04 Aralık 2012

Sevinç ve Hüzün

Ey ağır yükle koşan insanlar
Sadece engellerle karşılaşan ayaklarınıza bakmayın
Bazen başınızı kaldırıp dağ taş dört bir yandaki
Rahatlatıcı dünya güzelliklerine bakın

Yemeğin tatlı ya da acı olması ağza bağlıdır
Şerefli veya rezil olmanın sevinci ve üzüntüsü de yüreğe
Bir bak güneş batsa da ay doğar
Ayın son gecesi hava kirliyse dinlenin de öyle gidin
Ey ağır yükle koşan insanlar
Nefes nefese kalınır diye yokuştan şikayet etmeden
Bazen yürekleri yumuşatarak düz yolun
Bir başlangıcının olacağını da düşünün

Rahatlık sıkıntının tohumu da olur
Acılar sevincin tohumu olur
Bir bak verimsiz tarlaya bir şey ekince bile
Sonbaharda altın başaklar çok olur

Bıçak sırtında dans edilen hayat diye
Suya atlayan kötü kadın
Belki öyle de düşünülebilir ama
Öyle de olmayabilir sebebini anlayamadık

Bıçak sırtında dans edilen hayat diye
Kendisi bıçak ağzı üstünde dans etmiş
Ondan kim deli dansı yapmasını istedi ki
O kadar geçimsiz kadındı ki

Doğrusu kendi sıkıntımı kendim alırım
Tutunacak yeri olmayan kalopanax ağacı
Ağır yükle koşan insan
Yol kenarında yeşil kırlarda dinlen de git

Ağır yükle koşan insan
Engellerle karşılaşan ayakların köklerine bakmayıp
Bazen dört mevsim dağ ırmak dört yanda
Değişen dünyaya da bir bak

Ağırdır diye bu yükü atacak mısın
Sıkıntılı diye bu yolda yürümeyecek misin
Ağır yükü yüklenip koşan insan
Derenin üstündeki su damlasına bak

Bir damla su bile birikip aktığında
Akıp gider de denizde dalga olur
Gökyüzüne çıkıp da bulut olur
Tekrar toprağa iner yağmur olur

Yağmur olup yağan su birikince
Dağda şelale olup enerji olur
Kırlar sulanır bol hububat olur
Susuzluktan kıvranan toprağa bereket olur

O giderken güzel çiçeğin bir tanesi solup giderken
Gece soğuk çiğ olup ıslatır
Yalnız bir yolcu acıkınca
Yol kenarında soğuk pınar olup açlığını hafifletir

Derenin tek bir damlasının bile
Akmasının anlamı öyledir ki
Herhangi bir insan hayatı kendine ait diye
Engelli bu yolu suçladın mı
Bu yükün ağırlığının bir anlamı var
Bu yükün sıkıntılılığının da bir anlamı var
Ağır yükü yüklenip koşan insan
Bu dünyada insan gibi bir insandır.

Gim So-Vol
Çeviren: Hatice Köroğlu

Bulut

Şuradaki şu bulutu yakalayıp üstüne binip
Kan kırmızı rengine boyanan şu bulutu
Gece olunca kararan şu bulutu
Yakalayıp üsütüne binip yüreğim şu uzağa
Engin gökyüzünü uçarak geçip
Uykuya dalmış senin kucağınla kucaklanmak isterdim
'Boş ver öyle yapamazsın' dedin
Sevgilim dinle, yağmur olup
Şu bulut sana yağarsa
Düşün gece gözyaşımı

Gim So-Vol
Çeviren: Hatice Köroğlu

Ağıt

Parçalanıp kırılan ismin!
Boşluğun ortasında dağılan ismin!
Çarılınca da sahipsiz kalan ismin!
Çağıra çağıra öleceğim!

Yüreğimde sakladığım bir kelime
Hiç söyleyemedim
'Sevdiğimdin'!
'Sevdiğimdin'!

Kızıl güneş batıdaki dağın ortasına takıldı
Geyik sürüsü de üzüntüden ağlar
Parçalanmışçasına duran dağın üzerinde
Ben senin ismini haykırırım

Üzüntüyle kederle haykırırım
Üzüntüyle kederle haykırırım
Haykırışlarım yok olur
Gökyüzü yeryüzü arası o kadar engin ki

Ayakta durduğum bu halimle burada taş olsam da
İsmini haykıra haykıra öleceğim!
'Sevdiğimdin'!
'Sevdiğimdin'!

