04 Kasım 2013

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim.

Güvercin Gerdanlığı Twitter Arşivi - Ağustos 2013

Sabah erkenden su yürüdü arklara. 
Sarı üzüm dişleriyle gülümsüyor bağ. 
Süreyya Berfe / Ufkun Dışında 
"Aşkın yorucu yıpratıcı birşey değil de, daha çok dinlendiren huzur veren birşey olduğunu gördüm; şibumi gibi."

Bir keresinde bedeninde üç zıpkınla yüzmeye devam eden bir balina görmüştüm. Ölmesi bir gün sürmüştü. King of Devil's

Hayâl, ipleri elden kaçırmaktır. İsmet Özel

Zahirinizi dağınıklıktan kurtarın. Zahiri dağınık olanın batını ve gönlü daha da dağınık olur. Hâce Yusuf-i Hemedânî

Ya sen… Sen… Nasılsın? Göğsündeki ağrılar nasıl? İyi misin? "Kim Bağışlayacak Beni"

Bir hikâyeden düşüyorum… Bir şiirin ilk mısrasına tutunamayıp son dizeye düşmek gibi bir şey bu… Fehat Uludere

Huzur camide

Şimdi biz neyiz biliyor musun? Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz. ahmetkytrk.blogspot.com/2012/08/yalniz…

"Okuduğum, sevdiğim, sahip olduğum ve hâlâ kokusunu hatırladığım ilk kitap odur." 


Yüzleri, yüzleri ve maskeleri 
Silik kopyaları bırak yaşayanlara 
Sen sessiz ölümlerle zırhlanan gerçeği yaz 
Cahit Koytak

- Kapıda tanrı olduğunu söyleyen biri var, han'fendi! ... - Dün gece yatarken yardıma çağırmışsınız onu. İsminizi söylüyor; Cahit Koytak


Kumandayı fırlatıp spiker kızın yüzüne 
Bir şeyler yapmalı, diyorum - Ama ne? 
Afrika'ya gidelim, diyor, karım içerden 
Kahve içelim muhallebi yiyelim 
Der gibi iyi niyetli 
Günlük vurguyla
Cahit Koytak

Elini uzatıp baktın mı yas var komşular ülkesinde 
Bülbül neden kenetlenmiş 
Sorman oldu mu hiç İskeleti havlar mı bir insanın. 
Gördüm 
CK

Gecenin bir yarısı oturup ağlıyorum bir çocuk parkında 
Ulumak gibi ağlıyorum 
Köpekler koşuyor sağımda solumda 
Tanrım! 
Diyorum sadece 
DM

bir güvercinin boynunu koparmayı düşünürken Güvercin Gerdanlığı’nı ah evet belki bunu için sevdim ben ahmetkytrk.blogspot.com/2012/10/uckagi

İki türlü acı var, biri güncelden doğar 
Acıdır günbegün kararan gazete haberleri; 
İnsanı çözümsüzlüğün acziyle boğar. 
Metin Altıok

bir sandalyenin yerini değiştiriyormuş gibi 
“Ölüp gidiyoruz işte!” dedi, kaldırmadan başını. 
Günlük işlerdenmiş gibi ölüm. 
İlhan Berk

arayerde bir hüzün büyür gider. Turgut Uyar

Uyan kızım! diye feryad eden babanın sarıldığı bedenlere, çocuklarımın ismiyle seslenip bakınca...

Aşktan erkekler bir netice beklerler, fakat kadınlar ancak o hissin devamı ile bahtiyar olurlar. Madame de Stael

Kadınlar aşklarını kimsenin öğrenmemesini, sevdiklerini ise herkesin bilmesini ister. Andre Maurois

Bir pencere açıldı kitabımın sayfasında 
El sallayarak sen göründün,
 ... 
Anlattıklarına karışıyor kitabın anlattıkları... 
Nahit Ulvi Akgün

Kötü huylu adam, söz arasında çirkinliğini sezdirir. 
Çingenenin merdi yiğitliğini anlatırken hırsızlığını söyler. 
Ragıp Paşa

Miyân-ı güft u gûda bed meniş iham eder kubhun 
Şecaat arz ederken merdi Kıpti sirkatin söyler 
Ragıp Paşa

Siz gittiğinizden beri kendimi balkonda unutulmuş bir bitki gibi hissediyorum. Kurumadan dönün lütfen. 24 ağustos 2013

Dostumla telefonla konuşurken üzülmemesi için satır arasında, 'sigara param bile yok' dedim. Sevindi. Dostlarında gönlünü almak lazım arada.

Unutmadan sağı solu biraz dağıtayım; hanım geldiğinde evin perişanlığını görüp sevinsin. Mutluluk hepimizin hakkı.

