26 Ekim 2014

Pişmanlık

Herşey herşey belli
Ortada ve açık
Birlikte çekilmiş resimlerimizden pişmansın
Resimde sarıldığın yaşlı adam
Üç beş yıla kalmaz ölür
Kalıtı arasında resimlerin görülür
Onurun iki paralık olur

Herşey herşey belli
Yazdığın mektuplarından pişmansın 
O güzelim sevi sözlerinden
Ki yaşlı adamın uğruna can vereceği
Ölürse bugün yarın
Mektuplar ele geçer
Sonra ne derler

Herşey anlaşılıyor 
Neden artık mektup yazmadığın
Resim çekilirken soğuk duruşun
Senin için yazdığı şiirler yaşlı adamın
O çiçek o yaprak kurumuş
Altında o tarih
Bakarsın ölüverir
Kalıtında bulunur
Onurun kırılır

Son yolculuğuna çıkmadan
Herşeyi silip kazıyor yaşlı adam
Yakıp yok ediyor
Ne varsa senden gönderiyor
Salt bir acı kalıyor şurasında dinmeyen

Yaşanmamış zaman nasıl dönüp yaşanılmazsa
Yaşanmış zamandan da geri dönülmez
Yaşamak da ölmek gibidir
Artık ne yapılsa boş
Bunca yıldır Adem'le Havva'nın bile
Unutulmadı haram meyveden ısırdıkları
Hem de yaşamamışlarken gerçekte
Siz ki vardınız yaşanmıştınız 

Yaşlı adam ölür gider
Gün gelir resimler şiirler yiter
Mektuplar andaçlar biter
Ne yaşlı adam ne de sen
Hiçbir iz kalmaz ikinizden
Ne tanık ne kanıt ne belge
Yine de herşey bilinecek ey pişman kadın
Değil mi ki kalmış zamanda dişlerinizin izi
Saçının teline gözünün rengine dek
Zaman unutmaz sizi

Aziz Nesin

Sen git ben dağınık kalayım

"Balık yap, yanına bir rakı aç, bir de en sevdiğim kırkbeşliklerden çalsın, sende eşlik et sesin ruhumun ezanı, kulaklarımdan kalbime aksın.. Sonra bir ara gidersin yine dert değil. önce ben bir sarhoş olayım sen başımda dur ben gözlerine bakayım içimi çeke çeke 'bırakma olur mu, beni sakın bırakma diyeyim' sende gözlerime bak 'ben seni hiç bırakamam ki de..'sonra bırak git, dönme sakın, ardına bakma.. ben dağınık kalayım, toparlamadan git.. aramam inan kulaklarımda sesini, ellerimde ellerini, ilk öpücüğünü bile unuturum, sen git ben dağınık kalayım, toparlamadan git.. "
                                     

22 Ekim 2014

Buz Geceleri

1

Gittim, yenildim, döndüm. Ordum kırıldı,
sabah erkendi ova uçsuz bucaksız, gece çöktü
ve daraldı görüş alanım: Kan koktu toprak, hava,
gürül gürül akan su. Çatlamış atların ağır
dansı, iniltileri donmuş yaralılar, yollara
yığarak unutulan ölüler, utkuyla bozgunun
arası bir karış: Oradan darmadağın, geçtim.
Şimdi yeni bir sabah. Pıhtı ve barut geride kalsın.
Gökyüzünden umduğum arı bir yağmur
Beni eldeğmemiş bir vakte hazırlasın. Bir
tay istiyorum bugünden tezi yok, buğday tenli
bir tay istiyorum –dün kanamış olsun ilk,
bir tohum, filiz, zamansız bahara dönmüş
bir dal istiyorum: Kabarmak, açılmak,
açmak istiyorum, kokular kokuları silsin.

Enis Batur
                                                      

Darı

Sevmek
Nokta almaz
Çocuklar.

Sevmeye nokta koyan
Sınıfta kalır.

Onun,
Virgülleri vardır
Çocuklar.

Sevmek noktalanmaz;
O, noktadır.

Özdemir Asaf

Kağıt Gemi

Kağıttan bir gemi yaptım küçücük
Ya 5 öpücük sığar içine
Ya 10 öpücük
Kız kardeşim
10 öpücük batar bu gemi dedi
Sen misin
15 öpücük
Anam sakın denize atma dedi
Doğru havuza
Sen misin
Doğru denize,
Ama ıslanmasıyla batması bir oldu.

