27 Haziran 2013

Kar Yağdığı Günler

Hâlâ kalbimin içinde derin yankılı
beyaz bir türküdür
durmadan kar yağdığı günler,
ürpermelerinde soluduğum,
pamuklarına büründüğüm
beyaz bir türkü.
Ne günlerdi o günler, ey tanrım,
bembeyaz karların yağdığı o günler!

Şendik çocuklar gibi,
yollar açılıp daldığımız gün enginlere.
Kar yağıyordu lapa lapa.
Biz iki ak görüntü.
Yollardaki izlerimizi siliyordu düşen kar
ve tüm sırlarımızı toprağa gömüyordu.

Ve sen, ve sen, en büyük çılgınlığım benim,
bir şiirdin sen,
bir kocaman şiir,
yüreğimin derinliklerinde çarpan,
ve kamçılayan uyuşuk duyguları.
Bir şiirdin sen,
bir kocaman şiir.
Ne günlerdi o günler, ey tanrım,
bembeyaz karların yağdığı o günler!

Pek az konuştuktu o gün, sevgilim,
ama nasıl da duyduktu
tüm çarpıntısını yaşamın.
Bir türküydü sanki yaşam,
bereketli, dolgun ve tutkulu,
bizi umutlara, ulaşılmaz armağanlara boğan
bembeyaz bir türkü.
Ne günlerdi o günler, ey tanrım,
bembeyaz karların yağdığı o günler!

Şendim o gün çocuklar gibi,
hayatı kucaklar, beklerdim aşkını senin,
doruklara tırmanır, içerdim düşlerimi.
Henüz kana boyanmamıştı o ak yollar,
seni düşünür, yaşamak isterdim aşkımı sonuna kadar.
Ah bir geri gelseler, ey tanrım,
bembeyaz karların yağdığı o günler
ah bir geri gelseler!


Fatva Tukan
(Çev: A. Kadir - Süleyman Salom)

Sevdiklerim Erken Dönmeli Erken

Bu sabah erken çıktım sokağa
Turnaların sesiyle birlikte
Uğurladım sevdiklerimi
Daha ışımamıştı gökyüzü çok vardı sabaha
Yetiştiremiyoruz eğitim çalışmalarımız aksıyor
Elbet düzelecek yavaş yavaş düzelecek
Uyku girmiyor gözlerime
Daha kapatmadım gözlerimi
Bilmem kaç kez yargılayacağım kendimi
Daha çok var sabaha.


Yaşının duyarlığını taşımakta kardeşim
Her kararında taşkın öfkeli
İvecen davranmak güzel şeydir de
Paha biçilmez alışkanlıklara varmak lâzım.
Kardeşim hep ivecen her kararında ivecen
Yetiştiremiyoruz eğitim çalışmalarımız aksıyor
Biraz daha ustalaşıyor biçimleniyoruz.


Ah şu telâşımız elimiz dolaşıyor
Elimizi çabuk tutamıyoruz
Akıyor akıyor da durulamıyoruz.
On altı on yedi yaşlarında tutkun
Bir sevdayla parmaklarımız terleye terleye
Kalemde aşkta çok çok susamışça
Okuyoruz dinleniyoruz dünyayı anlama anlatma
Arada bir sokakta gezinmeye taşan dalgınlığımız
Ah şu eğitim çalışmalarımız aksıyor geç kalıyoruz.


Hemen hemen her gün gizli konuştuklarımız
Gizli konuşacaklarımız
İlk yeminlerimiz, çok güçlüyüz
Terlemeye varan sıkıntılar
Sevmeye öpmeye sıcak parmaklarını tutmaya
Uzanan kollarımız
Devrilen saraylar çarlıktan yıkacaklarımız
Sıcacık parmaklarını tutan parmaklarımız
Ah ne kadar da ihmâlkarız.


Eğitim çalışmalarımız aksıyor
daha mühim bir şey olamaz
En cesur kararlarla biten konuşmalarımız.
Sümbülenmiş meşelerin
baharı çağrışını duyuyoruz kalbimizde
Ne kavramlara takılıyor kafamız
ne aksayan yemek öğünlerine
Doyulmayan tek şey var
İşte şimdi onu düşünüyor hepimiz
ben onu düşünüyorum
Yetiştiremiyoruz
Sevdiğimin kalbi üzerine elimi serip
Dinlediğimden bu yana
Aksıyor
Hep onu tartışıyoruz eğitim çalışmalarımız
Aksıyor.