"Bir kız, babası ölene kadar büyüyemez ve bir Arcihe'yi terkedene kadar."

gün gelir tütmez olursa ocağım acılar var bende duvağı açılmamış bekle sana onları adayacağım… Mustafa İslamoğlu


söylerken ağlayan şair doğururken ölen ana ikisi de bir aşk ve acı haberim olmadan en ücra yanıma sığınabilir Mustafa İslamoğlu

Îçinde ne zûr var ne telbis 
Şi’re ne için yalan diye halk 
Yalan ise de tefâvütü var 
Hiç ola mı bir zinâ ile calk Necâtî

Bi-akl-ü-bî-sitâre vü meflüs û mendebûr 
Yoktur cihânda bir dâhi ehl-i kalem gibi 
Necâtî


Kim bilirdi şu’arâ olmasa ger sabıkda 
Dehre devletle gelip yine giden şahânı 
Nef’î

Okuma nâdâna ey Yahyâ sakın eş’ârını 
Şi’rden yekdir hâr-ı lâyefheme zirâ şair 
Şeyhülislâm Yahyâ

Mecmû’larda şi’rim arar ehl-i tab’ olan 
Hâce gibi şehrde ıkd-ı leâl arar 
Şeyhülislâm Yahyâ


Nedimâ şi’rimi tertib ederdim korkarım ammâ 
Yaka nazmımdaki sûz u güdâz evrâk-ı divânım 
Nedim


Çekdüğüm derdi bilürdi nâlemi gûş eylese 
Halüme vâkıf olurdı okusa dildâr şi’r Üsküplü 
İshâk Çelebi

Kim bakardı kalbi sâfi olmasa âyîneye 
Sûrete gelmezdi ger olmasa ma’nîdâr şi’r 
Üsküplü İshâk Çelebi

Şi’re tevbe nice olur çâr-ebrû dilberün 
Birini sevsem dimek lâzım gelür nâ-çâr şi’r 
Üsküplü İshâk Çelebi

Pazarcının canı burnunda.

Sisi'nin Generali Amr; Hepsini tasfiye etmek altı ayımızı alır. Bu sorun değil, 1990'lı yıllarda yapmıştık bunu.

Ben kelimelerin de birer savaşçı olduğuna inananlardanım... Şu durumda ağzımı açmamı bir tavır sayıyorum demektir. Hayriye Ünal

İşte bak, ben hâlâ avludaki güvercinlere yem vermekle meşgulüm.

Ateşin illa da ocağımıza düşmesi gerekiyor,sorunlarım(ız) kişiselleşmiş. Ümmet bilincine evrilmemiz zaman alacak. Kısaltansın.

"Mısırlı oğlan çocuğunu izlediniz mi televizyonda? Ben ilk defa bir çocuğun yüzünü yolarak ağladığını gördüm." 

İnsanlik nüfusunun yarısı kadındır, diğer yarısını da kadın yetiştirir. Şehit Hasan el Benna

Ülkemizde, çok uzun zamandır gurbetteydik. Yani gurbetlerin en acısında. Markar Esayan

Türkiye değişiyor, bunu herkes kabul ediyor. Ama nasıl? İşte burası araştırmaya değer. Mustafa Kutlu

Sosyal medyaya girmeden evvel, sevgisizliğin bu denli ürkütücü boyutlara ulaştığını bilmiyordum. İbrahim Tenekeci

Bütün hikâyeler sondan geriye doğru yazılır. Uzaklaştıkça görüş mesafesi artar. Fatma Barbarosoğlu

"Böylesi bir yenilgiyi beklemiyordum bilin" mısrasını sorguluyorum, futbol sonuçları veriyor. Güya akıllı telefon.

Levy, "Onların iktidar olmaması için her türlü yola başvururum,"

Kalp bir aşktan ötekine göç ederken az-çok zedelenir: Tam aşk, ilk aşktır. Cenap Şahabeddin

Meriç:İçki içtim, fahişelerle düşüp kalktım, hapse girdim çıktım. Ne dersiniz? Benimle evlenir misiniz? Fevziye;Cesaretimi takdir edersiniz.


"Cemil Meriç eşi Fevziye Hanım ile her görüşmeye parasızlık nedeniyle, kütüphanesindeki 3-5 kitabını satarak gidebiliyordu."

Cemil Meriç'e: "Zindanıma geldiğin zaman iki yol vardı önümde...Sen üçüncü oldun" dedirten Lâmia Hanım'ı kendi kaleminden okumak isterdim.

 İşin ilginç yanı, kitaplarda insanların acılarından bahsediyordu. M.Ulusoy

...satır aralarında insan acılarını yatıştıracak kelime, cümle ve paragraflar arıyordu. M.Ulusoy

Takip ettiğim kişilerin duruşları, kendimi taşlanan bir günahkar gibi hissettiriyor. Demek ki doğru kişileri takip ediyorum: Sorun bende!

