16 Haziran 2013

Yine de

İç-dünyama İsviçre misâli
Yeşiller ve göller yarleşmedi.
Hangi kalıtımın ürünüyse,
İç-kentimde bir iki yaşlı kedi...
Çamurlu kaldırımlarda;
Dolaşır akşam üzeri.
İnsanların paçaları çamurlu,
İhtiyarların cebinde bir yumak sicim,
Ve en fazla bir elli lira.
Bir de paslanmış bir çakı.
Kadınlar ne leydi ne de güzel
Fakat ince ve saf yine de.
Hafif kamburu çıkmış kazaklı kızlar
Nemli ve kızarmış burun uçları
Gelecek günlerin hayâlini kurar.
Tek olağan dışı güzellik bu kentte
Koca kafasıyla Hindistan'ı anan
Bir fil bir de sükûti-devenin,
Süpermarketlere girmesidir.
Saygılı ve düşünceli her ikisi de.
Sen varsan ey yâr, ümit de var
Gözlerinde gizi güzelliğin,
Aman saklı kalsın saklamalısın,
Sarıp sarmalayıp sandıklamalısın.
Bekle ki bekçiler ihtiyarlasın
"Memlekete gettü" desinler de sen;
O zaman sandık-lekeli gizler
Bir de ben ve derinleşmiş izler,
Sürülmüş tarla kokusu yüzümde,
Sana doyasıya nazar edeyim.
"Geç oldu artık ben de gideyim"
Deyince ben, bu hikâye bitsin
Ve yeni bekçiler de benim için
Memlekete gitti diyeceklerdir
Deve ve Fil hemen gözden silinir.
Sen benim gözümde kalansın
Yine de.

Hüsrev Hatemi

Gözlerin

Bi Bi Bismillah !
Korkuyorum sevdiceğim.
Dokunmak coğrafyasına yüzünün
Yıkmak gibi bütün mescitleri.
Korkuyorum bulaşacak elime polenlerin.
Kursağımızda kalacak her damlası kevserin..
Bakma öyle n'olur..

Gözlerin..
Gözlerinde Allah var sevdiceğim..
Sadakallahülazîm..

Erdem Arslan

Fena

aklının tam ortasına bir oğul düşünce babamın
dönüp dolaşan bir fenalık gibi söylenmiş göğe
beni suret et
oğul diye bir uçurum diliyorum kendime

annemin içine hüngür hüngür ağlayınca babam
alnında oğul terleri birikince
dünyaya bakma vaktim gelmiş
bir sesin bir yere bakması gibi fena
tuhaf bulaşıcı ve yapışkan bakmışım dünyaya

akşamına razı evimizde başı dönen bir sözcük olmuş cüzam
önce bir doğum lekesi sanılmış bu bakma halim
günün öğünlerine çarpan bir sözcük
kalkıp kendi kendine gezen bir sözcük
cüzam ve fena

bu ağaçta bir yanlışlık buldum
bu ağaçta çok düzgün bir dağınıklık diye diye yürüdüğüm o bahçe
kırk yıl aynı yere bakmakla edindiğim bu veba
beni getirip getirip buraya bırakan bitkiler gibi
alnında bir yer var
kullanılmamış bir yalnızlık
sanki durmadan bir çiçeğin kenarını anlatıyor bana
avucumda nem yüzümde ateş
kalbimde unutmak kadar feci sözler
unutmak
kırk yıl aynı yere bakan da unutmamış ki diğer yeri

adının ibret sesi çarpınca kulaklarıma
kendi bahçesinde başı dönen bir çocukluk
altı yetim kardeş
altı fena söz gibi iniyorum taş çarşılara
aklım yokuş kalbimde nal sesleri

ey beni buraya getirip getirip bırakmış şeyler
ey aklımın tam ortasında yırtık o umman
işte kırk yıldır fenayım aslında
işte kırk yıldır kendimin kardeşi gibi buralarda

buralarda

Seyyidhan Kömürcü

Portakalı Soydum

Buğday başakları arasına daldığında,
Kaybolan o sarı saçlı çocuk,
Şimdi babasının evlendiği yaşta.
Şeker pancarından traktör,
Pazar çantasından pota
Ve birçok şey arkama baktığımda..

...

Portakalı en iyi annem soyardı,
Babam başucuma duayı koyardı.
Geçti zaman,
Hayat yine bir yalan uydurdu,
Çiğitleri boğazıma oturdu.

...

Duma duma dum..
Anne ben çok yoruldum..