Bir gemi daha yaparım ne çıkar
Hem bu sefer öpücük yerine
Sunturlu birkaç küfür
Daha birkaç gemi yaparım
Çok şükür...


Bedri Rahmi Eyüboğlu

      

Hazan Gazeli

Hazan ki durmadan evrâk-ı sû-be-sû dökülür
Hazînesinden eteklerle reng ü bû dökülür

Ne inkırâz-ı bahâran ki hân-ı yağmâda
Şerâb mahzeni Cem'den sebû sebû dökülür

Nevâ-yı neydir esen bâd câm-ı meydir gül
Çemende eşk ile sahbâ misâl-i cû dökülür

Makaam-ı pîr-i mugandan akarken âb-ı hayât
Cihanda tâli'e bîhûde âb-ı rû dökülür

Hazan da erse Kemâl el çeker mi cânandan
Lebinden ol mehe îmâ-yı ârzû dökülür

Yahya Kemal Beyatlı




                                                     

Kayısı bahçelerine gökdelen diken uzaylılar var aramızda!

Gündelik hayatımızı, aksayan bütün yönleri ile, güzellikleri ve bakteri üreten tarafları ile konuşmamız gerekiyor.

Gündelik hayatımızı bugün mekan üzerinden konuşalım.

Son yıllarda AK Partili yetkililerin, yatay şehirler inşa edeceğiz söylemi de bize yol açsın.

Mekana dair kafa karışıklığını Tanzimat modernleşmesi ile başlatabiliriz.

Tanzimat modernleşmesi yeni bir zamana girişin eşiğidir ve daima zamanın yenileşmesi mekânsal yenilikleri de peşi sıra sürükler.

Tanzimat modernleşmesinde Müslüman saati mahallede kalmıştı, mahalle terk edilip apartman dairelerine yerleşilirken dahil olunan zaman alafranga saat idi.

Şimdi bunları hangi zamanda konuşuyoruz?

Türkiye insanı bir gayret apartmanları da mahalle iklimine çevirdikten sonra, mahalleden kaçmak isteyenler için rezidansların inşa edildiği, ufuk çizgisinin site sakini olmak üzerinden çekildiği bir zamanda konuşuyoruz.

Zaman, salt alafranga zaman değil artık aynı zamanda dijital.

Tanzimat'tan bu yana ne istediğimizi hiç bilmedik.

Mevcut olanı istemiyorduk. Muhayyelin peşindeydik, ne ki hayal ettiğimizin peşi sıra nelere maruz kalacağımıza dair ufacık bir tefekkür bahsinden, kendimizi her defasında özgür kılmayı başardık.

Konuyu Tanzimat'tan başlatınca bu güne gelemeyeceğimi zannettiniz.

Hayır derhal bu güne geleceğim.
Hatta her konuyu İstanbul üzerinden tartışma alışkanlığını da bir kenara bırakıp, mesela Malatya üzerinden iz sürmeye çalışacağım.

Konumuz, Malatya'yı Malatya yapan kayısı bahçelerinin imha edilip yerlerine Tokivari binaların dikilmesi.

Bir kaç ay önce Malatya'da idim. Bizi gezdiren rehberimiz şimdi üzerinde onar katlı Tokivari binaların olduğu evleri göstererek, Buralar hep kayısı bahçesi idi dedi, ciğerini yakan ah eşliğinde.
Yerinde yellerin değil, evlerin estiği eski kayısı bahçelerini hatıralarıyla yad eden mihmandarımız, bu toprağı müteahhitlere satan 'köylü'lere verip veriştiriyordu.

BİR DAKİKA!

Köylünün kayısısı para etmeyecek. Köylü orada kayısı üretmeye devam edecek. Üzerindeki toprak bire bin veren bir verimlilikte olacak, ama orada yaşayan insanların ayaklarına gelen nimeti teperek, eskisi gibi yaşamaya devam etmelerini bekleyeceğiz.

Kim bekliyor bunu?
Hepimiz!
Olana bitene nostaljik hüzün ile bakan ah ah buralar bir zamanlar hep bostandı diye cümleye başlayan herkes ...
Buralar hep bostan iken sen neredeydin? Ne yapıyordun? Şimdi ne yapıyorsun?
Malatyalı mihmandarımız üzerinden anlatmaya devam edeyim konunun ateşli kısmını.