Ne büyük bir suç, 
Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, 
Kyoto’nun bayanları. 
Takahama Kyoshi

Bunlar meyvelendikleri zaman meyvelerinin olgunlaşmasına bakın! Bunlarda inanan bir toplum için ibretler vardır 6/99
git dersen kuşlar da dönmez, güz kuşları yanıma kiraz hevenkleri alırım Behçet Aysan


Saçlarımda kiraz bahçeleri 
Salıncak kuruyor dallarına çocuklar 
Hep ben düşüyorum, hep ben, 
Didem Madak


Uykusunda üzerine kirazlar dökülen kristal bir bahçenin gülümsemesi olmalı bakışlarındaki… Engin Turgut

Bu yaz bol bol kiraz ye 
Heveslerini diri tut. 
Dinsin yüzünün gürültüsü 
Engin Turgut

halbuki benim yaz ırmağına değen kiraz dalından farkım yoktu Ahmet Uysal

Küpeler takacağım kulaklarıma ikiz iki kirazdan ve tırnaklarımı papatya çiçeği yapraklarıyla süsleyeceğim. Sohrab Sopehri

Ki biraz kirazdır ki biraz silâhtır çocukların gözleri parmakları Nuri Pakdil

Dört nala açan kiraz çiçeklerinin 
Dudak kıvrımlarına yoldaş olacağım 
Ömer Çelik

Yosma bir İstanbul akşamı gibiyim. 
Dudaklarımda kiraz tadı yaşamanın 
Ruhan Odabaş

seyrediyorum, olgun kiraz gibi önüme düşüyor acılar, yalnızlık bu kadar kötü dolanmamıştı dilime, Mehmet Sadık Kırımlı

Şehre tepeden bakmak gibiydi onu sevmek 
Uykulu sesinde bahçelerle tanış olmak gibiydi 
Kirazlar kadar 
Süleyman Unutmaz

Bir kuş ötecek şimdi… 
Havada bir durgunluk, 
Mermeriyle konuşan açık kalmış bir musluk, 
Beyaz çiçeklerini tektük düşüren kiraz. 
Ziya O. Saba

Sokak başlarında sazımı çalsam 
Anlatsam şu kiraz mevsiminin 
Para kazanmak mevsimi değil 
Sevişme vakti olduğunu. 
Sait Faik

Yaklaş, yüzünü örse de acılar 
Ve nasıl yakalarsa toprağı kök 
Suları renk, dalları kiraz 
Sen de öyle yakala hayatı 
Abdülkadir Bulut

O küçücük odada soluğun 
Mavi resimler çizer havaya 
Avludaki kiraz içini çeker 
Elma, armut, akasya 
Ahmet Erhan

Kiraz dalına asılmış bir mendil gibi kaldım bekliyorum tarihin kaçınılmaz fırsatlarını Yok. Sevgilim. Duasız bir din arıyorum. Yok. A.Erhan

şu kiraz çiçekleri bırakıp beni hayran gittiler bu dünyadan Issa


-Ve aşk; herkesin ana dili, biliyorum- 
Yitiyor sonra alevler arasında o şiir 
O gemi, kiraz ağaçları, o tutkulu şarkılar 
Ali Emre

Manav yarı anlamlı güldü biz geçerken 
Eriklerden,çileklerden,o canım kirazlardan bile utanmadan 
Edip Cansever

Ah sevgilim! 
Ah merhametsizim benim İçin el verse. 
Kirazdır yaban çileğidir 
Kızıl ve lâl taşı dudağın. 
Tudor Arghezi

Kiraz ve kamıştan kavalımızın 
Sesleri 
Dağılıyor havada 
Bir kuyu ağzından geçiyor gibi 
Onat Kutlar


büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder

Kiraz devşirmeye gitmiştin hani 
Çilek kokuyorsun vakte yabani 
Unutma sana bergüzarım var 
İntizarım yoktur, inkisarım var. 
Bahaettin Karakoç

Ah, kiraz çiçekleri 
Keşke sizin gibi 
Düşebilseydim. 
Masaoka Shiki

«Kiraz ağaçları arasında benimle yürüyerek. Sessizliğe dayanamadığım anlarda seninle konuşmama izin vererek.» Şibum

«Onlara veda etmeme yardım edecek misin, Nikko?» Nikko hafifçe öksürerek boğazını temizledi. «Bunu nasıl yapabilirim efendim?» Şibumi

Senden bana bir mısra yolla. Ahmet İnam

Babamın ağaca uyguladığı aşı yöntemi aklımda; ağacı keser ve küçücük bir sürgün yerleştirirdi. Buna ihtiyacım var. 

