03 Eylül 2013

Şiir mi Denir Onlara

'troya'da budanmış güle
söylediğin sözleri
şiir sandınız!

sarıl/sıklam yağmura tutuldum
rüzgara tutundum
suyun gizli gözdesi oldum
şiir sandınız!

onlar ida metinleriydi
hatmilerin son matemiydi
yaz ırmağına gece sözleriydi
şiir sandınız!

ida'nın eteğinde
gelincik aralığından
zambak kapısına süzüldüm
omzum kuğulara değdi
rüyalarınızı ağzından öptüm
şiir sandınız!

gül büyüsüydü hepsi
ege köpüğüydü
bir kadının göçmen yüzüydü
ah ne çok savruluş,
ne büyük aşktı o:
şiir sandınız!

Ahmet Uysal

Anahtarlar ve Kilitler

anahtarlar..

ve açlık vardır, ve çocuklar vardır,
benim Hindistan'da gördüğüm en güzel,
en çoşturucu , ağlanacak, haykırılacak
ölçüde çoşturucu şey, ne Akra'nın Tac Mahal'i,
ne Elephanta mağaraları ne de Benares'in
ölü yakım yerleriydi, hayır yolun darlığının
sollamamızı engellediği, haldur huldur,
şıngır mıngır ilerleyen eski bir sarnıç-kamyondu,
köyden köye sarsıla sarsıla gidiyor, görünüşe göre
önceden belirlenmiş noktalarda duruyordu,
çünkü bu noktalarda bekliyorlardı onu,
paçavralar içinde çocuk toplulukları
sarnıcın arkasında usluca toplanıyorlardı,
aşağı inen şöför koca bir musluğu çalıştırıyor,
musluk çocuğun uzattığı küçük kaseye
bir pirinç bulamacı boşaltıyor,
çocukta bulamacını alır almaz topraklarının
üstüne oturup esmer yüzünü kasesine daldırıyordu,

önce dünyaya bu besleyici-şöför rolünden
daha kıskanılır şey olmadığını düşündüm,
onun yazgısını şiddetle kıskandım,
ama belki de şu gizemlere ve canavarlara
doymuş Hintli havasının etkisiyle daha da
çoşku verici bir dönüşüm düşledim,
sarnıç-kamyonun kendisi olmak
ve hepside cömert mi cömert
yüz memeli kocaman dişi hayvan gibi
karnımı bu aç Hintli çocuklara sunmak,
çocuk yiyen dev'de zararsız bir sapkınlığın
etkisiyle çocukları yiyecek yerde,
kendini onlara yedirir...

seviyorum ve seviliyorum,
aynı kişi söz konusu olsa
mutluluğa ererdim!

bir gölün suyu
öylece kalırsa pis pis kokar,
akarsa duru kalır,
yolculuk eden insanda böyledir.

at, insandan gördüğü olağanüstü sevgiyi,
"ensoylu fethi", güzellik, duyarlılık ününü
sanmayın ki savaşlarımızda ve işlerimizlerde
oynadığı tarihsel role borçlu olsun,
hayır bunun tek nedeni at'ın- köpeğin,öküzün,
devenin hatta filin tersine-popoları
bulunan tek hayvan olmasıdır, bu ayrıcalık
ona benzersiz bir insanlık vermeye yeter.

komşuların bebeği topu topu bir haftalık,
durmadan ağlıyor gece gündüz,
karanlıkların en kara noktasında,
bu incecik yakınma hem bana dokunuyor
hem de beni yatıştırıyor,
sırtına varoluş yüklenmiş ,
hiçliğin karşı çıkışı bu.

insanlara göre rastlantısal olan şey ,
Tanrı'ya göre amaçtır.

hiçlik , ağacın taşıdığı gölgedir.

genç olmak, henüz hiç kimseyi yitirmemiş
olmaktır, ama daha sonra ölülerimiz bizi
kendileriyle sürükler, herbiri belleğimize
atılmış bir kayadır,
su yüzeyinde kalma çizgimizi yükseltir,
sonunda, su çizgisinde, yaşam çizgisinde
sürüklenip durur. canlılara ancak bu
dünyadan olduğumuza inandırmaya yetecek
bakışları ve sözleri sunarız.

yaşamın yolu doğudan batıya doğru gider,
çocuk , doğan güne sırtı dönük olarak yürür,
boyunun kısalığına rağmen uçsuz bucaksız
bir gölge gider önünden, geleceğidir bu onun,
aynı zamanda açık ve kapalı,
umutlarla tehditlerle dolu mağaradır
tam da "istekleri" denilen şeye boyun
eğerek oraya yönelir,
öğleyin güneş tam tepedeyken,
gölge ergin kişinin ayakları dibinde
silinmiştir, gelişmiş adam o anın
ivedi işlerine dalar, geleceği ne çeker
ne kaygılandırır onu, geçmişi yürüyüşünü
ağırlaştırmaz, daha yarın kaygısını
bilmediği gibi, ölmüş yılların özlemini de
bilemez,çağdaşı, dostu kardeşi şimdiki zamana
güvenir, ama güneş batıya doğru devrildikçe,
olgun insanın gölgesi kendininkine eklendiğinden,
ayaklarında gittikçe daha ağır bir anı yükü
sürükler, ayrıca geçmişi büyüdükçe daha ağır
ilerler, gittikçe küçülür, bir gün gelir
gölge öyle ağır çeker ki,
insanın durması gerekir,
o zaman silinip gider
tümüyle bir gölge olur
amansızca insanların eline
bırakılmış bir gölge...