Erdem Arslan

Hayyam'ın Sabahı

akşamüstü oturmuşum bahçede,
ceviz ağacının altında.
şakirtleri göndermişim;
testiyi bir dikişte yarılamışım;
sonra almışım udumu kucağıma...
parmaklarım gezinirken tellerinde, çalgının,
bekliyorum zekânın, sezginin, bilginin,
akşamları evlerine dağılan yapı ustaları gibi,
hesabı, hendeseyi bırakıp, birer birer seslere,
nağmelere geri dönmelerini.
bekliyorum, gelsinler de döksünler içlerini;
söylesinler, bugün de, dünkü gibi,
hayyamın elinden avucundan,
tüylerinin, kemiklerinin ucundan
süzülüp aktı, süzülüp aktı da zaman,
avunsun diye ona,
bu bir testi şaraptan,
bu karnı oda doymayan udtan
ve hüzün üstüne hüzünden, ah üstüne ahtan
başka ne kıydı, ne bıraktı?

ah, bu rüya gibi vadi, bu bahçe, bu havuz!
bu ezgi kulakta, bu şarap damakta,
toy düğün gecesinden kalan!
bu tan yeri cömertliğinde körpe sine,
bu alev gibi yakan dudaklar,
ah, bu tatlı baş dönmesi!
avuçlarımın arasında tuttuğum bu biçimli baş,
bu benzersiz güzel gözler,
bu güzel, bu derin, bu zeki...
bunların hepsi, ey Kader, gel gör ki, bunların hepsi,
kıyılarımızı döven bu dağ gibi varlık dalgaları,
bir damla ölümün yanında ne ki?
anlımıza vurduğun o kuzgunî tuğra yanında,
gözümüze sokmak için değilse onu,
bu çarşaf çarşaf beyazın hükmü ne, Nakkaş?
kopan telden çıkan o bed tınlamanın,
o tek vuruşluk hoyrat lahnin yanında
bunca neşidenin hükmü ne, Çengî?
o bir yudumcuk zehir zıkkım hamrın yanında
halis üzüm şurubuyla dolu bu kesme cam sürahinin,
koca kâinatın hükmü ne, Meyhaneci?
sorası tutuyor işte, aptal mı aptal aklın!
o sorunca da, kafası karışıyor böyle, keyfi kaçıyor,
ödlek mi ödlek nefsin, bedbin mi bedbin
yüreğin!

Cahit Koytak

Ben Seni Seviyorum Bunda Bir Kasıt Yok

acınası tesadüflerle ayrılıyorsun molekülden,
hüzün hastası bir hayvansın
şiddetli baş ağrılarıyla çalkalanan
çok kurak iklimlerde, büyük sinir krizlerinde
ağır işkence görmüş şehirlerde
saadetin zarif, adaletin ince.

bir miktar alkol ve ürperti alıyorsun
kelimelerin karardığı peşin hükümlerde.
şahsi sevişiyorsun şiddetin bütün bitki örtüsüyle.
gözlerin ucuz, tutkun ucuz, direncin ucuz
tehlikeli bir yalan gibi duruyorsun
ruh yoksulluğunun harikulade iskeleti üzerinde.

tutulamayacak yeminsin, yemin ederim,
her insana gerçek aşkı öğretecek bir külfetin var
ve
alelacele asılmış bir çocuk militan
gibi şaşkın ama onurlu bakıyorsun
yükseldiğin gökyüzüne.

ben seni ayakta alkışlıyorum
hep ayakta alkışlıyorum seni ben
yollarda yürürken alkışlıyorum
sinemalarda, üçüncü sınıf oyuncularda alkışlıyorum
afrika'nın içlerine doğru alkışlıyorum
vuruşurken alkışlıyorum seni ben
evet, hüzün hastası bir hayvansın
acınası tesadüflerle ayrılıyorsun
kainata gösterdiğin sahte hüviyetinden.

o nasıl bir hale
bana cimri, başkalarına bonkör bedeninde;
bir acı votka tadı yakalıyorum dilenen bakışlarında
'suçsuzum' diyorsun, 'tarzım bu' diyorsun
aç bir kurt gibi iniyor yüzüne hüzün
kirpiklerin alnına deyiyor
bende deyiyorum alnına cevapsız sorularımla
uykum geldi diyorum
seni sevmekten uykum geldi
jilete abanıyorum
korkuya abanıyorum
tek arkadaşım yok öbür tarafta çünkü!

çek perdeleri, kapat ışıkları
bu telaşlı yokoluşun fosforu aydınlatır bizi
uykum geldi diyorum
tutulamayacak yeminsin, yemin ederim
heryeri keserim, herkesi, herşeyi keserim
bıçağımı taşıyan elde kader çizgim de gizli!
bitiyor
sancıda safları sıklaştıran o garip haz bitiyor
bir kez olsun samimi bak
bak! gecenin eteklerine eşkiya ayrılıklar siniyor!

acınası tesadüflerle ayrılıyorsun molekülden
ateşler içinde bırakıyorsun sana biriktirdiğim suyu
oysa hiç sansım kalmadı
yeniden doğmak için, bana ait olduğu belirtilen külden.

al bu külü de götür
al bu külü de götür, diğer taraflara üfle
muzaffer bir hain gibi ayrıl
tertemiz hayal hikayemden.