Ama üzgün bakıyordu. Umutsuzca üzgündü.ahmetkytrk.blogspot.com/2012/12/umutsu…

O gece belki de ilk defa mutluluk denen şeyin nasıl bir duygu olduğunu sezdim, ahmetkytrk.blogspot.com/2013/04/son-oy…

Say ki bu bir rüyaydı 
Say ki ben konuştum sen dinledin 
Beni merak etme 
Uzun ölümlerimi yarıladım bitmek üzere 
Yasin Erol

Geceden beri başucundayım.. 
İşte, sabaha dayandı gün! 
Aşsız, işsiz, kuruşsuz bir ıssız bayırdayım. ahmetkytrk.blogspot.com/2013/08/elleri…


Ölü gibi gelmedi bana, ama hüzünlüydü, 
Ve yüzündeki ifade mutsuz insanlarınki gibiydi. 

Müslümanların -aynı dine ve millete mensup idarecileri tarafından- katledildiği bu gün, fotoğrafını paylaştığım incirden utanıyorum.

"...tek bir damla kan bile akmadan Halepçe ölüm uykusuna daldı. Ebabil kuşları da öldü'"

Şiir sevilmez ki, öyle duyulur, öyle bakılır, hastalanır, zehirlenilir, ölünür. Şiir sonunda öldürür. Şule Gürbüz

Üzülerek öğrenilmiş bilgiler var. En sahih bilgi türü budur, çünkü insan bunu kendi kaderinden öğrenir. Şule Gürbüz

dedim ya belki göremem dönüşünü göçer hayta yüreğim birkaç sıcak yazın ardından beyaz bulutlar tarlasına Emre G.

- anılar açık kalmış zaman cereyan yapıyor kapatıyorum belleğimi... - Emre Gümüşdoğan

Hayatla mızıkçılık olmaz. Bir sıkıntı varsa buna neden biri vardır. Buna kendimizde neden olabiliriz; şükretmeyi unutarak.

İlk kaptan uyumaya gitmeden sordu: Bu yolu daha önce kullandın değil mi? Bir süre sessiz kalan 2.kaptan; hep otobandan gideceğiz değil mi?

Otobüste ikinci şoför direksiyona geçti. ilk kullanışı, seyir halinde vitesin yerlerini öğretiyorlar. İkinci sorusu;bu tam otomatik öyle mi?


Rabbimiz duayı öğretmemiş olsa hâlimiz n'olurdu? O'na seslenemedikten sonra kime seslensek nafile. Sekine ve sükûnet O'nda.
Küçük sehrin en kalabalık caddelerinde iki saat yürüyor ve tek tanıdık selamı gelmiyorsa; o şehrin yabancısı olmuşsun adamım.

İnsanın küçük sehirde ömrü uzar arkadaş.

Ağlama 
Ölmeyeceğim 
Eskimo Şiiri

Bu da yeni rekor; 30 dk yemek kuyruğunda bekleyip aldığım yemekleri 3 dakikada bitirmek.

Otogardan çıkmadan uyuyarak yeni rekorumu kırdım.

Pes sühan kûtâh bâyed vesselâm youtu.be/ayZivshVNgA

İnce yazıyla yazılan bu şiir 
Kalın duyarlıklara seslenecektir 
Kimse yaşarken bir şey okumasın artık 
Ölümün şiir herkese yetecektir. 
A.E

Elleri artık titriyor eski gibi değil 
Başını sanki dünyayı taşıyormuşçasına yorgun tutuyor. 
Burda bir Ahmet Erhan var uzakta 
Ahmet Erhan

Akşam olurdu;eşiklerde durur boyası dökük kapıları aralardım 
Aklımda binlerce kitap adı ve binlerce şiirle. 
Ahmet Erhan

Hızla yaşadım genç ölmedim 
Bir koşuymuş yaşam geç anladım 
Otuzu geçiyorken saate baktım 
Ben yanlız bir adamım tırnaklarım uzamaz 
A. Erhan

Ne aradığımı biliyorum ne bulduğumu 
Bilmem neresinde yanıldım ben bu hayatın?
 ahmetkytrk.wordpress.com/2012/05/25/coz…

Bu kadar mutluluk çok bana 
Onu günlere 
Onu aylara bölmeliyim 
Ve bir tek gülüşünü senin 
Kutlamalıyım yıllarca. 
Ahmet Erhan

nasıl unuturum ki gülüşü gül olanı sevgilimdi, ya da ben öyle sanırdım o gitti, elimde bir çiçek dağınıklığı Ahmet Erhan

gene şiirlere dönmeliyim, yenilmiş binlerce kez taşlanmış bir adam olarak şiirde kazanan aşkta yitirirmiş zar tutanlar gülebilirmiş ancak AE

Anne ben geldim, ağdaki balık 
Bardaktaki su kadar umarsızım 
Dizlerin duruyor mu başımı koyacak? 
Anne ben geldim, oğlun, hayırsızın.. 
A. E.

