04 Haziran 2013

Helena

Gök! Benim… Geliyorum ölüm mağaralarından,
Duymaya çarpışını sahile dalgaların,
Görüyorum altın kürekli kadırgaların
Belirişlerini şafakla karanlıklardan.

Ünlüyor kralları şimdi bu yalnız eller,
Tuzlu sakalları parmaklarımı eylerdi;
Ağlıyordum. Onlar utkularını söylerdi
Ardında gemilerin uzaklaşan körfezler.

Duyuyorum boynuzların, süel boruların
Kalkışına tempo tutuşunu kürelerin;
Boğuyor gürültüyü türküsü tayfaların.

Şanlı burnunda gemilerin, coşkun Tanrılar,
O eski gülüşleriyle dövdüğü denizlerin
Yontuk, dost kollarını bana uzatıyorlar.

Paul Valery
Çeviri: İlhan Berk

Aşk Şarkısı

Ruhumu nasıl tutsam da, seninkine
değmese? Nasıl aşırsam üstünden
öbür şeylere ben onu?
Ah, karanlıkta yiten bir nesne
içre barındırmak isterdim onu ben
öyle bir yerde: bilinmedik, sessiz,
derinlerin titrerken titremeyen.

Bir var ki her değen bize, sana, bana, bak
birlikte alır bizi bir yay gibi ancak;
iki telden b i r ses çıkartır bize değen şey.
Biz hangi çalgıya gerilmişiz?
Hangi çalgının elindeyiz biz?
Tatlı şarkı ey ...

Rainer Maria Rilke
Çev: A.Turan Oflazoğlu


bir dizenin ilk kelimesi nasıl doğar

Bazılarının sandığı gibi mısralar duyguların değil, yaşanmış deneylerin sonucudur. Tek bir mısra yazmak için birçok şehirleri, insanları ve nesneleri görmüş olmak, hayvanları tanımak, kuşların nasıl uçtuğunu duymak ve sabahları çiçeklerin açılırken nasıl titrediğini öğrenmek gerekir.

Bilinmez yerlerdeki yolları, beklenilmeyen karşılaşmaları ve uzun zamandır yaklaştığını sezdiğimiz ayrılışları, esrarı daha aydınlatılmamış olan çocukluk günlerini, size anlayamadığınız sevindirici bir haber verdikleri zaman kalplerini kırdığınız ana babaları, derin ve tehlikeli değişmelerle garip bir şekilde başlayan çocukluk hatalarını, kapalı odalarda geçen sessiz günleri,deniz kıyılarındaki sabahlamaları, denizin kendisini, denizleri, yükseklerde çağıldayan ve yıldızlarla uçuşan yolculuk gecelerini yeniden, yeniden yaşamak gerekir. Bunları bile yaşamak yetmez. Biri ötekine benzemeyen sayısız aşk gecelerini, doğum sancılarıyla kıvranan kadınların çığlıklarını, odalarından bir türlü çıkamayan süzülmüş lohusaları hatırlamak gerekir. Ama ayrıca, ölenlerin yanında bulunmak; pencereleri açılmış, içine gürültülerin dalga dalga dolduğu odalarda bir ölünün yanı başında oturmuş olmak gerekir. Anıların olması da yetmez. Pek çoksalar onları unutabilmek ve geri dönmelerini bekleyebilmek için büyük bir sabır gerekir. Çünkü sorun anılarda da değildir… Anılar ancak bizde kan haline geldikleri, bakış ve davranış oldukları, adlarını yitirdikleri, kendimizden ayırt edilmedikleri zaman; işte yalnız o zaman, pek seyrek bir anda, bir dizenin ilk kelimesi onların arasından doğuverir.


Rainer Maria RİLKE
Türkçesi: Suut Kemal Yetkin

Liman Kırıntıları

Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Yalan söyledim
yırtık blucinli tayfalara
Seni sevmediğimi söyledim.

