20 Temmuz 2014

İstanbul'un Hazan Gazeli

Ne yapacaksın plaj yerlerini
Gidelim kâğıthaneye Sâdabad harabelerine

Şâd etmek için Nedim'in ruhunu
Ağzımızı dayayalım kurumuş çeşmelerine

"Sinemaya gidiyorum" de annene
Cuma namazına gidelim onun yerine

Bakalım hayranlıkla Süleymaniye’ye
Sultanahmed kubbe ve minarelerine

Sahaflarda kitapların sonbaharında
Erelim geçmiş baharın menekşelerine

İstanbul’un kaybolan geçmiş tarihini tabiatını
Son kez tadalım başlamadan ahiret seferine

Dünyadan daha dünya ahiretten ahiret
Bir kent ki benzer divan şairlerinin kasidelerine


Sezai Karakoç

İşten Değil Aşk

işten değil aşk şiiri yazmak
ilk sözü bir bulsam
mermer desem değil biliyorum
bi dakka desem değil
ceketimi verir misin değil
birden önümde bir yaz günü açılıyor
bahçede kuruyan çamaşırların
yere değdiği
koşup kaldırıyorum uçlarını
eriğin yaprakları değiyor yüzüme
değsin varsın hepsi geçer
nasılsa kuzey buz denizinde
beyaz bir gemi
hatırlıyordur ilk seferini oralara
aşk bir sonbahar kimliğinde
sürdürüyor egemenliğini
birden bir bakıyoruz ki
her şey yerli yerinde
otobüsler tirenler yerinde
dükkânlar yerli yerinde
acılar yerli yerinde
çamaşırlar yerli yerinde.

Turgut Uyar

Ney

yaz yıkıldı, sen artık
kalk ve buralardan git
göçen sevdalar ki sorar:
yokluk nerede, küller ne vakit?
soluk ve kırılmış içkilerde
bir bozgun tadı varsa
düşer akşam ve cemşid

güz bir ney'dir, bir gül üfler
……………………ve akik
işler kalbine, dinle!
hangi hüzünler evidir
ve hangi sazlıkta gurbet
gösterir bir kuş şimdi
mesnevî ve ahd-i atik?

sormak güze özgüdür:
o ki der ben miyim
yenilmiş ve yitik
bir yazı olan sevgili?
ki mağrur bir kağıda
düşen en soluk sözcük
……………………ve perçemleri tâlik

Hilmi Yavuz

Cam Fanus

Ne gidecek yerim var,
Ne gelecek kimse bana
Tarih, git diyor, sonuma git
Git de bul seni sen yapan kaderi
Bulmak, cama yansıtmakmış gölgeni

Çocukken öğrendiydim, hayat bir yılandır
Şimdi sergiliyorlar bir yılan gibi camekânda beni
Atamdı Gılgameş,
Onun heves diye bıraktığı ölümsüzlüğü ararken
buldum yılanı
Herkesin öyküsüyle buluştuğum andır bu an
Şimdi ne gidecek yerim var
Ne gelecek kimse bana
Oysa herkes burada

Nefesimden kalan buğuyu silerken bulduğum ayna
Bir bilmeceyi soruyor bana
şu görünen sen misin, herkes mi?
Sorgucularımın sorusu mu zordu
Ağlayan kadınlarda sızlayan ölülerin acısı mı?
Adına tarih denen yansıda
Herkesin katil olduğunu bilmektir acı
Sevindim buna sanırsanız yalan
Üzgünüm dersem eksik
Üzgünüm uğultusunu ancak kendinin duyduğu
Metruk bir değirmek olmaktan
Beni ben öğütebilirim ancak ve zaten
Takvime mezrası viran
Bir höyük olarak yazıldım
Ağır ceza saçma bana, ben orda kaldım

Zaman bendine takılmış kuru çöp nedir ki
Suya düşerken herkesin sarıldığı
Kan ırmağında bir karamuk dalı
Oluşundan bugüne gözyaşıyla sulanan
Dağdan kopan çığın kıra kıra savurduğu
Aşındım kayalara çarpa çarpa gövdemi
şimdi bir âsâ kadar yaşlıyım
Sizi duymam imkânsız, siz bugünsünüz
İmkânsız beni duymanız bu farfarada
Hayat denen şu günden artık çok uzaktayım
Neyim ki ben, fanusta bir tarih boğulmakta