Dünya bir yara olmuşken beni kim sağaltacak? 
Ki, kendiyle bile uzlaşmayan biriryim 
Ateş bende yanar, su yine bendedir 
Ahmet Erhan

Yaşlı incir ağacının dallarına yürüyen Sütün sesini duyabiliyorum Deniz az uzakta İç geciriyor boyuna. ahmetkytrk.wordpress.com/2012/11/11/bir…

Bana böylesi garip duygular 
Bilmem niye gelir ,nereye gider? 
Döndüm işte; acı, yüreğimden beynime sızar 
Bu gün de ölmedim anne. A. Erhan

Buz üstüne yazmak isterdim 
Bütün bu şiirleri 
Ve sonra çekip gitmek 
Dalgın bir cırcır böceği gibi. 
Ahmet Erhan

Şaire ölmek yaraşır, filiz sürerken şiirleri 
Tufanların alıp götürdüğü bu toprakta bir tek 
Birkaç sözcük mutlak kalacaktır. 
Ahmet Erhan

Bütün dinleri böyle kandırarak dinimi buldum Öldüğüm gün davula üç kez vurulacak. Tören. Yok. Kalbim. Bir ayrılığı çalıyor kampana. Tren. AE

Özlerim bir dostu kucaklama duygusunu 
Onunla ağlaşmayı sessizce 
Özlerim bir çiçeği öperken 
Toprağı öpüyormuşçasına sevinmeyi 
Ahmet Erhan

Ve şairlerin selaları yükselir meyhanelerden 
Çünkü otuzlu yaşlar intihar yaşlarıdır 
Ahmet Erhan

Bir cenin umuduna aldandım Yalnızım sapına kadar… ya erenler Hüznümün alnımda münhal bir arsası var Ölüm iki parsel… hayata kandım A. Erhan

Şimdi bir ölsem ve artık hiç konuşulmasam 
Çocuğumun belleğini kefenimle silsem 
Ahmet Erhan

Beni oğlum, beni oğlum diye 
Saracaksın ne zaman 
Radikal bir çiçeğim ancak kendi saksısında açan 
Annesini seven 
Ahmet Erhan

Yağmurda öleyim, su çeksin bedenim 
Sokağın ortasında serseri bir ağaç gibi 
Ahmet Erhan

Bir ağacın en uzak dalı gibi sessizce çürür 
Ölüm, evet ölüm bile geç kaldıktan sonra 
Ahmet Erhan

Mahalle baskısının en acımasızı bizim solcularda var. Halil Ergün

Anam evdeyken her gece Hatipoğlu izlemesinden sıkılırdım, şimdi o yok evde ve ben Hatipoğlu izliyorum.
















03 Kasım 2013

Sis

İki şehri var gecenin, biri gözümde
tütüyor, birinin dumanı üstünde yağmur
gibi çöken siste, bana bu uykusuz
şehri niye bıraktın, göze alamadığım
bir şehrin yerine bütün şehirlerdesin,
gece değil istediğin hayli karanlık
bakışlı bir şehrin gözleriyle çarpışmak
hevesindesin! Gözlerini anlıyorum henüz
bağışlayabileceği gözleriyle çarpışmadı kimsenin;
gözlerimizi uzaklıklar değil ki yalnız
göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır,
ve gözleri ancak gözler bağışlayabilir,
öyle acıyor ki gözlerim kim bağışlayacak,
sis değil, uykusuzluk değil, iki uzak
şehir gibi ayrılıktan kavuşmuyor gözlerim :
Biri hepimizle gözgöze gibi hala uykusuz,
biri sis içinde kirpiklerine kadar açık,
bu sessizliği kim bıraktıysa, göremiyorum
konuşkan gözlerinde tek sözcük bile,
gözlerimiz birbirine değmiyor gecenin iki şehrinde

Kimsenin kimseye gözü değmiyorsa, şiir niye ?


Haydar Ergülen

Biraz Oyalanmak

Beni çevreleyen sükunet içimdeki sükunetle birleşti, ben sabahın solgun sessizliğine karıştım.
Küçük bir sazan balığı, bir dağ yemişi, bir zakkum çiçeği gibi o sakin güzelliğin bir parçası oldum.
Böyle bir sabah vakti inci grisi bir gölü, nefti dağları, sulara çizilmiş lacivert çizgiyi, kızılımsı zakkumları sevmek için buraların sahibi olmak gerekmiyordu, burası benim vatanım olmasa başkalarına ait bulunsa da hissettim ki ben orayı gene sevecektim.
Bu toprakların tarihi ise, binlerce yıldan beri oraların sahibi olmak için birbirlerini öldüren insanları, savaşları, baskınları, felaketleri anlatıyor.