Turnaların sesiyle uyandım geceden
Daha ışımamıştı gökyüzü çok vardı sabaha
Git gel yapıyorum, düşünüyorum, tartıyorum
Sorumsuzuz bence biraz cahilliğimizden geliyor
Dağıtmayalım kendimizi elbet toparlanacağız.
Emin adımlarla şu yanımdan geçen delikanlı
Grev yönlendiren işçilerden
Hayli zor bilek bükmek sokakta
Bükülmemek, kazanmak grevi
İğneyurdusu açık verirsen
Kapatır kaldırmamacasına seni kapatır
Kaybederiz grevi.


Irmağın üzeri sisten böyle sabah serin terlemezsin
Erken çıkarılır bu balıklar sabah erken
Sudaki gibi canlı pörsümemiş
Hep hep kafamda aksayan eğitim çalışmalarımız


Şu sol yanımda duranlar ...
Ne gökyüzünü severler ne denizi
Toprak bile gülmez yüzlerine
Bir gün elbet halkım def’edecek
Elbet yok olup gidecekler.


Çok acemiyiz çok aceleciyiz sabırla inatla sabırla
Geçmeliyiz bu yoldan bu yola yürümeliyiz
Eğitim çalışmasına çağırmalıyım onu
Sevdiklerim erken dönmeli erken
Yine geceleri ekmekle silahla yıldızlara dönmeli
Milyonlara yıldızlarla gülmeliyiz
Eğitim çalışmalarımız aksıyor
Sevdiklerim erken dönmeli erken.

Hasan Varol

Gidiyorum

dağınık düşünceler gibi
içimde cıvıldaşan kuşlar

ne incinmişim senden
ne gücenikliğim var
gidiyorum yazık, hoşça kal.
elimdeki kırılmış yaydan
ah, işte aldığım o karardan
ok gibi fırlıyor hasret
hedef tahtasına gurbetin

aldırma dönüp bakmadığıma ardıma
dönsem küle döneceğim elbet
dönmesem külli kül
senden uzak her yer taşra
senden uzak her yer gurbet

bükme boynunu beni bekle
hayat anne bırakmazsa elimi
dönüp geleceğim mutlaka
göğsümde taşıyarak
sensiz geçmiş günlerin isini.

dağınık düşünceler gibi
içimde cıvıldaşan kuşlar
nereye uçar ah, nereye uçar!

Cem Savran

Saate Bakmak

Varsın her şey sonraya kalsın
Sonraya, en sonraya
Sözgelimi iki bin altı yüz kırk bir mil.
Bir papatya ne kadar uzağı görebilirse
O kadar yakın kalplerimiz birbirine
Ölü bir denizi bile bir tartışmaya çevirdik
Kayaları taş devrine göre ölçtük biçtik
Kalemlerimizi kesilmiş çiçek sapları gibi attık
Kapıları açarken birbirimize ağladık


(Ne kadar da çok severmişiz birbirimizi
Sahi ne kadar da çok severmişiz
Yıllarca ,yüzyıllarca öpüştük
Sigaralar tuttuk ,içkilerin en iyisini sunduk
İstersen bu gece burada kal ,dedik
Sağlığımızı sorduk, bir sürü ilaç adları saydık
Sık sık görüşelim, olmaz mı dedik
İyi bildiğimiz ne varsa yaptık,ayrıldık
Ortada
Her zamanki gibi bir karanfil kaldı.)


Köşedeki tütüncü silaha çevirdi sigaralarını
Ödemesi çok güç sigaralara
Manav yarı anlamlı güldü biz geçerken
Eriklerden,çileklerden,o canım kirazlardan bile utanmadan
Hani o çocukluk küpesi olan kirazlardan
Hani rengi içimize göre değişen: mor,mavi,pembe ,sarı
İlk defa merhaba dedi bir balıkçı
Çırparaktan elindeki suyu ölgün bizlere
Sigarası dudağında:merhaba!
Ya peki biz ne dedik,ne dedik
Yoldaki bir taşı şöyle bir kenara koyduk
Yakamıza rastgele bir çiçek iliştirdik
Su satılan dükkanlara baktık ,yüzümüz cam cam ışıdı
Ve leylak kokuları gibi kendi kokumuza uzandık
Köşeyi döndük, bütün köşeleri hızla döndük
Su birikintilerinin ağaçlandığı eski bir sokağın tarihinde
Şöyle yazdı:
Her şey sonraya kaldı.

