09 Temmuz 2013

Ruhi Bey Anlatıyor: Bir Düğün Günü Ve Sonrası

Kısacık bir gündü, bir iki dakikalık bir gündü
Çocukların günü gibi bir gündü
Kahverengi fotoğrafları vardı, bulanıktı
Hiçbir şey açık seçik görünmüyordu
Kocaman bir bahçe olmalıydı, orda burda
Tavuskuşları olmalıydı, herbiri
Öyle bir başına hiç kımıldamadan duruyordu
Saniyeler sümbüller gibiydi
Saniyeler sümbüller gibiydi dokunsam iki parmağım arasında akıyordu
Kısacık bir gündü.

Bir kişi bile yoktu
Hayrünnisa ile ben vardım
Seylan taşları ile işlenmiş bir iğne vardı
Yansıyan kırmızılık taranıyordu güneşte
Kan gibi parlıyordu
Şöyle böyle hatırlıyorum
Beni ölüme uğurlayan bir düğün günü
Babamı hatırlıyorum
Babamın ölümünü
Kırbacıyla birlikte bir çam ağacına gömülü
Annemsa odasında babamın
Hasta yatağında
Kımıldamadan yatıyor
Pencerede sapsarı bir limon görüntüsü
Duvarda rengarenk bir kırbaç koleksiyonu
Hatırlıyorum
Dişleri vardı Hayrünnisa'nın
Hatırlıyorum
Bir şeyler vardı, ortasından kesilir gibiydi
Dişleri bembeyazdı
Kesilen her şey bembeyazdı
O dişleriyle vardı, ben yoktum
Seylan taşlı iğnenin altındaydım, ben yoktum
Hayrünnisa vardı, ben yoktum
Üç gün üç gece geçti, ben yoktum
On gün daha geçti,sonra ben günleri unuttum
Bir kuşluk vaktini iyi hatırlıyorum
İçerenköy'deki tozlu bir yolu
Postacıyı
Terziyi
Oyanmış limonluğu
Çiçek satan adamı
Bir otobüs durağını iyice hatırlıyorum
O yoktu.

Ve bir sabah ben vardım
Koskoca bir konağı bir başıma soydum
Yer halılarını çıkardım, kalın kadife perdeleri
Maun konsolu, Çin porselenlerini, gümüş takımlarını
Hatırlıyorum
Mineli pandantifleri çıkardım, altın zincirleri, pırlanta yüzükleri
Büyük kristal avizeleri, sedefli koltukları
Bursa çatmalarını, Beykoz koleksiyonlarını, minyatürleri
Hepsini, hepsini bir bir çıkardım
Tutkuyla çıkardım, şehvetle çıkardım
Öfkeyle
Kanını akıtaraktan konağın
Hatırlıyorum
Konakta o gece konakla kaldım.

Edip Cansever

İstasyon

Yalnızım bir kompartımanda
Bir hızar testerisinin yaz ışığı ufuk hattından
Ağır ağır gözlerime geliyor köşede rüzgar
Tozla yıkıyor söğüt dalını çocuk
Onaltı bağımsız devlet büstünün
Sarkan bıyıklarını düzeltiyor zaman
Düşündükçe koyu bir renk alıyor
Buraya uzun bir yol boyunca
Kurulu bir kumpanya çadırlarından
Tuğla harmanlarından geldim her ateşin
Çemberinde yanarak ve darağacında
Kurutarak dikişsiz gömleklerimi
Her sabah zekeriya sofralarında herkesle
Kalın kitapların yufkasını yeniden ıslatıp
Yedik açlık
Düşündükçe daha da artıyor hangi geçmişin
Kaynağına eğilsem acı bir su
Gelecek günlerin yorgun treni yıllardır
Telaki bekliyor
Bekle bekle bekle gençliğin karanlık yıldızı
Yıllardır takım değiştiriyor ve cephe
İsimsiz bir tortuyla kapanmış
Bilemedim nasıl bir mangal yüreğimiz
Kömür gözlü çocuklarla yanıyor ve bedenim
Ateş içinde
Eylül.

Her yanımdan geçen öpüşlerinin
Islak serçelerini duymasam
Kör testereyi bile göremeyeceğim.

Onat Kutlar


Orman

Kendine esen rüzgarla derinleşen
yüzü bir adamın durur
ve ormana bakar, bu benim.
Damarların uğultusunu duyar bir sarnıçtan
gizli bir kente döşenmiş su yollarının
Ağaçların sararmış yaprak uçları
dalarken gökyüzünün karanlık denizine
kökler büyülü bir ışıkla aydınlanır ve toprak
yabancı bir mimariye açılır, bana ait olan.
Yalnızlık, doğunun bildik çarşısı
kendi alışverişiyle canlanır, yeni bir ırkın
kölesi masmavi bir adam haber bekler, benden
yabancı bir tapınağın tanrıçasına.
Ötmeyen soyu tükenmiş kuşun saati
alacakaranlığı gösterir, gündüze mi geceye mi
gideceği belirsiz bir yolcu gibi. Ben.
Anılar biter ve bir cumhuriyetin
sınırları silinir.
Çekilirken bir çınarın burcuna
yüzünün gölgesi olan güneş bayrağı,
bir adam çam iğnelerinden bir çelenk koyar
kayanın dibine, bir gençlik anıtı olan kayanın.
Sonra ağır ağır ağaca dönüşür
Geleceğe ve sonsuzluğa uzatır yapraklarını
sürgünde bir kıral gibi, ülkesi olmayan
Bırakır kılıcını toprağa
rüzgar ve büyüyle gelen adam
Geriye uzak bir uğultu kalır ve kimsenin ayak basmadığı bir orman.