O insanlar yok artık.
Hiçbir yerin sahibi değiller.
Bugün bu ıssız sabah vakti, onların ele geçirmek için savaştıkları göle bakan, huzuru huzursuzlukla karşılayan beyaz sakallı adam onların adını bile duymadıkları bir ırkın çocuğu; hâlâ bir yeri sevmek için oranin sahibi olmak gerektiğine inanan, hâlâ toprağı insandan önemli sayan, hâlâ tanrının kendi şaheserini insanlara tadını çıkarsınlar diye bağışladığını, tadını çıkarmak yerine bunu ölüme dönüştürmenin akılsızlığını anlamayan ırkıyla pek de anlaşamayan, herhangi bir sabahın parçası olmayı bir ırkın parçası olmaktan daha değerli bulan biri.

Onca insan, sonunda bu gölü bir sabah benim gibi biri seyretsin diye mi öldü; onlar ölmese belki tarih başka türlü yazılacak, belki bu sabah burada ben olmayacaktım ama başka bir adam olacaktı.
Başka biri yerine bu sabahı ben seyredeyim diye bunca insanın ölmesine değmezdi.

Bana sormuş olsalardı, 'boşuna ölmeyin' derdim onlara, 'tanrı bir sabah bakıp, bir parçası olacağım o kadar çok güzellik yaratmış ki ben de gider onlardan birine bakarım, benim yerime de buraya bir başkası baksın.'
Yeter ki gördüğünü sevsin.

Kendini oranın sahibi değil de bir parçası gibi hissedebilsin.
Vakti geldiğinde herkes gibi görmüş olduklarından, yaşamış olduklarından minnettarlık duyarak buralardan ayrılacağını, yerini bir başkasına bırakacağını, kimsenin hiçbir yerin sahibi olmayacağını bilsin.

Seyrettikleriyle o seyrettiklerinin ardında duran tarihin birbirine değdiği anda Yunus Emre'den bir dize hatırlasın, bu hayata 'biraz oyalanmaya' geldiğini farketsin.
Yunus'un 'oyalanmak' dediği hayatın kısacık bir parçasını inci grisi bir gölün kıyısında geçirdim.
Ahmet Haşim'in dilediği gibi 'bu dem göllerde kamış' oldum.
Hiçbir şeyin sahibi değilim, ne toprağım, ne vatanım, ne ırkım var.
Bir sabah göle bakarım.
Minnettar bir sazan balığıyım.


Ahmet Altan

Meçhul Bir Kadına Mektup

Dağınık kaşlarınızın sınırlarını çizdiği o ışıltılı gözlerinizden bir pırıltı uçuverdiğini sanki görüyorum.

Aşkı aşk yapan duygunun, bütün kadınların peşine düştüğü o suçortaklığının tadını tadıyorsunuz.

Bu yazı size bir suç armağan ediyor.

Sanırım Stefan Zweig’ı pek okumadınız, zaten şu sıralarda pek moda değil… Eğer, Zweig’ı okusaydınız, onun bu yazının başlığının tam tersi bir başlık taşıyan muhteşem hikâyesini bilirdiniz… Hani şu ‘Meçhul Bir Kadından Mektuplar’ isimli şaheserini.

İnanin, o hikâyeyi çok severdiniz.

O, her kadının içinde saklı olan ‘meçhul bir kadın’ olma arzusunun bütün yakıcılığını, çekiciliğini ve acısını bir tek hikâyede yaşardınız.

Zweig’ın karısıyla birlikte intihar ettiğini de bilmiyorsunuz tabii.

Niye intihar ettiğini tahmin edemezsiniz.

Dünya Savaşı çıktığı ve insanlar birbirini öldürdüğü için, böyle bir dünyayı daha fazla paylaşmaya tahammül edemeyip kendini öldürdü… Halbuki o sıralarda, Latin Amerika’da savaştan epeyce uzakta ve güvenlikteydi.

Ama başkaları ölürken, kendini güvende hissetmeye dayanamayacak kadar ilgiliydi başkalarının hayatlarıyla. Bu ilgiyi kendi hayatıyla ödedi.

'Ne kadar aptalca, ' demeyin ne olur, beni çok kırarsınız.

Zweig’ın karısının niye intihar ettiğini ise hep merak etmişimdir. Savaşa dayanamadığı için mi kocasıyla birlikte öldü, yoksa kocasını ölüme gönderirken yalnız bırakamadığı için mi? Dünyanın yanması mı o kadına daha çok acı veriyordu yoksa sevdiği bir erkeğin acı çekmesi mi?

