20 Eylül 2014

Gördüm

bir pazar gününe sabah nasıl iner
                göklerden nefesi tıkanmış
                             soluk soluğa
bir parka kuşlar gibi kimsesiz
                nasıl iner yoksul kanatlarıyla
siz hiç ağaçların sarsıla sarsıla
               ağladığını gördünüz mü?
babanızdan sürgün olduğunuz gün.


Murathan Mungan

18 Eylül 2014

Gerçek sahaf odur. Kitabın fiyatı değil adamın fiyatı var orada


Sahaflarla ilgili çok anı var. Bu sahaflardan çok iyi sahaflar tanıdım. Allah rahmet eylesin, mesela Hacı Muzaffer vardı. İyi sahaftı, ona herkes hürmet ederdi. Sahaflar Şeyhi (Şeyhü'l Sahhafin) diyebiliriz kendisine. Biz de giderdik yanına, talebeleri çok korurdu. Ben bir keresinde çok zengin koleksiyonu olan bir kitap meraklısıyla beraber gittim. Hacı Muzaffer onu pek sevmezdi, ben biliyorum. Böyle biraz da hava atmak için Hacı Muzaffer'e "Menakıb-ı Kethüdazade Arif var mı" diye sordu. Piyasada kitabın hiç bir nüshası yok. Ben biliyorum muhakkak Hacı Muzaffer'de birkaç nüshası bulunur. Hacı Muzaffer alttan çıkardı iki tane koydu masanın üstüne. O da baktı sağına soluna. "Ne kadar?" dedi. Hacı "100 lira" dedi. Beğenmedi, almaktan vazgeçti. O çıktıktan sonra bana dedi ki, "Sen bu kitabı al, bir daha bulamazsın" dedi. Ben de "Olur ama param yok" dedim. O da "Olduğu zaman 50 lira verirsin" dedi..

Prof.Dr. İsmail Erünsal / Yedikıta Dergisinin Ekim 2013
                                         

(Muzaffer Ozak'ı) Çok severdim. Eski kitapları oradan bulur temin ederdik. Hatta benim haberim olmadan eline geçen, bana uygun bir kitap bulursa hemen bana ayırırdı. Mesela İbn-i Arabi'nin Resail-i İbn-il Arabi diye 27 risalelik bir kitabı var. Dakka'da basılmış. Eline geçince bana ayırmış. 'Buna ne vereceğiz hocam' dedim. 'Sonra verirsin' dedi. Aybaşında '50 lira ver yeter' dedi. Çok sonra kitabı karıştırırken iç sayfalarında bir yerde 'Fiyatı 350 lira' yazıyordu. Zannediyordum ki bunu sadece bana yapıyor ama bütün ilim talebelerine aynı şeyi yapıyormuş. Gerçek sahaf odur. Kitabın fiyatı değil adamın fiyatı var orada.

Emin Işık Hocaefendi / 8 Temmuz 2012 Yeni Şafak Gazetesi


                                            

Eşhası artık aramızda olmayan bir hatırayı nakletmek isterim. Sahhaflar Çarşısı müdavimlerinden Kemal Elker 1970 yılında bir gün, Muzaffer (Ozak) Hoca'nın dükkanında bir adet "Seyahatname-i Hudud" bulunduğunu, bir Amerikalı'nın ise alıcı olduğunu söyledi. Peşinden de "otuz yılda bir düşer" diye ilave etti. Gerçekten de 120 yıl önce yalnızca 150 adet basılmış böyle bir kitap Müteferrika baskısı kadar, hatta daha nadir ele geçerdi. Hemen Muzaffer Efendi'ye (postnişin olması hasebiyle rahmetli öyle anılırdı) koştum. Kitabın bedeli gerçekten yüksekti. Fiyatın ancak yarısını verebileceğimi, oysa kur farkından dolayı Amerikalı için benim teklif ettiğimden çok daha ucuza geleceğini söyledim. Rahmetli Muzaffer Hoca'nın cevabı tok sesiyle söylediği üç kelimeden ibaret oldu: "-Efendiye kitabını veriniz!"...


Erol Özbilgen / Sahaf Alaattin'in Tozlu Raflarından


Sahaflar Şeyhi Muzaffer Hoca

Beyazıd Camiinin yanındaki sahaflar çarşısındaki kitap dükkanında bulunduğu sürece, birçok kimseyi etkileyen Muzaffer Ozak; bir gün dükkana gelen bir çocuk için ayağa kalkıyor, sevgiyle birlikte saygı da gösteriyor. Etrafındakilerin şaşkın bakışlarını görünce şunları söylüyor:

Bu çocuk Osmanlı hanedanına mensuptur. Nasıl saygı göstermeyelim ki, bizler onların sayesinde bu topraklarda oturuyoruz.