Mihmandarımız nostaljik bir hüzünle anlatıyor kayısı bahçelerinin baharlarını ve kayısı çiçeklerinin rayihasını. Buralardan geçmeye kıyamazdınız diyor sonra başlıyor toprağını satanlara söylenmeye. O böyle söylenirken nihayet karşımıza bir kayısı bahçesi çıktı. Kocaman bir tarla düşünün. Tarlanın içinde gecekondu şeklinde bir iki ev.
İşte zurnanın zırt dediği yer burası.

Hepimiz güzel, daha güzel, en güzel evlere çıkmak için çaba sarf edeceğiz. Her üç yılda bir yeni bir ev almanın hayalini kuracağız. Nihayet rüyalarımız gerçekleşti diye taşındığımız ev, reklam filmlerine, dizi filmlerin ev sahnelerine sadece üç beş yıl dayanacak yuvamızı hızla 'yer' e dönüştürüp, yeni bir konut reklamının peşi sıra sürükleneceğiz. O reklamlarda çocuklar kullanılacak mesela hiç ses etmeyeceğiz. AMA! Birilerinin, bir yerlerde, bizim çocukluğumuzdaki gibi tevazu içinde mutmain bir kalp ile yaşıyor olmasını umacağız.

Kura çektik bize dünyalık diğerlerine ahiret bilinci çıktı diye bir 'iş bölümü/hayat taksimi yapacağız.

Nereden? Başkalarının yapacağı fedakarlık üzerinden.

Nitekim rehberimiz gün boyu devam eden konuşmalarımızın bir yerinde şehir dışında okuyan çocuklarından bahsettikten sonra eşi ile kendisine 220 metre kare evin büyük geldiğini, bir önceki konuşmalarından bağımsız olarak söyleyiverdi.

Yanlış anlaşılmasın Malatya'nın sokak ve caddelerini bizim için aşina kılan, mihmandarlık yapan beyefendiyi eleştirmek için yazmıyorum bu satırları. Sadece bir örnek üzerinden kafa karışıklığımızı daha net olarak görebileceğim için onun söylemini merkeze alıyorum.

Bu kafa karışıklığı her birimizde, başka bir sahnenin ışıltısı altında görünürlük kazanıyor. Nitekim bu satırların yazarının dahi kendini suçüstü yakalamışlığı çoktur.

Meselenin bireylerde tecelli eden kısmı böyle.

Gelelim Hükümet politikaları bahsindeki görüntüsüne...

AK Partili yöneticiler her vesile ile yatay şehirler kurmaktan bahsediyorlar. İyi de bu dikey şehirleri on yıldır kim kurdu?

Anadolu'nun en verimli ovalarına hücüm tankı gibi hizalanmış bu binaları kim dikti?

TOKİ bir başarı hikayesi olarak başımızın üstünde idi! TOKİ hakkında eleştiri cümlesi kurmaya kalkan cümlesini kuramaz oluyordu da, sonra ne oldu!

Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Ömer Çelik Kültür Bakanlığının kültür politikası olmaması gerektiğine inandığını söyledi. Çalıştaya katılan Sayın Mehmet Doğan Kültür politikasının olmadığını söylemek de bir kültür politikasıdır dedi.

Kültür Bakanlığının 'müdahaleci' bir tavrının olmaması gerektiğine canı gönülden inananlardanım. Lakin tarihi mekanları, şehirlerin kendine mahsus dokusunu korumak Kültür Bakanlığı'nın en birincil görevidir.

Yazıya Malatya örneğinden başladığımıza göre oradan bitirelim. İnsanların onca zor hayat şartları içinde yaşarken ve müteahhitler onlara milyonlarca lira teklif ederken, onların bu tekliflere kayıtsız kalarak sırf aramızdan bazılarının nostajik duygularına eşlik etsin diye o mekanların başında bekçi niyetine dikilmesini bekleyemeyiz.
Ya ne yapacağız?
Malatya'da kayısı bahçelerine, başka şehirlerde oraya özgü mekanlara, müteahhitlerden önce sahip çıkıp o dokuyu korumak üzere, yerel yönetimler ile Kültür Bakanlığı'nın iş birliği ile gerçekleştireceği mekan politikalarına ihtiyacımız var.

Kültürün bir yüzü bireye bakar, bir yüzü politika üretenlere.

Velhasıl kimse bu top eskidi diye ötekinin çöplüğüne atmasın. Bu topu eskiten kimimizin ayakları, kimimizin gözleri.

Fatma Barbarosoğlu