Ey ayaklarımızın dibindeki yoksul gül
Gölgesi yüreklerimizin
Öfkemiz sevgiye benziyor şimdi,sevgimiz öfkeye
Ve tartışmaya çevirdiğimiz deniz ölüler bırakıyor
Çıplak ölüler
Birbirine kenetlenmiş ölüler halinde.

Bir otobüse biniyoruz ,sahiden biniyor muyuz
Söyle ,nerde “Göğe bakma durakları”, nerde
Birinin elinde gazete ve süt
Gazete mi, evet gazete
Bütün manşetler tutsaklığı ve yenilgiyi çağrıştırıyor
Paramızı veriyoruz ,üstünü alıyoruz,bozuk paralar
Cebimizde nikel
Cebimizde sarılmış ölüler halinde.

Her şey bir hızlı adım olmamaya
Ama gün gibi taptaze bir umut gözlerimizde
Saatlerimize bakıyoruz hiç yoktan
Çok uzaklara bakmaktır,diyoruz, durmadan saate bakmak
Yemyeşil bir su takılıyor akrebe ,bir çavlan
Yüzü akide gibi parlayan bir gün takılıyor yelkovana
Anılardan anılardan çoktan vazgeçtik
Yaşadığımız bugün nasıl
Güzelliğimiz hangi güzellik.

Biliyor muyuz, hayır, bilmiyoruz da
Acılarımızdan bir yaz kurduk onarıyoruz
Belki bir hazırlık bu başka yazlara
Yakın yazlara, uzak yazlara
ÇÜNKÜ HER ŞEY ESKİYE KALDI,ANILAR BİLE
HER ŞEY, AMA HER ŞEY ESKİYE KALDI
VAKİT YOK BİR DAHA YEMYEŞİL EYLÜL TRAMVAYLARINA.

Edip Cansever

Mohsen Namjoo - Ey Sareban


ای ساربان
ای ساربان ، ای کاروان ، لیلای من کجا می بری ؟
با بردن لیلای من ، جان و دل مرا می بری.
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟

در بستن پیمان ما ، تنها گواه ما شد خدا
تا این جهان ، بر پا بود ،این عشق ما بماند به جا
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟

تمامی دینم به دنیای فانی، شراره عشقی که شد زندگانی
به یاد یاری خوشا قطره اشکی ، به سوز عشقی خوشا زندگانی
همیشه خدایا محبت دلها به دلها بماند ،بسان دل ما
که لیلی و مجنون فسانه شود حکایت ما جاودانه شود

تو اکنون ز عشقم گریزانی غمم را ز چشمم نمی خوانی
از این غم چه حالم نمی دانی
پس از تو نمونم برای خدا تو مرگ دلم را ببین و برو
چو طوفان سختی ز شاخه ی غم گل هستی ام را بچین و برو
که هستم من آن تک درختی که در پای طوفان نشسته
همه شاخه های وجودش ز خشم طبیعت شکسته

ای ساربان ای کاروان لیلای من کجا می بری ؟
با بردن ، لیلای من ، جان و دل مرا می بری. ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری




Ey Sârebân(Ey Kervancı)

Ey kervancı, ey kervan!
Leyla’mı nereye götürüyorsun,
Leyla, canım ve yüreğim olduğu halde?
Ey kervancı,
Leyla’mı niçin götürüyorsun,
Birbirimize yalnızken verdiğimiz sözlere tanrı şahitken?
Ve aşkımızın karar kılmadığı hiçbir yer yokken?

Ey kervancı,
Leyla’mı nereye götürüyorsun,
Ey kervancı,
Leyla’mı niçin götürüyorsun?

İnancımın tamamı geçici dünyaya dair,
Aşkın kıvılcımları yaşamın kendisi olmuş!
Oysa yarin hatırası aşkın bir damlasından bile güzeldir.
Aşık olmanın ateşi yaşamdan daha özgedir!

