22 Mayıs 2014

Karakavak (2)

"Kimse kimseye doymadı ki, herkesi herkesin
Herkesi herkesin elinden aldılar"
Böyle söylemişti o zayıf,
Avurtları çökük ve parlak gözlü,
Siyahlar giyinmiş, siyah çoraplı hanım...
Böyle söylemişti gıcırtılı
İçimi üşüten sesiyle
"Burada bir Nevin Hanım vardı degil miii?
Sonra iki kızı ve kendisi,
Zaman geçti ve öldüler degil miii?"
Boğazım kurumuştu sessiz,
Bir çığlıkla uyandığımda
Hemen kayboldu zayıf Hanım
O zaman dokuz yaşındaydım
Şimdiyse bir karakavak

Hüsrev Hatemi

Uyuyamıyorum

Yağmur ağaçları sarsıyor.
Bahçemde
bir bülbül ötüyor
dokunaklı, nerdeyse acı,
sanki hiç bir şeyin
olduğu gibi kalmak zorunda olmadığını
göstermek istermişçesine


Ne zaman
Bir mayıs böceği gibi
Sırtüstü yatsam
bir bent üstünde koştuğumu
ve ardımdan
birinin güldüğünü
tahayyül ederim


Hasta olmak
Vücudun
hastalığa karşı
kendisini
savunma
teşebbüsüdür

Hasta olmak
Vücudun
bir başka yol
bulma
teşebbüsüdür

Hasta olmak
Vücudun
... teşebbüsüdür

Anna Dau

Barışma Rubaisi

Sönmüş sanılan ışık, bir anda parlar
Dostun sesi, tekrar sevinç ısmarlar
Bir buzlu soğuk sisli bulut, nur kesilir
Kuşlar ötüşür yerde erirken karlar

Hüsrev Hatemi

Karakavak (4)

Bir ney sesiyle hıçkırık,
Karışık...
Edirne yolunda tipi,
Önce serpen, giderek yoğunlaşan kar
Ölüm yine salınıyor sekerek
Ah Ölüm, Ah Seeen, boğazına dursun ham çökelek
Sen Edirne, sen neşeli günlerimde bile...
Hüznü kulağıma bağıran diyar...
Uzakta tahammülfersa çay bahçeleri...
Kenara yığılmış ve örtülü
Yaz mevsimini bekleyen masalar
Benim beklediğim gelmiyecek ve ayrıca
Beni de bekleyen yok.

Hüsrev Hatemi

Karakavak (3)

Gece, aranıyordu yine arıyordu sızacağı ruhlara yol...
Ruhlar olmasa Gece nedir ki?
Geceler nedir ki...hepsi geçicidir...
Vurulmaktan korkar gece...bu sebepten
Vurur İnsanları canevinden evlerinde...
Vurur insanları tarlalarda, ormanlarda
Vurur insanları otoyolda bulvarlarda...
Gece ülkesinde soluk daralabilir,
Gece yaraları en onulmazı yaraların.

Hüsrev Hatemi

Merdivenden İnen Bir Nü

Cinsellik saçan buluşmaları
Gerçekleşti duraksayarak, ilk kezmişçesine,
Bir trenin pencereleri ışıltılarla
Görüntüleri yinelerken.
Karşılarında kendini bilmez cafe'ler
Ve teneke, sineklerin taşıdığı dükkanlar.

Coşkuluydu ikisi de.
Bir ay ya da fazlası geçmiş
Görüşmemişler telefonla bile,
Uzun süre sırt sırta dönmüşler: Kimin ilk adımı attığını
Bilemedi öteki.

Dolaşabilirler ufuk çizgisinin
Kırıldığı yerde
Gerçek dostlar gibi-
Gölgelerin maviye döndüğü köşelerde
Ve kuytularda.
Şimdi eksik kalansa bir nü.

Anna Rouse

Bedahşan İli Ve Yüreğim

Sen çık ve salın, gün akşamlıdır
Tükeniyor, yok oldu bile sevgi
Yazılsın tarihi ve sezilsin
Sonlanışı aşkın, artık o yok ki...
Öyleyse gülüm, neye yarar bilim;
Ezelden ölümün ettiği zulüm,
Granit kayalara kazılsın.
Umardık yüreğimizin yazıtları,
Yâni o kayalar, bir de kanımız,
Bir gün lâl olur Bedahşan’da.

Ah kuzu, bıçak hep senin boynuna
Kirlenmiş çöllerde şimdi Leylâ...
Teneke kutu ve çöpler yanında,
Yüreğimiz lâl olmaz asla.

Yeridir, bu yürek şimdi ezilsin,
Yazılsın tarihi ve sezilsin...
Bir zaman vardı, şimdi yok sevgi
Sen çık ve salın, şunu da bil ki,
Küskün gider gidenler yer altına
Nice gevher bedenler çürüdüler
Gevher canlar imiş, parlıyor hâlâ
Tek sahipli ve çok yüzlü bir tebessüm
Özlem ve buluşmalar hep onunla.

Ben kınanma hırkasını kendim giydim eğnime

    Sağtöre kadehini taşa çaldım kime ne
    Bu kimi ilgilendirir Beyefendi?
    Çünkü nice beden, gevher misâli
    Arzın sandukasına kondu.

Ah çık ve salın ki gün akşamlıdır
Dilim ise lâl olacak yakındır
Ama yüreğimin kanı ve kayalar,
Lâl olmayacak Bedahşan’da...
Of kuzu, bıçak hep senin boynuna
Sen çık ve salın, gün akşamlıdır.

Hüsrev Hatemi