Oysa rıhtımlar
en şarkılı dalgalarla yıkanıyordu
Midye kabuklarında sakladım gözyaşlarımı;
Hastaydım
kırık kötümser bir öksürük yapışmıştı boğazıma
Seni unutmak gerekiyordu...

Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
İskele fenerlerinin altında oturup
seni bekledim sevgilim

Ellerim ıslaktı gözlerim ıslaktı.
Gelip caydırabilirdin beni gitmekten
Oturup sigara içer anlaşabilirdik...
Sana tapacağım yalan değildi
benim olursan

Seni seviyordum seni istiyordum...
Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Filler gibi içtim liman meyhanelerinde
seni unutmak için içtim...

Senin sokağında geceler yıldızsızdı
senin sokağında gece yağmur yağıyordu
Ben zayıftım, çabuk ıslanıyordum
Bana sevmek yaramıyordu
ben sevilemiyordum...

Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Sana bırakacağım bu kentin
üç semtinde üç damla gözyaşı döktüm

Birincisi seni ilk gördüğüm yerdi
ikincisi seni ilk öptüğüm yerdi
Üçüncüsü... söylemeye dilim varmıyor

üçüncüsü bana git dediğin yerdi
İşte bu mısraları orda karalıyorum
işte demir aldı şilebimiz
Gidiyor gidiyor gidiyorum...

Edgar Allan Poe


Bir Köprüdeki İnsanlar

Garip bir gezegen, garip insanlarıyla.
Zaman teslim olur, ama tanımazlar.
Protestolarını ifade etmenin yolunu bulur,
Resimler yaparlar, bunun gibi mesela:

İlk bakışta özel bir şey yok.
Su görürsün
Bir sahil görürsün.
Akıntıya karşı zorlukla giden bir tekne görürsün.
Suyun üstünde bir köprü ve üstünde insanlar görürsün.
İnsanlar görünür şekilde adımlarını sıklaştırır,
çünkü demin başlamıştır bir yağmur
kara bir buluttan aşağıya kamçılarcasına.

Mesele şu ki arkasından hiçbir şey olmaz.
Bulut ne biçimini ne rengini değiştirir.
Yağmur ne yoğunlaşır, ne durur.
Tekne hareketsizce süzülür.
Köprüdeki insanlar
biraz önce bulundukları yere koşarlar.
Burada araya sokuşturmadan olmayacak:
bu hiç de öyle masum bir resim değil.
Burada durdurulmuştur zaman.
Yasaları çiğnenmiştir.
Gelişen olaylara etkisi engellenmiştir.
Hakaretle defedilmiştir.

Bir âsinin sayesinde,
belirli birinin, Hiroşige Utagava diye
(nasıl olmuşsa, aslında
uzun zaman önce hayli usulünce
aramızdan göç etmiş bir yaratık)
zaman tökezleyip düştü.

Belki de önemsiz bir kapristi,
birkaç galaksiyi örten uçuğun biriydi,
ama belki şunları da eklemeli:

Buralarda uygun görülür
bu küçük resme büyük itibar göstermek,
hayranlıkla bakıp çağdan çağa heyecanla titremek.

Bazıları için bu yeterli değil.
Boşanan yağmuru bile işitirler,
boyunlara ve omuzlara düşen serin damlaları duyarlar,
köprüye ve insanlara bakarlar,
sanki orada kendilerini görmüşçesine
hep aynı hiç bitirilmeyen koşuda
ebediyen yol alınacak sonsuz bir yol boyunca
ve utanmazlık içinde inanarak
işin aslında böyle olduğuna.