Onat Kutlar


İntiha

Sen de bilirsin hüznün incelmişliğini,
Fırınında değil, mezecilerinde bulunur kalbimizin,
Oysa keder, kara ekmek gibi zorunlu nerdeyse...
Senin verdiğin hüzün kedere dönüşüyor gitgide.
Sabah güneşi vuran doruklardan,
Pembe rengi sildim şimdiki halde...
Tipiyi çağırdım, göz gözü görmesin yine.
Gözlerime ilgisizlik bulutları ardından,
Kış güneşi gibi soluk, serin bak.
Her zamanki bakışınla muhakkak,
Özlem bulutu çözünür, taşkın olur.
Sabah güneşi vuran doruklardan,
Pembe rengi sildim bugünlerde;
Dağdan kereste kesemem bunu bekleme,
Kafeste kuş beslemek de değil bana göre
Son nefesine yetişmeyi düşler miyim,
-Tanrı beni korusun-
İlgisizlik bulutları ardından,
Kış güneşi gibi soluk bak gözlerime.
Tipiyi çağırdım göz gözü görmesin yine;
O güzelim bakışın kesinlikle
Eritir buzulları taşkın olur.
Ömür vâdisinin sona erdiği uçurumda,
Duygu nehri çavşanlaşır ve korkunç coşkun olur.

Hüsrev Hatemi


Gönlü yanık kelebek, ateşten korkmaz

Güle sevdalanan, dikenin sataşmasından korkmaz,
Sevgilinin yüzüne hayran kalan, başkalarından korkmaz.
Kendi başından geçmiş, cesaretli delikanlı,
Kan döken hançerden, darağacından korkmaz.
Mansûr gibi “Ene’l-Hak” diye haykıran,
Sırlardan habersizlerin kınamasından korkmaz.
Ey hazine ve mücevher arayan, düşünme yılanı;
Hazineyi ve cevheri götürecek olan yılandan korkmaz.
Sevgilinin yüzünün ışığına aşığım, korkum yok ateşten,
Gönlü yanık kelebek, ateşten korkmaz.

İmâduddîn-i Nesîmî
Çeviren; Nimet Yıldırım

Gidiyor Gönül Elden

Gidiyor gönül elden yardım edin ey gönül sahipleri Allah aşkına!
Yazık, yazık aman çıkacak gizli dert açığa!

Masaldır, hikayedir on günlük sevgisi feleğin,
İyiliği fırsat bil dostlara ey sevgili.

Karaya oturmuş gemimiz, es ey uygun rüzgar,
Ola ki görürüz yine sevgilinin yüzünü

Gül ve şarap meclisinde gül, tatlı öttü dün gece bülbül:
Getirin sabah şarabını, uyanın ey sarhoşlar.

Ey cömertlik sahibi, selamette oluşun şükrüne
Sor bir gün de halini bu zavallı yoksulun

İki dünya huzuru, şu iki sözde gizli:
Dostlarla iyilik, düşmanlarla geçim

Vermediler bize geçit iyilik mahallesinde
Beğenmiyorsan eğer sen değiştir kaderi

İskender’in aynası Câm-i Cem’dir baksana
Sunar sana Dârâ’nın durumunu mülkünün

Serkeş olma sakın, yakar seni gayretinden mum gibi
Elinde mermer taşını mum gibi eriten sevgili

Sûfî’nin bütün kötülüklerin anasıdır dediği o acı su
Daha hoş, daha tatlı bize kız oğlan kızları öpmeden

Daraldığında elin, iç, eğlen, sarhoş ol
Bu varlık kimyası Kârûn yapar dilenciyi

Ömür katarlar ömrüne insanın Farsça söyleyen güzeller
Bir müjde ver saki neşeli rintlere

Giymedi ya Hâfız kendiliğinden şaraba bulanmış bu hırkayı
Mazur gör bizi ey namus timsali şeyh.

Hâfız-ı Şirâzî
Çeviri Prof. Dr. Nimet Yıldırım

Sâkî

Döndür kadehi ey sâkî, sun bana ve meclistekilere;
Çünkü aşk kolay göründü önceleri, ancak zorluklar çıktı sonradan.

Seher yeli bir misk kokusu almak ümidiyle sevgilinin zülfünü açınca,
Saçların kıvrımlarından ne kanlara boyandı yürekler?!

Pîr-i muğân, sana seccadeyi şaraba boya derse, dediğini yap.
Çünkü yolcu/sâlik konakların yolunu yordamını bilir.

Sevgilinin konağında, nasıl dinlenebilir, nasıl eğlenilebilirim?
“Yükleri bağlayın” diye feryat edip durmakta çan.

Gece karanlık, dalga korkusu ve dehşetli bir girdap var.
Nerden bilir halimizi hafif yükleriyle sahil yolcuları?!

Arzularıma esir olarak yaptığım her iş sonunda adımı kötüye çıkardı.
Meclislerde dolaşan sır, nasıl gizli kalır ki?

Hâfız! Sonsuz bir mutluluğa erişmek istiyorsan ondan uzak olma.
Sevdiğine eriştiğinde de artık terk et dünyayı ve görmezden gel onu.

Hâfız