Tanrım kalplerdeki sevgiyi daima o kalplerde bırak,
Benim kalbimde bıraktığın gibi
Ve
Leyla ile mecnun efsane oldular,
Oysa bizim hikayemiz sonsuzluğa erişti!

Sen şimdi aşkımın tek göstergesisin,
Hüznümün, güzümden okunmayan hali.
Bu hüznün elinden hangi hallerdeyim bilmiyorsun,
Senden sonra var olmadım ben tanrı biliyor,
Kalbimin yapraklarını gör ve git!
Tufan gibi inşa et hüznün dallarını,
Gül idik, gülleri derip git.
Ki ben gül ağacıydım,
Tufanın ayakları dibinde oturan...
Vücudunun bütün dallarını,
Tabiatın hışmıyla kır!



ey sareban ey karevan
Leyla-yı men koca miberi?
ba borden-i Leyla-yı men
can o dil-i mera mi beri
ey sareban koca mirevi?
Leyla-yı men çera miberi?
ey sareban koca mirevi?
Leyla-yı men çera miberi?


der besten-i peyman-i ma
tenha govah-i ma şod hoda
ta in cihan berpa buved
in ışk-ı ma bemaned beca
ey sareban koca mirevi?
Leyla-yı men çera miberi?

tamam-ı dinem bedonya-yi fani
şerare-i ışki ki şod zindegani
beyad-i yari hoşa katre eşki
besuz-i ışki hoşa zindegani
hemişe hodaya mohabbet-i dilha, bedilha bemaned besan-ı dil-i ma
ki leyli o mecnun fesane şeved, hikayet-i ma cavidane şeved

to eknun zi ışkem gorizani
gamemra zi çeşmem nemihani
ez in gam çe halem nemidani
pes ez to nemunem beray-i hoda
to merg-i dilemra bebin o boro
çu tufan sathi zi şahei gam
gol-i hestiemra beçin o boro
ki hestem men an tek dırahti
ki der pay-i tufan nişeste
heme şaheha-yi vücudeş
zi haşm-i tabiat şikeste

ey sareban ey karevan
Leyla-yı men koca miberi?
ba borden-i Leyla-yı men
can o dil-i mera mi beri
ey sareban koca mirevi?
Leyla-yı men çera miberi?



Ey Sareban! Leylamı nereye götürüyorsun! Namjoo; kederden ölelim diye şarkılar söyleyen adam!

DOĞU’NUN LİRİK OZANI;
DERTLİ DENGBEJ MOHSEN NAMJOO

Bir gün tüm şairlerin bir araya gelerek toplanacağı o bereketli bahçenin garip bahçıvanı Hafız-ı Şirazi, tam bin yıl önce anlatmıştır bu toprakların tutkulu hikâyesini; şiirle, şiir gibi, şiirden yana. Beyitlerinden sayfalara dökülen kurumuş gül yaprakları, mürekkebinden kâinata yayılan baş döndürücü hakikat sancıları ve hüznün Farsçası sayılan o uzak ülke gazelleri…

Pers coğrafyasının kadim geleneğine ait işte tüm bu izler, modern dönemde İran kültür havzasında birikmiş sanatsal ilham’ın da omurgasını oluşturmuştur. Yalnızca Hafız’ın değil, Sadi’nin, Ferîdüddîn-i Attâr’ın, Rumi’nin, Hayyam’ın, Firdevsî’nin ve Hemedani’nin taşıdığı klasik Pers felsefesi ve edebiyatının, Abbas Kiyarüstemi’den başlayarak tüm İran sinemasına -dil’ini ve kimliğini bulması noktasında- büyük katkılar sağladığı yadsınamaz bir gerçektir. İran sinemasının ayakta durmasını sağlayan önemli ve sağlam bir sütun olan bu bin yıllık sözlü ve yazılı kadim edebiyat geleneği, sinema için olduğu gibi müzik için de özdeş anlamlar içeren bir kaynak / dayanak olmuştur.

