sanma ciddiyyet ile sarf ederim san’atımı,
Ney elimde suyu durmuş kuru musluk gibidir.
Bezm-i meyde süfehânın saza meftûn oluşu,
Nazarımda su içen eşşeğe ıslık gibidir!

Neyzen Tevfik

Anna

Biz her şeye, esirgeyen ve bağışlayan, çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan, hep esirgeyen ve hep bağışlayan Rabbin adıyla başlayan adamlarız Anna.

Büyücülerin, haramilerin, borsacıların, reklamcıların, korsanların, işgalcilerin, bankacıların elinden kurtulmamız da bundan.

Sanayi devriminde bile, karanlık, rutubetli, çok bağırışlı, çok nefessiz, çok sabahsız, çok aşksız, çok çiçeksiz, çok neşesiz, çok kitapsız bir fabrikada hayatta kaldık sırf bu yüzden.

Piyasaların hınçla dolu iniş çıkışlarına kalbimiz dayanıyor bir şekilde. Kalbimiz derken, ilk gençliğimiz, sakalımız, bir kasetiniki yüzüne de ardarda kaydedip dinlediğimiz şarkımız diyorum aslında.

İşte böyle yaşıyoruz ve yaşamak da sana dair uzayıp giden bir özleme dönüşüyor.
İnsaf et Anna!

Gidelim buradan.

Senin masumiyetini, bilgelik zamanlarından kalma sırları, dünyanın bütün sabahlarını yanımıza alıp da gidelim.

Hesap etmeden, haritaya bakmadan gidelim.

Ölelim diyecektim az kalsın. Ölmeyelim. Hiç ölmeyelim Anna.

Sarılalım diyecektim az kalsın. İçimden böyle şeyler de geçiyor işte. Sarılalım, dudakların…

Tamam sustum.

Gitmek istemezsen bir şiir miktarı kadar otursak diyorum. Şiir kalsın istersen, sadece otursak. Oturmasan da olur benimle, sadece ellerimi tut. Ellerimi tutma dilersen sadece yüzüme bak. Yüzüme bak ama Anna, yüzüme bak. Gözlerime bak, gözlerimin içine bak.

Gözlerim biraz karanlık. İçinde cenkler, ayinler, kesik damarlar, kapıları yumruklayışlar, cipralexler, Turgutlar, Edipler, Sezailer, siyahlar, beyazlar, uykusuzluklar, bitmeyen başağrıları, bildirilerin öfkesi, duvarlara uzun dalmışlıklar var.

Gözlerim biraz yorgun. İçinde bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler…

Bekleyişler Anna. Köylü çocukların parasız yatılı sonuçları mesela. Nişanlısı askerde kızlar, kızı ölüm orucundaki baba, babası tersanede oğul, oğlu şizofren anne.

Hepsini sayamam gerçi, utançlarım da var. Ama geçecek hepsi, geçecek. Şifalı gözlerin her şeyi iyi edecek.

Gözlerimin içine bakmaktan korkma Anna.

Sen adımını attığın andan itibaren Hira dinginliğine dönüşecek ortalık.

Tanrı bizimle de konuşur belki.


Tarık Tufan

06 Ağustos 2012

gelmeyin,burası derin!

kar yağarken serçeleri seyrettim
çocuklarım geldi birden aklıma
sabırsızlanıyorlar büyümek için
gelmeyin,burası derin!

İbrahim Tenekeci

05 Ağustos 2012

Tüm keşiflerimizin sonucu...

Siddhartha ve yakın arkadaşı Govinda, yollarını çok gençken ayırmışlardı. İkisi de gerçeği bulmaya adayacaklardı hayatlarını. Nam-ı diğer Nirvana dedikleri şey...

