06 Mayıs 2013

Sevginin Yalnızlığı

Yalnızlık gider bir yere.
Bir yerden gelir çaresizliğim.
Bizi mesafeler ayırdı çocuk!
Ben de mesafeler gibiyim.

İstesen kalkıp gelemem,
Uzaklık başka güzel.
Sen hayal gibisin çocuk!
Gelebilirsen, kalk gel!

Nurettin Özdemir

Kokuna Özlem

Uzun bir aradan sonra, O'nun kokusuyla karşılaştım.
Sanki birkaç saniye önce buradan geçmişti.
Adımlarım mı, kalp atışım mı önce hızlandı, bilmiyorum.
Gözlerim O'nu aramaya başladı.
Bir köşe başında durup sokaklara baktım.
Göremedim, 'Yok işte!' diyemiyordum.
Kalbimi titreten bu kokuyu bir tek O kullanırdı.
Öyle içime sinmiştin ki, ne zaman sarılsam alırdım kokunu.
Bir defa boynunu koklamaya dalmıştım da gülümsemiştin; 'kokum bitti.' diye.
Yanılmış olamazdım.
Acaba dedim, özlediğimden olabilir mi?
Burnumun direği sızladı.
Ağlamamak için çabaladım.
Ben O'nun ardından gerektiği kadar gözyaşı dökmüştüm, rahattım.
Madem öyle, bu aralar ağlayamamaktan bu şikayet niye?
Oysa O'nu uzun zamandır düşünmemiştim.
Başka sevgililer edinmiş olmam, O'nu unuttuğumu yeterince ispatlamıyor muydu?


Kokunu hissettiğimde bu hale geliyorsam, ya bir de Seni görseydim ne yapardım sevgili Hanımeli Çiçeğim?

Beş 5 2013 pazar sabahı

04 Mayıs 2013

kün

kalu belada duydum sesini ben o gündür seni ararım
o gündür seni ararım ayaklanmaların ilk kargışlarında
bir eskimiş saat bekler çıkmaz sokaklarda, ıssız bulvarlarda
sana ne söyleyeyim karakara odalarda içim buruk bile değil
bilmem uyuyakalır mısın yaz akşamları tahta iskemleler toplanırken
bilmem, istemem bilmeyi ellerinin yumuşaklığını aklının mavi rengini

kan oturmuş uzuvlarım var gözlerim var görülmedik sen bilmezsin
kırık kalmış selamlarım, pazar yıkanmalarım, yapılmamış ödevlerim
kaçıp uzak koyakların yaprak kokularını bulsam da hep aynı yerdeyim
ölü bir dostun son bakışına mı benziyorsun, acı gibi değil, değil matem gibi
dönüp dönüp seni buluyorum sanki hep senden korktum hep sevdim seni
sanki sözlerin altın varaklı kitaplarda çoğaldı açık yeşil torbalarda saklandı
sanki kün dedin bu sokaklar o yüzden boş bu oda ondan dağınık

sinsi kâbuslar tutarken elimden bilmecesini cevaplardım istiharelerin
ah ben ne çok severdim yağ kutularından fışkıran fesleğenleri
açıl derdim kapılara ve açılırlardı beni dışarıda bırakarak her seferinde
şiirler okurdum hiçbir dilde yazılmamış, âşık olunmamış kadınlar severdim
intiharla biten romanlar alırdım, anlardım ölümün sevgili bir sayvan olduğunu
köleler gölgeleri özlerdi, ben utanırdım sana biriktirdiklerimden
gel de al bu kesilmiş saçlarımı saçılmış uykularımı bitmemiş şiirlerimi
sen ol dersin ve olur, dolar sokaklar taze kokular yükselir karakara odalardan

Faris Kuseyri / Heves Dergisi

Kül

yakın mı uzak mı o yaralı yüz
o saydam bakış o kapalı kapılar
yeni mi dersiniz erguvanın bu hırçın rengi
dönenip duran bu harmaniler
neden kara ve yakaları kirli

her şey yerli yerinde mi ey mağrur zaman
için için akan bir ırmakta gizlenen tabutum
söz dinleyen ellerim
gürültüyle devrilen günün altında verilmiş sözler
saklı sevinçleri derdest eden
bin yıldır beklenip de verilmemiş sözler

düş neye yarar hatırayı unutturmaktan başka
uykuma közlenmiş ateşiyle bedenler biçiyor
atlas yükünden yük beğeniyor sırtıma o ihtilal şarkısı
her gece evreni yıkıp da yeniden kuran kim
siz misiniz harflere tılsımlar bağışlayan
lanetlenmiş şiirleri kulağıma fısıldayan siz misiniz ey
alıştım her sözüne babil’de adımı unuttuğumdan beri

şaşırt beni, ak göğüslerini göster
yazık ki ellerimi de aldı düşlerim
ellerim tedirgin birer balıkçıldı benim

bir kavafın oğlu olsaydım
bırakıp giderdim ardımda bütün şehirleri
eskiyen ayakkaplarıma aldırmadan hem de

ama buradayım işte, bu kum gibi dağılan odada
bir ümmi dervişsem kim anlatıyor bu hikâyeleri
ben kanıyorum ey sisli sokaklar ben ve benim çıplak ayaklarım
kan, benim kanım yeter mi söylenmemişi söylemeye
ve hangi aşk göğerir bin yıllık söz kirlenince

kuyulardan güzel çocuklar mı çıkardı
tiril tiril teriyle açılır mıydı özleyen babaların gözleri
su böyle paslanmadan önce

ey göğe sürülmüş alınyazım, karakaderim
mutluluk
çıkıp gelsen sana korkak diyeceğim

irişti vakti sonsözü söylemenin
bana kaldı gün başaklarını yakan o lanetli kıvılcım