İran Klasik müziğinin öncülleri arasında gösterilen Gulam Hüseyin Benan ile İran klasizminin yaşayan devleri Sima Biba, Muhammed Rıza Şeceryan ve Şehram Nazeri gibi isimler müzikal damar itibariyle bu kadim geleneğe ait sanatçılardır. Klasik İran müziğinin -geçtiğimiz yüzyıl boyunca- Sadi'nin ve Hafız’ın şiirlerindeki anlam dünyası üzerine bina edilmiş olması, genel yapının -yalnızca bu yüzden- hüzün ve kederle örüldüğü düşüncesini akla getirir. Ama İran’ın toplumsal köklerinin Kerbela ağıtlarından mülhem keskin bir matem havası ve hüzün kültürüyle birlikte derinleşmiş acılarla hemhal olduğu gerçeği ve meselenin böyle bir kodla okunması gerekliliği de, asla gözden kaçırılmamalıdır. Notalara sızmış bu derin keder, oldukça anlaşılır ve kabul edilebilir aslında. Sözgelimi Şehram Nazeri’nin de Sadi / Hafız yerine Rumi / Firdevsi çizgisini iradi olarak tercihi, müzikal tavrı açısından hüznün yanında coşku’yu da öncelediğinin bir göstergesi sayılır.

Son dönemde İranlı müzisyenlerin dünya çapında artan popülariteleri ile oldukça dikkat çekmeye başlamaları gözlerin yeniden Pers topraklarının mümbit hazinelerine çevrilmesine yol açtı. Kemençe üstadı Kayhan Kalhor ve Keman virtüözü Farid Farjad gibi isimlerin, tek bir enstrümanla dünyayı kendilerine hayran bırakacak kadar önemli işler yapmalarıyla, Batı’nın -bir bakıma- oryantalist olmayan gözlerinde adeta bir kıvılcım gibi hissedildiler. Geleneğin üzerine farklı formlarla gidilerek oluşturulan bu müzikal yapı, bir anlamda dervişane bir üslupla susuzluğunu gidermeye çalışan müzisyenlerin otantik bir arayışı da sayılabilirdi. İran müziğinin modern dönemdeki en önemli ve en dikkat çekici genç temsilcilerinden Mohsen Namjoo’yu da yine bu ‘suyunu arayan derviş’lerden birisi olarak kabul edebiliriz.

İran’ın geleneksel müziğini; rock, caz, blues ve etnik-pop ile birleştirerek / harmanlayarak kendine özgü bir sesleniş biçimi ortaya koyan Namjoo’nun türler arasındaki bu gezintisini kendi kişisel müzik yolculuğu içersinde değerlendirmek yaptığı işi daha iyi anlayabilmemizi sağlayacaktır. İran sonuç olarak, şiir’in güncel iktidarı yakalayabildiği bir ülke. Günlük konuşma diline sirayet eden dizeler, halkın ezberden şiirler okuduğu meydanlar, şair büstleri, Cumhurbaşkanlarının mitinglerde halka Türkçe şiirlerle seslenmesi, Şiraz şehri, Hafız’ın görkemli kabri, şiir albümleri, şiir festivalleri ve hala büyük kalabalıklar toplayabilen meşhur şiir geceleri ile şiire / şairlerine / şiir geleneğine sıkı sıkıya bağlı bir ülkeden söz etmek çok mümkün, ayrıca şiir’in sokağa çıktığı ve daha da önemlisi sokakta kalabildiği bir ülke olabilmiştir İran. Bu bağlamda şiir’in genel’e hitap edebilme meselesinin halledilmesi ve neredeyse kültürel bir mesele olmaktan çıkarak olağan devinime dâhil bir sosyoloji haline gelmesi, coğrafya üzerinde icra edilen tüm sanatsal faaliyetleri de doğal seyrinde fazlasıyla etkilemiştir.

Namjoo bu durumu şöyle açıklar mesela; ‘’Müziklerin ve şiirlerin kaynağı uçsuz bucaksız İran kültürü ve tarihidir. Bu ezgiler ve sözler, 400 yıldır çarpışan modernite ve geleneğin savaş alanı İran’dan bahseder ve İran kültüründe bulur anlamını’’ Onun müziği de sırtını bu öze yani bin yıllık (İslam sonrası dönem) Fars şiir geleneğine yaslamıştır. Namjoo, Sadi / Hafız çizgisine yakın bir müzisyen olduğu için gerek onların şiirlerinden bestelediği eserlerinde, gerek de kendi yazdığı sözlerinde, hep çok derin bir kederin izleriyle hemhal olduğu hissedilir. Müziğinin hüzünle eşdeğer bir çizgide ilerlemesi tercih ettiği kapı’nın, açıldığı deniz’in ve yürümeye talip olduğu yol’un kısmetidir biraz da.