Wislawa Szymborska
Çeviri: Osman DENİZTEKİN

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda
bir dal istedi kadın, tutunmak için
dostane
Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı
beyaz bir gül geldi karşılığında

Böylece bir muhabbet başladı gözlerde
aylarca devam etti bu dostluk
sessizce

Bir mum daha yaktı adam
yüreğini açacaktı kadına
ellerini avuçlarına alıp
korkusuzca bakacaktı
kadının gözlerine ve
birlikte yaslanacaklardı geceye

Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla
düşler! Dedi kısaca
Geldim
dedi kadın
ama yer bulamadım kendime

Korkuyla geriledi adam
ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem
diye geçirdi aklından
bir kez daha erteledi düşlerini
her seferinde olduğu gibi

Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde
son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine
beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine
sana geldim
götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine

Dalgındı, fark etmedi adam
bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi
kendince

Utandı kadın çok utandı
çırılçıplak hissetti kendini
o an söndürdü mumu beyninde
hoşça kal. Dedi adama

Bütün aynalar bir bir kırılıyordu
adamın bedeninde
Gitme!
sevdiğim, umudum, kavgam
gitme! Diye haykırıyordu tüm varlığıyla

Adamın sesi çınladı kulaklarında
yeniden kıvılcımlandı vazgeçilmiş duygular
onca yıl sonra ilk defa adıyla sesleniyordu kadına

Uzun-uzun baktı kadın
Yoruldum, sessizliği okumaktan
yaşanması gereken bu maratonu
seyretmekten yoruldum

Tüm tatlar acıya çaldı adam ile kadının yüreğinde
Sormak ya da söylemek istediğin bir şey varmı?
diye sordu kadın

Bir yaşam çizdi adam
Bir kulübe yaptı, yemyeşil ormanın ortasına
umutlar ekti gökyüzüne
şelaleden bölünen bir derecik akıyordu kulübenin arka tarafında
güneşin ilk ışıkları süzülüyordu odalarına
her sabah kuş sesleriyle karışan suyun şırıltısına uyanıyorlardı
zamansız yağmurlara tutuluyorlardı
sırılsıklam
bir yandan kahvelerini yudumluyor
biryandan gökkuşağının çıkışını izliyorlardı
donmuştu kadın öğlece bakıyordu

Bir meşale yaktı adam, yüreğini koydu
korkusuzca baktı kadının gözlerine...

Nurcan Uğurlu

Saçlarda Bir Yarımküre

Bırak da uzun uzun uzun zaman içime çekeyim saçlarının kokusunu
bir kaynağın sularına yüzünü daldıran bir susuz adam gibi
yüzümü daldırayım içlerine kokulu bir mendil gibi elimle sallayayım onları
sallayayım da anılar silkelensin havada

Saçlarında bütün gördüklerimi bütün duyduklarımı
bütün işittiklerimi bir bilseydin
Başka insanların ruhu ezgiler üzerinde nasıl dolaşırsa
benim ruhum da koku üzerinde öyle dolaşır

Yelkenlerle serenlerle dolu bütün bir düş var saçlarında
meltemi beni güzelim iklimlere uzayın daha mavi
daha derin olduğu havanın meyvelerle yapraklarla
insan derisiyle kokulandığı iklimlere götüren büyük denizler var saçlarında


Saçlarının okyanusunda içli türkülerle her ulustan güçlü insanlarla
sonsuz sıcaklığın yangelip yattığı uçsuz bucaksız bir gök üzerinde
ince ve karışık yapıları oymalar gibi beliren
biçim biçim gemilerle kaynaşan bir liman görüyorum


Saçlarının okşamalarında güzel bir geminin kamarasında
bir divan üstünde geçmiş çiçek saksılarıyla serinlik verici testiler arasında
limanın fark edilmez yalpasıyla ığralanmış uzun saatlerin bezginliğini yeniden buluyorum

Saçlarının kızgın ocağında afyonla şekerle karışmış tütün kokusunu çekiyorum içime
saçlarının gecesinde sıcak ülke göklerinin sonsuzluğunu parıldar görüyorum
saçlarının ince ince tüylü kıyılarında katranın miskin
hindistan cevizi yağının birbirine karışmış kokularıyla sarhoş oluyorum

Bırak da uzun uzun ısırayım ağır kara örgülerini. Ele avuca sığmaz
ferman dinlemez saçlarını dişlediğim zaman anıları yer gibi oluyorum


Charles Baudelaire