Yıllar geçmiş, ikisi de birbirlerini görmeden yaşlanmışlardı. Siddhartha bir gün bir nehir kıyısına geldi. Karşıya geçmek için yaşlı bir kayıkçının yardımına ihtiyacı vardı. Kayığa bindi ve yaşıtı adamla nehir üzerine konuşmaya başladılar. Yok, Herakleitos’unki kadar sert bir nehir değildi bu. Onlar da aynı nehirde iki kez yıkanılmayacağını biliyorlardı şüphesiz. Ama daha çok, nehrin ruhuyla ilgiliydiler, zamanla ilişkisini, zamansızlık üzerine kurmuşlardı. Doğanın mükemmel uyumu. Doğanın içinden seslenen varoluş ve insanın kendisine dair her şeyi bulabilmesi için oraya buraya serpiştirilmiş, bulunmaya istekli, iyi niyetli, dost sırlar. Harikulade bir evren.

Bakmak ve görmek yeterdi.

Siddhartha, bir insanın hiç değişmeyen ve hiç yaşlanmayan tek yerinden, gözlerinden tanıdı arkadaşını. Konuştukları da çok tanıdık gelmişti, ama bakışlar ve gözler hiç yanıltmazdı insanı, dikkatle bakan, görmeyi bilen bir insanı hele. Hasretle kucaklaştılar.

Govinda, Siddhartha’nın gözlerindeki huzuru fark etmişti çoktan. “Anlıyorum ki, bulmuşsun Siddhartha” dedi. “Ama ben, hâlâ arıyorum dostum.”

O sihirli cümleye gelmiştik. Siddhartha, arkadaşına gözlerinin içi gülerek, şefkatle baktı. “Biliyorum”dedi. “Aramışsın, o kadar aramışsın ki, bulmaya vaktin olmamış.”

Aradığımız şeyler onları bulduğumuzda şaşırtır bizi. Çünkü bulduklarımızın, hayatımız boyunca yanı başımızda olduklarını fark ederiz. Zaten bulmamızı sağlayan da bu fark ediştir. Aradıklarımız, zaman uzadıkça, akşam güneşinin gölgeleri esnetmesi gibi, gözümüzde büyüdükçe büyür. Onlara layık olamadığımızı, bu nedenle de ulaşamayacağımızı düşünürüz.

“Yeni” hiçbir şey vaat etmiyor bu yolculuk. “Yeni” olan sadece kişinin kendisine bakışı ve bu müthiş bir şey. Kendisiyle ilk kez karşılaşması insanın. Sevgi ve gururla kendisine bakması. Yoksa Govinda gibi, arayış bilinçli bir şekilde amacını dışlayacaktır. Aramak bulmanın yerine geçer. Çünkü kendimizle hesabımızı görmemiş ve bulacaklarımızdan korkar hâldeyizdir. Çok korkarız bundan. Çünkü o buluşa yüklediğimiz aşkın anlamlar bize aynı anda büyük bir tehdittir. Ya amaç gerçekleştiğinde yine aynı kişi olacaksak? Ya yine mutsuz olmaya devam edeceksek gibi bir sürü kuruntu, bulmaktan alıkoyar bizi. Kendimizi “bulmayı isteyen kişi” olarak tutmak için arama süresini esnetir dururuz. Arayıp da bulamamak, bulup da hüsrana uğramaya yeğdir.

Kendimizle karşılaşmanın sorumluluğunu almaktan korkarız.

Ama risk almadan hiçbir şeye ulaşmak mümkün değil. Gemiler, evet limanlarda daha güvenlidir, ama gemilerin varoluş amacı uçsuz bucaksız denizlere açılmaktır. Biz genelde limanlarda açık deniz hayalleri kuran gemiler olarak kalmaya eğilimliyiz. Bunun adını yolculuk koymaya.

Hayır, öngördüğümüz gibi olmayacak hiçbir şey. Bu da müthiş. Önce dünyayı sonra çevremizdeki insanları değiştirme sevdasından vazgeçiyoruz. Bu bize enerji tasarrufu sağlayacak. Buradan gelen enerji ve merakla içinize bakacaksınız. Genellikle gördüğünüz şey hoşunuza gitmez. Dağınık bir evle karşılaşacaksınız. İhmal edilmiş, ama her sütunundan değerli ve sağlam olduğu gözüken bir yapı.