Gim So-Vol
Çeviren: Hatice Köroğlu

İleride Bir Gün

İleride bir gün beni ararsan
O zaman ben 'unuttum' diyeceğim

Kalbinin derinliğinde bana sitem edersen
Özlemin sonunda 'unuttum' diyeceğim

Sen hâlâ sitem etmeye devam edersen
'İnanmadığımdan unuttum' diyeceğim

Bugün de dün de unutmamıştım
'İlerde bir gün de unuttum' diyeceğim
İleride bir gün unuttum

Gim So-Vol
Çeviren: Hatice Köroğlu

Açelya Çiçegi

Beni görmekten sıkılıp da
Gidersen
Tek bir söz söylemeden göndereceğim seni

Yongbyong’daki Yaksan dağından
Açelya çiçeklerini
Kucak kucak toplayıp yoluna sereceğim

Adım adım giderken
Yoluna serdiğim o çiçeklere
Hafifçe basıp gidin

Beni görmekten sıkılıp da
Gidersen
Ölsem de gözyaşı dökmeyeceğim.

Gim So-Vol

(Açelya Çiçeği/agora kitaplığı/Çeviren: Hatice Köroğlu)

진달래꽃


나 보기가 역겨워
가실 때에는
말없이 고이 보내 드리오리다.
영변에 약산
진달래꽃,
아름 따다 가실 길에 뿌리오리다.
가시는 걸음 걸음
놓인 그 꽃을
사뿐히 즈려 밟고 가시옵소서.
나 보기가 역겨워
가실 때에는
죽어도 아니 눈물 흘리오리다.

김 소월


iki gündür dolanıyorum sokakları kurumuş yapraklar gibi

Denizleri dökülmesin diye, kimim atlasların duvara asılmadığı doğrudur.
Ama sanmıyorum doğru olsun, ağaçların soğuk kış günlerinde, kabuklarının altına pazen giydikleri…
***

Ben de bilmiyorum önümüzdeki şubatın yirmi sekiz mi yirmi dokuz mu çekeceğini… Yirmi dokuz çekecekse, bana da haber ver. Unutmayalım o gün, dört yılda bir doğum günü olan dostumuza, küçük bir hediye göndermeyi.

***

Bana sorup durduğun o iki dizeyi buldum sonunda. Karaşın bir şairmiş, o iki dizenin sahibi:
“Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır/Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek”
Unutmadan, bu iki dizeyi defterine yaz istersen. İstersen ezberine yaz. İstersen unut. Nasılsa daha çok okuyacağız orta ikiden terk çocuklar şairini…

***

Ama mesela şeyi unutma… Neyi unutma biliyor musun, pencereden sokağına bakmayı… Sabahları kalktığında ve o güzelim akşamüstleri…

***

İyi oldu artık mektup yazmayacağını söylemen. Mektup beklemek, bilsen öylesine zor ve öyle güzel ki…

***

Geçenlerde yaşadığım bir şey, şunu öğretti bana: İstese de çok uzağına gidemiyor insan kendisinin. Hangi trene binse, içindeki bir istasyona varıyor sonunda. Hangi rüzgara tutunsa kendine savruluyor; hangi denize açılsa, yine kendi kıyılarında buluyor kendini…

***

Önüne açacağım her ‘yıldızlı atlas’ta; ama büyük; ama küçük bir deniz olacak mutlaka…

Onları duvara asmamaya çalış n’olur, yere dökülmesin denizleri…

Anlat, kanatlarındaki sarı benekleri geceleyin ay mı bıraktı?
Yağmur yağınca ağırlaşır mı kanatların?
Yokuşta uçarken yorulur musun?

..

Helikopter böceğinin uçamayan böcekleri sırtında taşıdığı doğru mu?
Uçmak mı güzel konmak mı?
Nereye çıkar salyangozların açtıkları gümüşten yollar?
Alçacıktan uçunca kuşlar, sen de heyecanlanır mısın?



Parmağıma konan kelebek, n’olur biraz daha kal!


Yıldızlı Atlas/Burhan Eren

Şiraze

Ben bu kendimden şikayetçiyim;
Rabbim, beni üzdüğün için,
Senden özür dilerim...