Bir akşam üstü de dükkana bir hanımefendi geliyor. “Sizde padişah fermanı var mı?” diye soruyor. Muzaffer Hoca birkaç ferman gösteriyor. Hanım fiyatını sorunca o zamanın parasıyla yüz lira diyor. Kadın, “Şimdi yanımda bu kadar para yok.” Cevabını verdikten sonra çıkıp gidiyor. Tam o sırada biri gelip, “Tanıdınız mı, bu bayan Neslişah Sultan’dı” şeklinde konuşuyor.

Neslişah Sultan birkaç gün sonra gelip parasını vererek fermanları almak ister. Muzaffer Hoca: “Aman efendim! Bunlar sizin dedelerinizin... ne diye para alalım” diyerek para almak istemez. Fakat Neslişah Sultan, indirimi dahi kabul etmeyerek, ilk defada söylenen yüz lirayı ödeyerek fermanları alır ve gider.



Ayaklı Kütüphaneler
Dursun Gürlek /Kubbealtı Neşriyat

Şiir neye davet eder insanı?

Şiir; yani söz… Bir davet metodu. Bayağı, sıradan değil; zarif, çoğu kere sadece muhatabına fısıldayan güzellikte nükteli… Şiir neye davet eder insanı? Şairini, okuyanını bir âlemden bir âleme geçişe yahut iç âleminde yürüyüşüne ya da üçüncü boyuttaki zamandan ve mekandan uzak hiçliğe yahut hepliğe. Okuduktan sonra çoğalmış ya da azalmışsanız biraz önceki siz değilseniz, birşeyler vardır o şiirde.


Ümran Ay / Rengâhenk 

Kalbin Emirleri

    Bizde gizlenmiş bir Allah sesi var; ona kalp diyoruz. Onun yapısı ar­zu ve haset olan etle, zulüm ve kuvvet olan kemikden başkadır. Onla­ra büsbütün yabancı olan kalp, çok kere aşk ve hayranlıkdır. Her adımda acılara ulaştırdığı için hayata dost olur. Bunca acının da yetmediğini, elemin elem doğurmasından sarhoş olduğunu söyler. Bazan da o merhamettir. Aklın nefretle nisyana attığını, unutarak bir köşe­sinde kararttığını her yad edişte eriyen kalp değil midir? Geçmişte ya­şanan elemlerle aziz ve rahim olan da kalp değil midir? Akın dıştan tanıyanı içsel kaynaşma yaparak tanıyanla tanınanı aynı ışıkda birleş­tiren de kalpdir. Pascal'ın dediği gibi, "kalbin öyle akılları var ki akıl onlardan hiç habersizdir." Filhakika kalp ile tanıdıklarımızdan çoğu kere aklın haberi olmuyor. Akıl daha başlanglıçta iken, kalp işini biti­riyor bile. Akıl bekliyor ki duyumlar alınsın, deliller toplansın, öncül­lerden sonuç çıkarılın. Tenkid harekete geçsin; tercihler yapılsın; gerçekle zaruretin üzerinde durulsun. Kalp ise içten bir temas ve bir işaretle çokdan bu mesafeyi aşmıştır. Kalbi anlamayan zavallıların hayrette kaldığı bu yetinin, sonsuzluğa uçuran ilham kanadı olduğunu niceleri söylememiş mi? O bizde ilahi lutf olan sezgi kuvvetidir. Kalp, dostluğun tükenmek bilmez kaynağıdır. Verdikçe verme ihtisa­sını artırır, sevdikçe sevme iştiyakını taşırır. Kalp, sonu olmayan gençliktir; korku bilmeyen ölümsüzlüktür. Korkusuz yaratıldığı için onun kini ve kıskançlığı da yoktur. Sonsuzlukda yaşadığından fani hazları ve ezici istekleri tanımaz. Mukaddesatın kaynağı kalpdir ve ancak bir kalp huzurunda hürmet duyulur. Tövbe, aklın sapkınlıklarından kurtularak kalbe sığınmaktır. İbadet, kendi kalbine çevrilmek­tir; bedenin ve bütün isteklerin kalbe dolmasıdır. Kalp ile yapılmayan ibadet, faydasız bir yorgunluktur; belki bir alışkanlık ve kor bir itaat­tir. Allaha açılan kapı, kalbin kapısıdır. Kalpler, Allahın göründüğü yerdir. Kalp, gerçek imanın yoludur. Kalp ile günah işlenmez. Din ilmi, kalp ilmidir. Taasup, kalbe garazkarlıktır; onun başladığı yerde din biter. Kalp ile okunmayan Kur'an’dan kim ne anladı? Kur'an’da, sonsuzluğu dolduran kalbi bulmayan, büyük Kitab’ı hiç anlamamıştır. Cenneti, fani isteklerden sıyrılmış saf kalpde aramayıp da bazı beden hareketlerinin karşılığı olarak satın almaya hazırlananlar, hiylekar bezirganlara benzerler. Onlar, kalpdeki cennet neşvesini hiç bir za­man tatmayacaklardır. Taassup sahipleri gibi, bütün ömrünü kalbin­den habersiz geçiren hüner ve zeka adamları yok mu? İşte onlar, kan­ları donmuş, kaskatı kesilmiş ölü ruhlardır. Kalbin keşifleri, aklın bu­luşları gibi dört basamaklı ve sınırlı değildir; onun namütenahi dere­celeri vardır. Her şeyden şüphe edilir, kalpden şüphe edilmez. Herşeyi kırmak caiz olur, kalbi kırmak cinayettir. Fetihlerin en güzeli, kalple­rin fethidir. Rousseau tabiatta kendi kalbini buluyordu. Ne mutlu kal­bini bütün alem yapanlara! Son nefesine kadar kalbini aklın şerlerin­den koruyabilen insan, insanların en bahtiyarıdır. İnsanın asıl hüneri, kalbini kullanabilmektir; kalbin emirlerine uymasını bilmektir. Dün­ya, kalbin emirlerine asi şeytanlarla doludur. Bu şeytanların işareti sa­na akılsızlık gibi geliyor. Bu ise senin zaif oluşundandır. Siyaset de­nilen, dostluğa karşı kullanılan zeka, kalblerin katledilmesinden başka bir şey midir? Kurnazın kazandığı fani bir nesne, kaybı ise kalbin ku­cakladığı bütün bir kainattır. Kalpsizlikle elde edilen kazanç, kayıpların telafi edilmez olanıdır. Kurnaz ne bilir neyi kaybettiğini.