potada cezbeyle eriyen metal ve
yabanda adını hatırlamak için bavkırançakal ve
gecenin gözlerindeki puhu ve
sabahın yelinden bilinen açık kalmış uykusu

kapalı kapılaryaralı yüzsaydam bakış
ne varsa apaçık yazılacak elbet tedirgin ellerim

ta sin mim

Faris Kuseyri / Üç Nokta Dergisi



kan

“unutulmuş bir ihtilal bildirisinin arkasına yazılmıştır”

devrildi mevsimin ak sancağı
karardı her yer örtüldü pencereler

baharla mı aldatacaklar beni
kuşlarla mı kitaplarla mı
kapattığım kapılar aldanmışlığımdır
benim
kıvıldayan akkurtlar benim
özkardeşlerim
toprak çürüdükten sonra nefret neye
yarar
ne yana gidilir harita alkanlar
içindeyken

güz bile değil yaprağın sararması
tırnağın uzaması ölüm bile değil

kıyamı bildim ve gördüm kıblelerin
ihanetini
nasıl da koşuşurduk uğruna
gökçekimlerinin
genç ölüler tutardı ihtilallerin güncesini
bir kan bilirdi
bir ben bilirdim
işleyen rotatiflerin kıymetini

geldi ki sonu gelmez sandığımız
tuttuk dinledik
tevekkül hain dostumuzdu
ey kardaşlar ey yaranlar imdi sözüm vardır size
unutun adlarınızı
onlar size titreyen nabızlardan başka ne verdiler

değil mi ki her yer günlük güneşlikti
değil mi ki kırılmıştı kabuklar
sıkılı yumruklarla umut terennüm edilirdi
merhaba mı diyelim şimdi elveda mı

siz yarası soğumuş kızgın bakışlarım
kendini bükülmez sanan dizlerim benim
sözle başlamıştı her şey, söz bir büyüydü
yaşamaksa bir kabullenişti ancak
yazılmış tarihleri unutun artık
karanlık daha çok anlatır günden

bir tek sorum var zaman sefihlerine
ben neyi unutacağım ey biliciler
ve neyi hatırlayacağım ey susayna eskileri

ağudur suyun anlattığı
söz biter ve kapanır kuyular

Faris Kuseyri / Sonra Edebiyat Dergisi

03 Mayıs 2013

Aşık mısın kızım?

   Ama…
   Demişti ki babası;
   “Aşık mısın kızım?”
   Bu zaten hayrandı adama; hayran hayran bakmış; “Aşık olduğuma inanıyorum baba.” Demişti.
   “İnanmakla olmaz. Aşık olduğunu biliyor musun?”
   “Biliyorum baba. Aşığım, biliyorum.”
   “Peki, aşığın akılla fikirle işi olmaz, bunu da biliyor musun?”
   “Nasıl baba?”
   “Akıl bir sürü şeyi dert eder kızım. Faruk’la evlenebilmen için ona kaçman lâzım; akıl,
bunun sonuçlarını kafana kakar durur ve faydalanacağın daha akıllıca şeyler teklif eder sana.
Kaçarsan anneni kaybedeceksin meselâ, Faruk da annesiyle babasını kaybedecek.
Var mısın kızım? Hiçbir şeye aldırmamaya var mısın? Acı çekmeye, rezil kepaze olmaya var mısın?”
   “Varım baba.”
   “Tekrar soruyorum; sen sahiden aşık mısın kızım?”
   Bu daha da hayran bakarak tekrarlamıştı cevabını: “Aşığım baba.”
   “Aşk aklın hesaplarına takılmaz.” Diyerek devam etmişti babası. “Pervâsızdır,
geniş ufukludur, sınırsızdır… Aşığın da öyle olması icap eder… Aşık adam yılmaz, canını sakınmaz,
üzülme, utanma nedir bilmez. Değirmen taşının altına girmiş gibi ezilip unufak olur da ‘bunaldım’ demez. 
Aşık, aklını çöpe atıp ‘Aşk bana yeter’ diyen adamdır. Tahammül kelimesi yoktur onun lügâtinde; 
tepeden tırnağa rızadır, kabuldür… Aşık budur kızım… Sen de bu musun? Başına bir sürü dert, 
illet gelecek bu saatten sonra ve sen tahammül etmeyecek, ‘ne olacaksa o olur’ deyip her geleni aşkın meyvesi gibi derecek, toplayacak, kucaklayacaksın… Son defa soruyorum; aşık mısın kızım?”
   “Aşığım baba… Aşığım.”
   “O zaman ben de sana yardım edeceğim.” Demişti babası.
   Ve etmişti.

Kün / Sezgin Kaymaz / Sayfa 68-69

Bir Şiire Sığmayan

Haramın azıdişi gereksiz konan her zam
Hiç âşık olmamışsa tam olur mu boş adam?

Kara tüylü kırlangıç, her gün hamama gitse
Kırlangıcın tüyünü ağartır mı bir hamam?

Geometrik şekiller çiziyor kanatlarım
Üzerinde uçtuğum ırmaklara tastamam.

Yüreğim yıldızlara dokunur arada bir
Başımı döndürür hep göklerdeki ihtişam.

Şair kepenk indirip bir geziye çıkarsa
Şiir kendini asar ve bozulur intizam.

Ey dağlara gidenler, çiçeklere basmayın,
Bir çiçek ezilirse artık kalır mı nizam?

Akşamsefası gibi bir garip çiçek gönlüm,
Uzaklardan bir yıldız göz kırparken her akşam.

Aydınlatır eşyanın görünmeyen yüzünü
Ve susar gizemli kuş, anlat de, anlatamam…


Bahattin Karakoç