08 Mart 2013

Eskişehir Şiirleri

1

Kıvılcımlar yay çizerdi gecede
savurdukça küreğini ateşçi
kıvılcımlar ilerlerdi

(Sabah
çocuklar
rayların arasından toplardı
sıcaklığını yitirmiş ateşleri)

Kara kuru bir çocuktum,
bana benzer çocuklar çalardı kapıları,
ellerinde torbalar:
“Hanım kömür ister misin?”

(Bende yastıkları vururdum sırtıma
ve yansılardım yaşıtlarımı)

Annemin gözleri kıvılcımlanırdı
kıvılcımlar çizerdi geceyi
yükselirdi sesi
makasa giren lokomotifin

(Rayların üzerinde çocuk ayakları
rayların üzerinde savaş yılları)

Ateşçinin küreği
ne çok yıldız savururdu geceye
ne çok ekmek…


2.
Ben küçükken
(Bütün kusurlarım görünür
söz ederken kendimden... )
doğduğum şehirde
(Ne çok masalı saklayan bir
oyuncak
sürüklenir derenin birinde)
pelin biterdi her bahçede
kokusu acı
çiçeği sarı
(Küçücük bir taş fincandı
ninemle kahve içtiğim
Babamın fincanıma kattığı
sıcak bir acıydı)

Nerde bilmem ninemin mezarı

(Dargındım babama
söylemek zor


annemin kefeni solmamıştı)

babam da bana dargındı


Sennur Sezer

yanılgı çiçeği

işte buraya, pembe boyalı duvara
kapkara kalemle çiziyorum resmini sessizliğin
dalıp gitmişliğin halini ocak başında;
geçmişin aşk masalını anlatırken yaşlı çınar,
avurtları çökmüş bulutlar yanaklarını önce beyaza
sonra sarıya boyarken karanfili güneş, onu da
hüznün ortasına konduruyorum
baykuş fırtınasında...

zaman duracak elbet aşağıda; dilin
sözcükleri kemirmesini bekliyorum, sesli-sessiz
ne varsa örneğin: sevişirken
kuşları, öpüşürken gülleri, kederli şiirleri
suskunluğun resmi olur mu demeyin onu bile...
tekneyi yoğuran hamuru, günahı çoğaltan suçu
hepsini... ama hepsini işte buraya...

faltaşına dönen gözlerimi
açıp uzaklara savuruyorum: akşam sefaları
şakayıklar ürkek çocuk adımıyla yollara dökülüyor;
vişne ağaçları gölgesine uzanıyor ıssızlığın
seyrediyorum, olgun kiraz gibi önüme düşüyor
acılar,
yalnızlık bukadar kötü dolanmamıştı dilime,
onu bile okşayıp sırtımda taşıyorum.

ömrün içinden geçiyorum dur diyen yok.
sevgim düşünce kirpiklerinden
örselenmiş dudaldarını arıyorum hayatın. ellerim
ağzım değil ki; eski bir evin bahçesi, kazdıkça
içine düşüyorum çukurun; ölüm olabilir bu!
gecenin gözü yok!.. her şey upuzun bir karanlık.
hayatın önsözüne sığınıyorum ama o da...

yanılgı çiçeğiyim
n'olursun hayat kopar beni, kopar a kirlendiğim
şu alem benden soyunsun...

Mehmet Sadık Kırımlı

Ben Senin Yerine Ağlayacağım

Beni terk edip gittiğin zaman
Sanma ki kal diye yalvaracağım
Ben senin yerine ağlayacağım

Aşkımızın sonsuz olması için
İsmini dağlara haykıracağım
Islak gözlerini görmemek için
Ben senin yerine ağlayacağım


Adonis

Atlar Gibi

atlar gibi, diyor yaşlı adam
ne şahlandım ben de bir zaman

yaşam ki heves uçurur seni
durur birden esen rüzgârın

o kalıyor bir de
toprakla Sevişirken o
tadı yağmurun
anılar gibi kuruyor tende

şimdi gidiyor oldum
benden önce gidenlere
sözünüz varsa deyin
ölüler bir şey bekler o yerde