Michel Tournier

Adamın Biri

Ekmeğini ısıra ısıra yürüyor, adamın biri
Durup ta sevgilime şiir yazacağım ha?

Oturmuş kaşınıyor ötekisi
Bitlerini eziyor parmaklarıyla
Hangi yürekle psikanaliz’den söz edilir ha?

Sakatın birisi, bir çocuğa yaslanmış gidiyor
Ben oturup Andre breton’ u okuyacağım ha?

Kan tükürüp dört bir yana
Orda birisi tiril tiril öksürüyor
Ruhumun derinliğini anlatacağım ha?

Birisi kemik arıyor çamur içinde
Gel de türkü söyle sonsuzluk üstüne?

Bir satıcı bir gramla, kazık atıyor
Şimdi durup dördüncü boyutu anlatacağım ha?

Mutfakta tüfek temizliyor bir savaşçı
Gerçek üstünden söz edilebilinirdi burada?

Birisi parmaklarını saya saya gidiyor
Haykırmadan nasıl konuşmalı yığınlar içinde?

Cesar Vallejo

Bu Olsun Şiir

sıçarlar insanın ağzına anasıyla babası
belki istemeden; ama sıçarlar yine de
aktarırlar ona tüm kusurlarını
ve salt onun için eklerler bir iki tane de

ama onların da ağzına sıçılmıştır vaktiyle
eski usul şapkalı paltolu aptallar tarafından
vakitlerinin yarısını saçma bir ciddiyetle
öbür yarısını da gırtlak gırtlağa harcayan

insanın insana verdiği yokluktur ancak
ve bu kıyı sahanlığı gibi derinleşir gitgide
elinden geldiğince kurtul çabucak
ve sakın ha çocuk yapayım deme

Philip Larkin

İstanbul Gibi

Sevdiğim insanlar gidemediğim şehirler gibidir...
gidipte göremediğim , , görüpte kalamadağım..
sevipte alışamadığım..
alışıpta ölemediğim şehirler gibi...
sen o şehirlerden İstanbul gibisin...
gözlerin gökyüzü...
saçların beykoz sırtlarındaki sümbüller..
sesin boğazda ki balıkçıların çığlıkları..
kokun beyoğlu..
gülüşün pierre lotide bir kahve molası...
susman ortaköy...
sana gelipte kalmak var..
kalıpta uyumak var..
sessizce ..
hıçkırıklarla ağlamak isterken sırtına yaslanmak var...
herşeyi bırakıp sadece seninle konuşmak var...sadece
bir şehir dinler gibi..
o şehrin bir tepesinde..
rüzgarı dinlemek var...
nefesini hisseder gibi..
seninle dost olmak var...
ey güzel kadın
hem kavgasın, hem huzur,
hem dertsin hem çare...
hem tatlı hem huysuz
kah acı kah tatlı..
sevdiğim insanlar şehirler gibidir..
senin gibi..
İstanbul gibi...

Hakan Gülhan

Unutma

Olur da birgün beni unutursan..
Şu camın kenarında ki sardunyaları;
akşam sefalarını unutma..
Hergün sula onları...yine konuşmaya devam et onlarla...
Küçük adımlarla yürümeye..
Suskun kavgalarına devam et...
Gölgeler biriktir
Sıcak günler için...
Büyütmeye devam et içinde ki ağacı
O hep içinde yeşil kalsın...
Olurda birgün unutursan beni..
Cayma inatçılığından
Değiştirmesin hiçbirşey seni..
Devam et su gibi vazgeçilmezliğine
Yok olmasın dayanılamaz özlemin...
Unutma güzel şarkıları...
Devam et söylemeye...

Unutursan bir gün beni
ağlamayı unutma...
Unutma yaşamayı...
Çünkü ben..
Seni unutmayacağım...
Çırılçıplak, soğuk bir ovada
Unuttuğun yerde kalacağım...

Hakan Gülhan

Anlatmaktan Vazgeçenler Susarlar

Anlatmayı beceremeyenler s u s a r l a r.
Anlatmaktan vazgeçenler s u s a r l a r....
Anlaşılmayacağına karar vermiş olanlar s u s a r l a r.
Diğerlerinden ümidi kesmiş olanlar s u s a r l a r.
Hata yapmaktan korkanlar s u s a r l a r.
Kendilerini açığa çıkarmaktan korkanlar s u s a r l a r.
Zannettikleri kişi olmadıkları,
zannettikleri dünyada yaşamadıkları gerçeğini
hazmedemeyecek kadar güçsüz olanlar s u s a r l a r.
Olaylar ve olgular dünyasıyla
baş edemeyenler s u s a r l a r.
Herşeyi gördüğünü,
tüm olasılıkları yaşadığını düşünenler s u s a r l a r.
Güçlü olarak görülmeye
ölesiye ihtiyaç duyacak kadar
güçsüz olanlar s u s a r l a r.

ŞŞŞşşşş! ... Sessizlik!

Sonsuza dek konuşabilecek olanlar
en çabuk susanlardır genelde.
Sonra kadınlar gelir ki
onlarda bu kategoridedirler çoğunlukla.
Sonra şairler...
En son ölüler susar!

Emily Dickinson