Tabii ki, o evi düzenlemeden mesela hiç âşık olamayacağınızı bilmiyordunuz. Dağınık eve misafir gelmez, hem ayıptır, çağrılmaz. Yani, aslında aşkı, dostları, kendinizi ihmal ettiğiniz için bulamadınız, siz hazır olmadığınızda, kâinat, enerji, kader veya tanrı, adına ne diyorsanız, size bunları sağlamaz. Sizin iyiliğiniz içindir bu. Boşa harcarsınız çünkü. Sizin için saklar o değerli şeyleri. Sizden sizi keşfetmenizi, ne kadar değerli ve biricik olduğunuzu hâsılı, kendinizi sevmenizi bekler.

Bu olduğunda, hep yanınızda olan bir sürü şeyi fark etmeye başlarsınız. Mucize dediğiniz şey biraz da budur.

Bir insanın kendisine açtığı savaşı bitirmesiyle başlar her şey. Benim kendi yolculuğumda, bugüne kadar keşfettiğim gerçek budur. İyi haber ise, bundan kaçış yoktur...

Markar Esayan

Anlamadın di mi?

Al beni gidelim buradan
Yada ben gideyim senden
Gideyim,
Gidiyorum diye üzülme
Çekmem gözlerimi gecenden...
Hatırlatırım sana kendimi,
Anlamsız bir rüyanın son hecesinde...
Yarın sabah olmasada
Bir sabah kalkacaksın
Her sabahtan erken, hiç gerek yokken
Dudaklarındaki tebessüm güldürecek insanları
Hep sevecekler seni
Benim seni hep sevdiğim gibi...
Anlamadın di mi?
Gittim ama mutluluğu bıraktım kanına! ..

Ceyhun Yılmaz

Bu da Öyle Bir Aşk

Sırtımda çıplak
Islak nefesin
Bi gidip bi geliyor

Biz senlen yatmıyoruz ki
Yaşamıyoruz da
Hep yarışıyoruz
Sen mi ben mi
Önce kim
Ölümü öldürecek diye

Can Yücel

Boş ver be yaşı başı

Gönlün ne kadar şık sen ondan haber ver!
Şöyle atıp koyu grileri-siyahları sabahtan,
sarı bir kaşkol atabiliyor musun boynuna, ondan haber ver!
Koyma bir kenara yüreğini, aç kapılarını,
gelene geçene yol verme girsin diye içeri ama
gömme başını toprağa bir çift güzel göz uğruna.
Bilirim yine yeşerecek bir çiçek bulursun bir dalda,
ama aklını kaybedecek bir aşk varsa avuçlarında,
bırak aksın yollarına.
Yağ geç, yık geç, kimse inanmazsa inanmasın.
Sen inan yüreğine,
hem ona geçmezse kime geçer sözün?
Büyü, büyü..
Bak ellerin, ayakların kocaman,
aklın da maaşallah yerinde,
e ne diye tutarsın yüreğini uçmasın diye.
Akıllı ol, yüreğin gelir peşinden,
boşver yaşı başı,
aşk var mı aşk, sen ondan haber ver!

Takılmışsın yüzündeki, gözündeki çizgilere.
O çizgilerin yüreğine neler kazıdığını düşün,
atmak mı istiyorsun kendini bir dereye soğuk bir kış günü,
öl gitsin..
Parayı pulu savurup,
bir balıkçı köyünde balık tutmak mıdır isteğin,
savrul gitsin..
Boş ver be yaşı başı,
kim tutar seni kim,
kendi yüreğinden başka kim?
Aklını al da öyle git,
ister bir duvara, ister bir odaya, ister kıra bayıra vur da git.
Dert etme ellerini, onlar da gelir seninle bırakmadıkça birine.
O biri de gelir gerçekten istediğin oysa,
seveceksen ve öleceksen uğruna..
Yaşa be, yaşa da öyle git, gireceksen toprağa..

Yaş 70′e gelse bile, hayat daha bitmemiş,
sen mi biteceksin?
Çekeceksen bile bayrağı,
yaşadım ulan dibine kadar diyemiycek misin?


Sibel Bengü