Kendi yaşantısını, ezberlenen bir şiirdeki yalnız ama mutlu bir mülteci olarak özetler Namjoo, evet hikâyesinin özeti budur; ‘’1976 yılında torbate jam’de doğdum. İşler hiç tahmin ettiğim gibi yürümedi. Tahran Üniversitesi’nin eğitim sistemi beni hayal kırıklığına uğrattı. Başlangıçta müzik aşkımdan dolayı müzik okumaya karar vermiştim, sonunda müzik aşkım için müzik okumayı bırakmak zorunda kaldım. Sonunda, felaket yıllarımın ardından, müzik benim tek işim haline geldi. Eserlerim (100′den fazla), müzikle olan 18 yıllık yolculuğumun sonuçları. Toplumumdaki çelişkilere karşı, blues müziğinin gülen gam’ını ve söyleyişini kullanırım; harmanlayarak İran gamıyla ve söyleyişiyle. Anlatmak istersem eğer kederimi; İran söyleyiş tarzıyla Blues’a doğru yol alırım ya da bir mülteci olarak bulurum kendimi ezberlenen şiirlerde. Zor iştir birisi hakkında konuşmak, dolayısıyla emin değilim size söylediklerimin, söylemem gerekenler olduğundan…’’
Onun, geleneksel İran müziğine yaptığı modern dokunuşlarla kendi sesini bulma çabalarının ilk başta çok fazla kabul görmemesi ve halkta bulduğu karşılığın da cılız kalması, her yeni sancı gibi geçici olacaktı. İran müziğini alışılageldik kalıpların dışında bir formla sentezlemesi ve şarkılarının geleneği zorlayan bir tarza sahip olması nedeniyle üçüncü yılında üniversiteden atılması, Namjoo’nun müzikal kariyeri açısından her şeyin başlangıcı sayılabilirdi. Terk ettiği akademik ruh, başka bir dünyanın kapısını aralamıştı aslında ona. Üniversiteden atıldıktan sonra Tahran'da peş peşe verdiği üç konser; ‘eserlerinin güçlü lirizm’i ve sanki Mezopotamya’nın tüm ateşini bağrında taşıyormuşçasına yankılanan o kederli sesiyle’ tüm dikkatleri üzerine çekmesini sağlamıştı. Yıllar sonra New York Times tarafından ‘Acem- Bluses’ olarak adlandırılacak müzikal tavrının temelleri terk ettiği akademi hayatı sonrasında verdiği bu ilk konserlerinde atılmıştı aslında. (Küresel köyümüzde son dönemde ortaya çıkan world müzik meselesi, paket sanat seviciliği ve etnik-haplardan oluşan 'oldukça şematik' proje müziklerinin global bir dolaşımla hızla tüketime sunulması mevzusu 'değişik bir şeyler çal' diyen modern insan'ın iştahını kabartsa da, şablonlardan uzak durarak yapılan esaslı müziğin ruhu’nu yaralamayı henüz başaramıştır.)

Akademik ruh’un getirdiği müzikal disiplinden bile-isteye vazgeçen Namjoo, kendisini tamamıyla serbest bıraktığı bazı eserlerinde; bir takım deneysel çalışmalar, gırtlak oyunları, nağmeler, esler, iniş-çıkışlar kullanarak adeta bir gerilla gibi kendi müziğini sabote edecektir. Bu kasıtlı sabotaj onun müzikal algısına dâhil bir şeydir aslında. Namjoo, Val Sakhi ve Gees isimli eserlerinin bir kısmında kullandığı sure’leri, ‘’sünnet olan değil, İslam’a uygun olmayan yöntemle’’ teganni ederek, yani tecvide uymadan, kelimelerin ritmini bozarak okur. Bunun sonucunda -daha sonra amacının asla bir saygısızlık yapmak olmadığını belirten bir özür mektubu yayınlamış olsa da- beş yıl hapis cezasına çarptırılarak, çok uzaklara sürgün edilmiş bir ses olmuştur. İranlı bir Sünni olan Namjoo, müziğe ve Allah’a duyduğu aşkı geleneğin tanıdığı özgürlükler çerçevesi dışına taşıyarak hata yaptığını kabul etse de, memleketine dönüşü neredeyse imkânsızdır artık, evet gurbetine sürgün değmiştir.