Bütün yazarlar ölüme karşı Zweig gibi davranmaz elbet.

Zweig’ın görmeye tahammül edemediği savaşa Hemingway gönüllü gitmişti.

Eğer ikisi de bugün Türkiye’de yaşasalardı, Hemingway Güneydoğuda bir savaş muhabiri, Zweig İstanbul’da kendini vurmak için elden düşme bir tabanca arayan mutsuz bir yazar olurdu.

Graham Green buralarda olsaydı, istihbaratçıların, teröristlerin, kaçakçıların ortaklaşa gittikleri, sınır yakınlarında bir kerhanenin romanını yazardı.

John Le Carré, Türk, Alman ve Amerikan casusları arasında geçen görüşmeleri, yapılan anlaşmaları, ikili çalışan casusların psikolojisini anlatır, savaşsız ve düşmansız bir ortama kavuşan gelişmiş dünyanın, kendisini konusuz bırakan sıkıcılığından Türkiye sayesinde kurtulurdu.

Savaş ve ölüm, yazarların ilgisini çektiği kadar kadınların da ilgisini çekiyor mu sizce?

Avrupa’nın, PKK’yı desteklemekten vazgeçerek, PKK’yı güçsüzleştirirken Türkiye’deki darbe sevdalılarını da güçsüzleştirmesi günlük tartışma konularınız arasında mı?

Eğer içtenlikle konuşursak, bunlarla çok da fazla ilgilendiğinizi sanmıyorum.

Aşk sizin daha çok ilginizi çekerdi.

‘Acaba beni seviyor mu’ sorusu, ‘savaş çıkacak mı’ sorusundan daha heyecan verici gelirdi size.

Sevildiğinizi öğrenseniz, bu kez de ‘yeteri kadar sevilip sevilmediğinize’ takılırdı aklınız. Ah, biliyorum, hiçbir kadın ‘yeterince’ sevilemez. Sarah Bernard, boşuna 'Aşk oburluktan ölür, ' demiyor.

Biliyor musunuz, Tanrı erkeklere ‘yaşanan günü’, kadınlara ise geçmişle geleceği armağan etti.

Siz yaşanan anla pek ilgilenmezsiniz, geçmişin hesaplaşması ya da geleceğin endişesi vardır sizde. Onun için size ‘o an’ hiç yetmez. Siz geniş bir zamana yayıldığınız için huzursuz, erkekler daracık bir zamana sıkıştıkları için anlayışsız olurlar.

Zweig gibileri ise ne o ana sığarlar, ne de geleceğin kancalarına takılırlar.

Onların hayatı, karanlık bir boşluktan, arkalarında ışıklı bir iz bırakarak ölüme atlamakla geçer.

İçinden geçtikleri boşluğu yazılarıyla ve bazan da aşklarıyla doldururlar.

Zweig’ı mutlaka okumalısınız.

Yazarların, nasıl yazı yazdıklarını incelediği bir denemesi var.

Müthiş bir tevazuyla kendini de sıradan insanlar arasına koyarak şöyle diyor:

'İlk bakışta onlar da sizin benim gibi insanlardır.'

Yazarların da herkes gibi yaşadığını, herkes gibi giyindiğini, herkes gibi dolaştığını anlatıyor.

'Bizim yaptıklarımızı yaparlar, ' diyor, 'sonra da masanın başına geçerler ve bizim yapamadığımız bir şeyi yapıp yazı yazarlar.'

Aklına su soru takılıyor elbette!

Bize bu kadar benzeyen insanlar bizim yapamadığımız bir işi nasıl yapıyorlar?

Zweig’a göre, bir yazar yazı yazarken kendisinden başka bir şey oluyor. Ne yaptığını aslında kendisi de fark edemiyor.

Yazıyı yazdıktan sonra, ona yazıyı nasıl yazdığını sorsanız, o size, ‘işlediği cinayeti bilmeyen bir katil’ gibi bakacaktır.

Aynı sizin kimliğiniz gibi, yazının nasıl yazıldığı da meçhul kalıyor.

Meçhul kalan yalnızca bu değil ki…

Dağlarda birbirlerini öldürenler, bir insan öldürürken ne yaptıklarını biliyorlar mı, bir insan başka bir insanı öldürürken tam manasıyla kendinde mi? Herkes gibi âşık olan, herkes gibi seven, herkes gibi gülen biri, tüfeğini bir insana çevirdiği anda hâlâ kendisi midir, yoksa o anda başkası mı olur?

Cinayetin, yazının ve aşkın arasında garip bir ortaklık var gibi.

Bu üçünü de yaparken insanlar kendilerinden başka biri oluyorlar.

Âşık olan biri, kendinin âşık olmayan halinden ne kadar farklı.