Hayat diyorum, sanki bir hayatım olmuş gibi
Çocukluğum alıç dikenlerinin arasında bir yuvada
kalmış
Kimseyle tanışmadım habis akbabadan,
Hayta leylekten başka
Yaban armutlarının tadı kadar buruktu hayat
Geçtiğim yollarda tarihin cesetlerinden çit
yapmışlardı
Tutunacak bir renk aradım çiğnediğim ekinlerde
Bir nefes olsun aldırmadı beni sürükleyen rüzgâr
Rüzgârı çağırın sanık sandalyesine
Yanıbaşımda biri daha olmalı
Suça denk bir sanık daha

Kızıldan ve sarıdan oluşan dünyada
Aklımı yarama sürdüğüm ak sütleğenden bıraktım
Ne vardı onda ki yaradan sızan kan öfkeden
yeşil kabuk bağladı
Derin yeşil bir çıban
Kim öfkesiyle övünebilir çocukluk anılarında
Bir çocuk benden daha bilgedir hayat dersinde
Onun elinde oyunu bırakıp eve gitme gücü var
Kumu mağma yapacak nefesi duruyor ciğerlerinde
Bakmayın ajansların kapınıza bıraktığına
Toprağından koparılmış bir karamuk dalının ukdesi
Başka ne vardır durmadan dalayan içimizde

Oturduğum yerden kalkıp kalktığım yere
oturuyorum
Ertelenmiş hayat budur,
tarih bitmemişse budur yırtılan sayfa
Kapatılsa da, oturur kalkar bir daha, bir daha
O’yum ben, kederi tarihe gömülmüş her şey
Nehre bırakılmış sepette bir bebek de olabilirdim
Yıllar sonra karşınıza çıkan ve size suçunuzu
ağlayan
Ahaliye ibret yazılmış bir yılanın o çocuktan
farkı ne
Zehrimde ölüm denen acıya ilaç gizlidir
Bunları konuşuyorum kendime
Bunları dinliyorum kendimden
Beni bana geri vermiyor ceza
Kendime biçtiğim kefeni dikiyorum
Cesedim akbabaya kalsın
Ölmeliyim ki başlasın leylekten başlayan hayat
şu çocuk alıç dikenlerinden insin artık yeryüzüne
Kopup dağlardan, asılı dalından
İnsan denizine karışsın diye.


Mahmut Temizyürek

Noktalar

Noktalarda duracak kadar dengeliyim
Dar dünyada diken üstü duruşlar

Doğrularım ki tutunduğum kuru dal
Dönüşsüz hatalardan öğrendigim yanlışlar

Yüzümde bir parça aydınlık bazen
Umutsuz geceler biter birden ışıyışlar

Evler şarkılar aşklar arkadaşlar bırakıp gittim
Her mevsim giden kuşlar gelen kuşlar

Her insanın rakibi yalnızca kendisiymiş
Köpek yarısı dünya seyirciler alkışlar

Kara değirmenler gordum kararıp kalmışlardı
Öğütmeyen öğünürmüş için için çürüyen taşlar

Kendime baktım, baktım ki herkes orda
Habil Kabil dünyaya dağılmış kardeşler

Ağzımda baharat tadı dolaşıp durdum şehirleri
Aslolan yolmuş yanılmak içinmiş bütün varışlar.


Mahmut Temizyurek


Zavallı Etem

Zavallı Etem
Çok çekti geçen kış
Bütün kışı parklarda geçirdi
Şimdi durumu iyi
Sanatoryumda
Verem.

Melih Cevdet Anday

Kaab İle Hırka

“beni örün, beni örtün!”

bir şey var: eski sözleri
uzun ve anlaşılmaz şeylere gömdüm
gördüm: sözlerin kumunda
bir vaha idi yaz
duydum, yeşil kuş, hadra!
dedi, ‘siz,
ölmeden önce ölün!’

“beni örün, beni örtün!”

gördüm: göğsünden kopan güneş’ti
yeşil sözü gördüm
avucunda doğan nehri
bir kemerdi; giyindim aşk’ı
hırkamı ördüm bürde!
dedi ‘üşüyordun,
sana verdim!’

“beni örün, beni örtün!”

sessizlikti, gülü doğurdu
yüzümü Yüzüme dönüm
Zaman, gül’dür; gülü böldüm
yeşil gülü: semerkant’ül fuad
yürüdüm aşklara doğru
hüzün geldi, baned suad!
dedi, ‘gömün!’

“beni örün, beni örtün!”


Hilmi Yavuz