Mahmut Temizyürek

Lethe

ruhum bir kapı, orasıyla burası arasında
içinden sana bakan bir su akar.
bir ormana gireriz sanki usulca
bir gölge oradan suya dalar,
ağaç onu almak için eğilir
kıyıya çekilen beden artık o değildir.
toprağa çevirdim yüzümü, ellerinin
sırından dökülen kırlara doğru
yüzünü aradığım aynalarda beliren soru,
uzandım boşluğuna tepelerin
dağıldım bir kuş kanadı gibi
senin aşkınla dolunca vadi.
rüzgar ayaklı İris, içtim o testiden ben de
kendi yalanına dalan sözlerle örüldü ağzım
dokuz yıl, dokuz nehir
bir ayet gibi örtüldü üzerine gecenin
Tanrım, beni unutma
unuturum nasılsa ben
geçerken
sularından Lethe'nin.


Tuğrul Tanyol



Lanet Gemi

sular duruldu! bunu dört kez söyledim kendime
yüksek sesle gemiler çarptı kara parçalarına
dört kez söyledim; üçü yalandı
birini de yanlış kullandım cümle içinde
cümle; herkesin bildiği bir delilik anıydı
sürtünmek gibi, cızırtı gibi
frenin patlaması, dört yanı tıkalı
delik gibi. kıllarını papatya suyuyla sarartan
yeniyetme kızlar gibi... ben sevişirken
hem de tempolu, tırışkadan ya da arkadan
dört as bulması inanılır gibi değildi babamın
sonunda sular duruldu! istisnasız söyledim bunu
gündüz vakti, hem de epey kalabalıkken iskele
siyatiği tutmuşken irlandalı bir papazın
ve annemin büyük bir gürültüyle
menopoza girdiği gece
lanetli bir gemi yanaştı şu bahtsız iskeleye
arabesk seven çocuklar, soğan kabuğuyla
ayılan histerik kadınlar
ve bayat mezgit gibi kokan ağları külotların...
duruldu sular! şeytan tüyümü çekip çıkaracak
cımbızlar yapılacak batan gemilerden
batmayan gemilerden hesap sorulacak
kanım yerde kalmayacak, manyak gibi inanıyorum buna
yiğit oğlum, aslan oğlum engerekler, çıyanlar arasında
davamı sürdürecek elinde kristal bir mancınıkla
tiz cinayetler işlenecek, hissediyorum
dilin pertevniyal lisesi’nin bahçesi gibi
titretiyor ruhumu, sevişirken bir hava, sevişirken
çocukluktan kalan bir hala boşluğu gibi
bir şeyler patırdıyor aramızda, bir kan bağı
bir korse, şişman bir çingene, nalbant bıçağı
acıklı bir erzincan türküsü, venedik taciri
yıpranan kamu düzeni, tırnakları kirli itfaiye eri
durulan sularda batıyor
durulan sularda her biri

ayrı ayrı bakarsan her biri kendisi
birleşince;
lanet bir gemi!

Altay Öktem




Kar

kar yağıyor oynak bir havayı kollayarak
ömrümüze tanık bütün zamanlarına dünyanın
sesimizin bembeyaz bir sayfasına/ sonsuzluğa
akan günlerimizin çocuksu yalnızlığına
gri bir gökyüzünden ışıltılar sağılıyor
ardımızdaki ağıdın kilitli kapılarına.

çiçeğini özleyen kirazın yapraksız dalına
bir kuşu salıyor rüzgarı uçacağı yön belirsiz
iki göz/ çarpan bir yürek/ camlardan akan bakışlar
uzun yolculuğa çıkan trenlere sefer eyliyor
kar aralıksız yağıyor dünyanın yüzünü öperek.

kar sevincin büyüsünü serperek karanlık denizlere
çocuk düşlerimize oturtuyor akşamın hüznünü
ipekle sargılanan yıllan getiriyor penceremize
bin bir nakış ekliyor yaşamı havalandıran şarkılara.

saatin sesi/geceye giren yolcular/istasyonların uğultusu
yarım kalan bir güncenin sayfalarını havalandırıyor
tuzu dudaklarımızda bir aşkın güncesine yazılan
bir damla kan bırakıyor uçsuz sayfasına tarihin
bütün yeryüzünü düşündüren bir ses büyüyor: kar yağıyor.

Ahmet Özer