Cinayeti işleyen, öldürmediği andaki kimliğinden ne kadar uzak.

Yazıyı yazan, yazmadığı zamanki yapısından ne kadar değişik.

Bir insanin, kendinden başka biri haline geldiği anı çok merak ediyorum. Tüfeği kaldırdığı, kalemi tuttuğu, özlemden yandığı anda ne değişiyor içinde?

Cinayet, yazı ve aşk, insanın tanrısallığa en çok yaklaştığı üç durum.

Biri öldürerek tanrısallaşıyor, biri yaratarak, biri de kendini çoğaltarak.

Cinayet, aşk ve yazı birbirine benziyor, ama Zweig cinayetlere dayanamadığı için kendini öldürüyor, Yesenin ise aşka dayanamadığından vuruyor kendini.

Siz Yesenin’i de bilmiyorsunuz.

Ben bütün bunları, size anlatabilmek için biliyorum.

Yesenin, Sovyet Devrimi sırasında yaşamış serseri bir şairdi. Herkes de onun serseri olduğunu söylerdi zaten.

Bir şiiri, yanlış hatırlamıyorsam, şöyle başlıyordu:

'Bilmiyorum niçin bana su Yesenin rezili
Bilmiyorum bana şu şarlatan diyorlar.'

Devrime içi pek ısınamadı nedense, devrimciler de onu pek sevemediler.

Sonra, Isadora Duncan adlı o dans büyücüsüne aşık oldu. Onun peşinden dolaştı durdu dünyayı.

Devrimin katılığına ayak uyduramadığı gibi, aşkın acısına da katlanamadı.

İntihar mektubu yerine bir şiir bırakarak vurdu kendini.

Biliyor musunuz, mutlu yazar pek yoktur.

Mutlu katil ve mutlu âşık pek olmadığı gibi.

Mutluluk daha sıradan olanlara mı nasip acaba, yoksa daha sıradan olanlar mutsuzluğa daha kolay mı dayanıyor.

Siz soruları seversiniz, bütün kadınlar gibi… Cevapları sanki sorular kadar sevmiyorsunuz, sanki cevapsız soruları keşfetmenin peşindesiniz.

Erkekler cevapları arar, siz soruları ararsınız.

Siz sorularınızla huzursuz, erkekler cevaplarıyla SIKICIDIR.

Huzursuzluklarınız ve huzursuzluğunuza duyduğunuz merak, aşkı doğurur.

Siz Zweig’ı mutlaka okumalısınız.

Zweig, sevgilisiyle birlikte intihar eden bir Alman şairi olan Kleist’in biyografisini yazmıştı. Şöyle diyordu Kleist için:

'Bazan, ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan bir şair yaratabilen biri de bulunmalıdır.'

Yazdığı kitaptaki gibi, ölümden bir şiir yaratarak öldü kendi de.

Ölümlerin bu kadar çok olduğu ülkemizde, ölümden şiir yaratanların çok az olduğunu biliyorum. Ölümü, şiirinden soyduğumuz ve sıradan acılara, manasızlıklara çevirdiğimiz bir zamanda yaşıyoruz.

Ölümün manasızlaştığı yerde aşk da ölüyor.

Ben ölümden değil, şiirsiz bir ölümden kurtulmak için âşık oluyorum.

Zweig, ölümün manasızlaşmasına dayanamadığı için ölüyor.

Siz ise… Evet, biliyorum, siz mutlu bir gelecek var mı, diye merak ediyorsunuz. Ve, hep aynı soruyu soruyorsunuz kendinize:

'Ne olacak? '

Dağınık kaşlarınız altında ışıldayan gözleriniz her yerde bu soruyu yaşıyor.

Zweig öldüğü ve ben âşık olduğum sürece mutlu bir gelecek var.

Zweig ölerek, ben âşık olarak, kendi geleceklerimizi yaksak bile…


Ahmet Altan

02 Kasım 2013

Evlilik

Küçük bir sarmaşığın yıllar içinde bir ağacı sarıp sarmalaması misali her geçen gün birbirini sessizce benimserler. Bir zaman sonra sarmaşığı ağaçtan ayıramazsın, söküp atmaya çalışırsan ağaçta izleri kalır, kuruyana kadar geçmez, sarmaşığınsa yeni bir ağaca tutunması zordur. Zamanları, anıları, zevkleri farklıdır. İkisi birbirine hiç benzemez; görünüşleri, yaprakları, mevsimlere dirençleri, hazan mevsimleri... Çoğu zaman bu ikiliden biri hayata erken veda eder; görüntünün şeklinden başka değişen bir şey olmaz. Ağaç kurumuşsa sarmaşık cansız gövdeye sarılmaya, önce kuruyan sarmaşıksa, ağaç onu taşımaya devam eder.