Küçük İskender

Kanlı masal

aklım, haklıyım, et firarını!

ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin;
ondan ölümümü diledin.

mayıstı.

seni o yüzden bağışladım!
ben en çok mayısta su içerim
derinim balık kaynar derinim kanımı kaynar
ben en çok mayısta öne eğerim başımı
içimden felçli bir göçebe gökyüzüne bakar.

avuçlarımda yaralı kelebek taşımayı
mayısta öğrenmiştim;
ve teraslarda bach dinlemek en çok mayısa yakışırdı
ve kim bilir
mayıs artık en çok senin tanrılarına yakışır
tiril tiril bembeyaz bir giysiyle
rüzgarda ayakların çıplak
öyle başın öne eğik yıllarca o boş terasta durmak

kartpostallardan tanıdığın bir şehri düşünmek gibi
bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek gibi
eksik, yarım, farkına varmaktan kaçınılan
tam
tam yaza girecekken
yazın omzuna yüzünü dayayacakken
çekip giden
ayaklarının altından o son sığınak terası da
acılarının veliahtı bach'ı da çekip
gitmiştir işte, yalnızca gitmiştir
yani.. anlıyor musun.. mayıstı..

seni o yüzden bağışladım!

bir sesim vardı gölgenden ikmale kalan
biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz
cesaret işiydi, delikanlıcaydı,
bu korkunç sevgide
yanlışlarımızı yeniden keşfedişimiz
el deymemiş yalnızlıklara kalkışmamız
yalnızlıklarımızı değiş tokuş etmemiz

bu evcilik oyununda bile duldum
hatırla
sana dizlerimi
sana tabi bileklerimi ve topuklarımı sundum;
çevirdikçe ruhunun radyo dalgalarında
cazdı, bluesdu, klasik kemandı, klasik aşktı
cılktu püsurdu
hatırla, senin gözlerin çokulusluydu
senin gözlerin ham kadınsızdı
çamurdandı
ağzımda getirdiğim karsuyunu
kalbine kaçırdım! ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin
yatağa döküldü
yatağıma döküldün
yatağına döküldüm
ve bu sonsuz savruluşta
o gece
bütün eski sevgililerimden ince ince söküldüm!

senin oldum!

ihanetinle pislenen küçük dolaşımımdaki kanla
karalar çekerek ölümsüz kirpikdiplerine senin
senin mahşer atlısı dudaklarına
en çok da dudaklarına sokuldum!
üşüyordum,
üstüme doğru çekip o kedi dudaklarını
bir tay sığınırcasına anasına
bana ölünle uyudum! anlıyor musun.. işitiyor musun..
cesedine yeni baştan hayat verebilmek için
ihtiyarladım.. ihtiyarladım..
ben zaten kendimi aşklarda
hep kalkışılınmış müşiş intiharlarla yaraladım!
koştum sürekli
bir hüzünden bir tersliğe dokunarak koştum

bazı sevdalarda hafızasını kaybeder ya insan
telaşlanır, ağlar
babasını sorar çevresindekilere
öldüğünü bildiği halde
adını unutur, yolunu kaybeder oturduğu evin
bir titreme gelir yerleşir ya ortasına mayısın
bir dikilir bir çöker ya
kalbine secde eden intikam
tam
tam yaza girecekken
yaza bir ekmek bıçağı tutuşturacakken
sapı plastik kötü bir ekmek bıçağı
-geri döner.. döner değil mi.. diye
birkaç kırık sözcük.. buruşuk..
-öldürürüm o zaman, kurtulurum.. deyip sustuğun
-kaçarım sonra, kimse sormaz.. deyip yığıldığın
nisandan hazirana doğru bir su kayakçısı
gibi süzülürken mayıs, ah bach!

ah benim bir kangurunun cebine yerleştirdiği yavrum!
talanım! artanım! eksik kalanım! yarım kalanım!

nasıl yedirirdim ihanetini kendime
o dev hisle sen mayıstın ben mayıstım
herşey ama herşey elele mayıstı
seni o yüzden bağışladım!

uzanıp topraktan çıkardın beni
tozumu sildin, hohladın, parlattın
ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin;
ondan
-gidecektin, mecburdun, hepsi gibi-
affını diledin.

mayıstı.mecburdum.
seni o yüzden bağışladım!

küçük iskender