  Klasik İran şiiri ve modern dönem İran şiiri’ ile kendi şiirini harmanladığı aşk ve keder dolu şarkı sözlerini hançeresine doldurduğu bin yıllık Pers ateşiyle ruhumuza üfleyen, yitik doğu ezgilerinin itibarı için kendi kapısında nöbet bekleyen, belki de bu yüzden akademik bir müzik penceresinden asla görülemeyen bir nefestir Namjoo. Doğu’nun tüm acılarına değen sesine dertli bir dengbej takılmış gibidir sanki ya da bir rockçı, bir cazcı, bir mevlithan ve bir ölümlü…


Meşhed’ten esen rüzgârların, damarın doruklarında gezinen şarkılarına ve mutlak hüzünlere çıkan notalarına söyleyeceği bir şey vardır. Kor’a söz verilmiştir, gırtlağı ateşe kesmiştir bu yüzden. İran’ı ve Pers topraklarını ayakta tutan güç de budur; Hafız’dır, gelenektir, kadim kültüre duyulan keskin bağlılıktır. Asıl sütun, asıl ittifak, asıl güç ve gerçek zenginleştirilmiş uranyum bura’sıdır aslında. İran bu yüzden üç bin yıldır ayakta ve yıkılmayacaksa da bu yüzden yıkılmayacak

Namjoo, hiç dinmeyen bir uzunhava gibi ciğerlerimizi delip geçen bir ses olur. O şarkısını söyleyince anlarız; yalnızca yağmurun sesidir bu içimize dökülenler.

Namjoo, Doğu’nun bereketli ezgilerini söylerken, gökyüzünde Doğu ile Batı arasında dolaşan bir seyyah durur. Batı’nın da Rabbi Allah, der gibi mırıldanarak...

Ama şüphesiz Doğu’ya ait, Asya’ya ait bir kederdir onun ki; ‘’Jabre Joghrafiai’’ şarkısının sözlerinde saklıdır tüm Ortadoğu; ‘’Ellerini başlarının üstüne koyuyorlar /  Senle hiç bir işleri yok / Seni oyunlarına almıyorlar / Seninle dalga geçiyorlar / Asya’da doğmana coğrafyanın zulmü derler / Kaderin azizliğidir / Kahvaltın çay ve sigaradan ibarettir…’’

Bu coğrafyayı sesiyle sakinleştirmeye talip bir dengbej ve bahçıvan’a yüz süren bir toprak gibi, hüznün Farsçasıdır ya da sadece, yazıldığı gibi hiç okunamayan...

Acının dili hep aynı, kalplerin sürgünlüğü de. Bir tufan inşa ederiz sonra içimizdeki tüm Nuh’un gemilerine,bir gün tüm kavgalar, tüm savaşlar ve tüm ölümler sustuğunda duyulacak diye, o güzel şarkıların sesi.
Ey sareban!(kervancı) bir büyücünün âşık olduğu iri zeytin gözlü Pers kızlarının hikâyesini anlat bize. İran’da bir Sünni’yi anlat ve kederli o Kürt çocuğunu en çok! Leyla’mızı götürmeden, Leyla’ya çıkan tüm yolları anlat bize. Her gün aşura’yı anlat, her yer Kerbela’yı…

Hazar kıyısında koşturan çocukların ayak seslerine, Nakş-ı Cihan’da su seslerine, Siesapol’da çay kaşıklarının unutulmuş seslerine, İsfahan’da Zayende nehrine bakıp hayal kuran Sadi’nin hüznüne…


 Hz. Hüseyin’in atının sendelediği o dünyanın en kahredici, en kalplere sığmayan kederini anlat bize!

Gülüşlerini yere düşürmeyen çocukların kokusuna, Şiraz’da Hafız’ın kabrine dökülen güllerin ruhuna,  Hz. Ali’nin gözlerindeki hiç bitmeyen o sükûta götür bizi ey Sareban!

Herkese iyi pazarlar.


Güven Adıgüzel - İtibar dergisi

Sıkıntı

Canım
……sıkılıyor
……………dedi

ot

İlhan Berk

Orda

Orda
…… bir ökseotu
der uyuyamıyorum

neden gecikti gece

İlhan Berk