    Kalbin, insanlardan çektiği bunca çilelere rağmen insan oğluna hiz­metten usanmayışının hikmetine şaşacaksın belki. Bu insan sürüsünün sefaleti içinde hiçe eşit değersizliğini bildiği halde onun, başı yere eğik, küçülmüş halini alçalış sanma sakın. O bilir ki hayâ hikmetle beraberdir; hizmetse kalbin en büyük emridir. Kalbin akıl almaz fedakârlığına ne isim vereceksin? Nefsine ait korkularınla başkalarına çevrilen zaafların seni şaşırtmaya yeter. Açlarla sefillerin yanında olmanın sevincini sen ne bilirsin? Kalbin dilinden anlarsan onu murada ermiş bir kalbe sor. Kalp dilinden anlamayanlarla bütün bir ömür bo­şuna konuştun. Bu insanlar arasında beni bunalmış görürsen, onda kalp sözü duymadığındandır. Bilgi kalbe diken olduktan soma, di­kenden sakınan gül olmak daha iyi idi. Vay güllerle, ağaçlarla, kurt­larla, kuşlarla konuşamayanların haline! Rüzgârların, derelerin ve dağların dilinden anlamayan, cehennemi uzak bir akıbette aramasın sakın. Kalbin emirleri bir zorbadan, bir zenginden, bir hasetten alınır mı sanırsın? Onun emirleri nazenin bir ağaçlan, hıçkıran bir kuştan, ağlayan bir dereden alınır.


Nurettin Topçu

Kaynak: http://sibiryaberberi.blogspot.com.tr/

Davet

hiç mi
hiç
aklımda yoktu sevişmek

ta ki
kuş
havalanıncaya dek


Süheyla Taşçıer / On iki saatlik sevgili

Tabl-ı tehîden gümdür suhanler Bî-hûde Gaalib ef gaan edersin

Gencînen olsam vîrân edersin
Âyînen olsam hayran edersin

Tîr-i nigehden dâğ-ı derûna
Baksan ne işler seyrân edersin

Saki keramet sende ya bende
Bahri habâba mihmân edersin

Nezzâre-i germ etdikçe ey çeşni
Âteşle âbı yek-sân edersin

Ey huşk zâhid dem urma meyden
Dest-i duayı mercan edersin

Zâhid o meh-veş bir nurdur kim
Büttür demezsin îmân edersin

Mâdâm uçarsın gözlerde amma
Rûyun perî-veş pinhân edersin

Tabl-ı tehîden gümdür suhanler
Bî-hûde Gaalib ef gaan edersin

Etvâr-ı cerhe uy mevlevî ol
Seyrân edersin devrân edersin


Şeyh Galib