İbrahim Tenekeci

inanacaksın önce sen her söylediğine,
sen kendin güveneceksin önce kendine
ve sen emin olacaksın ne olduğundan tümüyle / benim inanmadığım senin varlığın Şirâze


varsa gitmek hep fikrinde sevmeyeceksin, ola ki sevdin yakıp gemileri gitmeyeceksin, her şeyden önce Şirâze kendinle halleşeceksin ve her gerçeği söylemekle bütün meseleleri hallettiğini zannetmeyeceksin.
belki bilirsin ölümcül kazalar en çok düz yolda olur, “asla” dediğin ne varsa bir şekilde ansızın gelip seni bulur ve “keşke”ler yoldaşın, vesveseler sol yanın, dimâğ da uyuyan tarafın olup kalır; hesap vermeden sıyrılacağını sandığın an yanarsın; ya burada şimdi, ya da nihâyetinde vaktin emin ol kendinle yüzleşeceksin.
hiçbir şey kolay değil, hiçbir şey yalın değil, hiçbir şey değil kusursuz; ille de O... göremiyorsan ahengi, duyamıyorsan kutsî melodiyi, hissedemiyorsan eşsizliği; yazık sana ki Şirâze, terkedilmişsin.
bütün yollar önü ummanla kesilse de hep kesişir, gök ve yer birbirinden ayrı görünse de ne yöne baksan ufukta birleşir; yalnız kaldığını düşündüğün an kalabalıkları hayatın geçmiş ve gelecekten üzerine çöreklenir; kapılar görürsün de Şirâze takdîr edilmemişse birini bile açamazsın.
susmayı bilirsen konuştuğunda dinlenirsin / sus noktam benim, sensin Şirâze

yolu yoksa sen yapacaksın bir yol, çıkışı kapalıysa sen bulacaksın bir çıkış; bilmiyorsan hedefini, şaşırmışsan kıbleni, helâk korkusu dolanmışsa boğazına, batmışsan balçığa; dur ve bak çevrene bir lâhza Şirâze, bütün kalabalığın içinde sen kimsin, kimlerlesin, neredesin, nerelerdensin; yerini açık seçik belirle ve çekinmeden ver tüm cevapları kesintisiz.
olmasaydı gücün taşıman için seçilmezdin; sana zamanı, sana seni, sana dünyayı emanet etmezlerdi; uyan Şirâze, sen sana verileni O’na karşı kullanma cür’etinden dolayı bu hâldesin.

tutamayacaksan söz vermeyeceksin / ben bakıyorum, hep yine hep yine ardım boş Şirâze

binlerce soru yığın yığın:
doğru olanı mı yapmaktır zor olan, doğruyu kısa yoldan söyleyivermek midir?
nedir insanın en çetin bulduğu yol ve neden hep sarp yamaçlara tırmanmayı tercih eder insan?
seni bulmak çözümse, kalmak da gitmek de ölmekse ve ölmek zaten hep zamansız geldiği düşünülense, üstelik ölmeden geçilemiyorsa ötelere, ille de ölümle kavuşmak şart koşulmuşsa... neden seçmek zorundadır insan kalmayı ya da gitmeyi?
çok sormamalı mı Şirâze, çok sorup boş yere yorulmamalı mı... semâya bak dilersen, dilersen arza; bakmayı bilirsen baktığına, inan bana hep aynı ışığı göreceksin.
ilk çalacağın kapı dua kapısı olsun her güne başlarken ve sabır gün boyu yoldaşın; çünkü ben sana verdiğim her “günaydın”ı bilsen de bilmesen de tek tek geri aldım.
yosun bakışlım, yokluğunla yoklandım...
velâ
tüm diyeceklerimi sıralayacak kadar görmedim seni, o kadar az kaldın bana; yazıyorsam sebebi sen; yanılmamak için direniyorsam her gün, yine sebebi sen; bütün sızlayan yanlarımı gizliyorsam Karpat’ta donarak, Pampa’da kavrularak, Obi boyunca kıvranarak... sebebi külliyen ben Şirâze.
uzaktan izledim seni; uzaktan duydum ben hep sözlerini, hangisi bana ait hiç bilemedim; budur sebep yıl 95; yola girilmişse gidilmeliydi.

illâ
dedim: anıların içinde kimseyi bulamazsın,
ve dedim: kimseyi o anıların içinden çıkarıp karşına oturtamazsın,
yine dedim: kimseye daha önce söylenmişleri yeniden söyleyemezsin ya da yeni hiçbir şey ekleyemezsin söylenmişlere,
ben dedim: anıları değiştiremezsin, birini bile yerinden oynamatamazsın, onların yerine de bir yenisini koyamazsın...
hep dedim: biten bitmiş, yazılan yazılmış, söylenen söylenmiş, yaşanan yaşanmıştır Şirâze.

yolun kenarında dur ki, ardından gelen sana takılıp düşmesin / tüm kazaların sebebi bil ki benim Şirâze


Ey sen!
Bırak beni, bırak dinleneyim...

Şiraze