09 Kasım 2014

O'na de ki...


vicdanın olması da bir anlamda trajik bir olaydır

Solaris, uzayda kaybolmuş insanlardan söz eder. Bu insanlar zorunlu olarak yeni bir bilgi edinmek zorunda kalırlar. İnsana adeta dışardan dayatılan bu bilgiye ulaşma gayreti kendince oldukça dramatiktir, çünkü huzursuzluk ve mahrumiyet, acı ve hayal kırıklığı eşliğinde gelişir her şey: Son gerçeğe varmak imkansızdır. Buna ek olarak, insana bir de vicdan verilmiştir. İnsan davranışlarında ahlak yasalarıyla çelişkiye düştüğü an vicdanın eziyeti başlar. Buna göre vicdanın olması da bir anlamda trajik bir olaydır.


(Mühürlenmiş Zaman-Andrey Tarkovski s.175)

07 Kasım 2014

Daralma

Sokaklar gökyüzü insin diyedir aşağı
Çocuklar oynasın diye

Sokaklar pencereler baksın diyedir birbirine
Dertleşsin diye

Önce yüzüyle eskir evler
Yavaş yavaş kaybeder beden ısısını
Sesi yetmez olur da odalara
Bahçelere zor atar kendini
Suskunlaşır kapılar, pencereler uykulu

Dört duvarın sohbetidir oda
Evler hâlâ konar göçer çadırı çoğumuzun
Ölümü büyüttüğümüz ipek kozalar

Öyle daralttık ki içimizi
Bir saksılık toprağa yer yok
Herkesin kendini gösteriyor pusulası
Ağaç kendi göğünü biliyor sadece

Ve tüm yolculukların sonunda
Oteller kolayca terkedilir de
peki ya evler...


Gonca Özmen

Pencere

Pencerene kar buğusu bıraktım
Belki adımı yazarsın diye
Belki beni çizersin diye
Pencerene kar buğusu bıraktım

Külüm şenlendi, kanım ısındı yine
Neye baksam kar, neyi görsem kardan
İplik iplik tütüyorum göğün bacalarından
Belki beni seversin diye
Kar soludum sanki, açtım

Pencerene kar buğusu bıraktım...


Ahmet Erhan

bir çocuk gibi, yaşadığım güzel an(ı)ları senden dinlemek istiyorum.

Uzun zaman oldu okuduğum kitapların satırlarını çizmeyi bırakalı. Buna artık ihtiyac duymuyorum, zira gözlerim cümleyi çiziyor, kalbime nakşediyor. Kitabı bitirdiğimde not almak için o cümleyi dönüp bulmakta güçlük çekmiyorum. İnsanın kalbine d/okuduğu şeyler ise ebedi olarak kalıyor. Geçenlerde anı kitabı okumanın ağır geldiğinden bahsetmiştim hatırlarsan... Bunları anımsatan, okuttuğun B.nin mesajı oldu. B.nin hatıraları, acıları, hayal kırıklıkları orada birkaç cümlenin içinde duruyordu ve bir paratoner gibi onları kalbime çekip nakşettim. Şimdi kalbime nüfuz eden o hayal kırıklığının hüznüyle cebelleşiyorum. B. oldum ve o acıları tüm hücrelerimde hissedip, gözyaşı döküyorum. Halbuki o bunları yaşadı ve bedelini ödedi/ödüyor. Ben yine yeniden yaşıyorum. Geçiyor, biliyorum. Daha önce de geçti, ama bu beni çok yoruyor. Artık insanları dinlemek istemiyorum demiştim ya, bir nedeni de bu kuzum. Dinlediğim zaman da -kitapta olduğu gibi- cümlelerin altını çiziyorum. Belki de bu yüzden bir çocuk gibi, yaşadığım güzel an(ı)ları tekrar tekrar senden dinlemek istiyorum.

17 Kasım 2014

06 Kasım 2014

gömleğinin düğmesini açacak olsa gülsuyu kokar

Saba ki dest ura ol zülfe müşg-ü nab kokar
Açarsa ukde-i pirahenin gülab kokar

Ne berk-i güldür o leb çiğnesem şeker sanırım
Ne goncedir o dehen koklasam şarap kokar

Aceb ne bezmde şebzindedar-ı sohbet idin
Henüz nergis-i mestinde buy-i hab kokar

Seni meğer ki gülefsun-u naz terletmiş
Ki sib-i gabgabın ey gonceleb gülab kokar

Nedim sen yine ma'ni-şigaflıkta mısın
Ki nevk-i tiğ-i kalem hun-u intihab kokar


Nedim

Dümen Suyu

Ah, okumaya başlamadan önce Çiçeklere su vermek lazımdır.

M.C.Anday



“Bütün devrelerin birbirine girdiği bir dünya zamanıydı, viraneydi zahir. Bizi ilmek ilmek sökmüşlerdi, hiçbir şey söktükleri yerde değildi.”

Burası yeni bir yer.. her şey dingin ve her şey huzurlu olacak burada, dediydin. Öyle oldu. Bugün, çünkü, sebzeli makarna yaptım. Her şey dingindi. Bugün o sebzeli makarnayı yedim. Her şey sessizdi. Sardunyalara ve mor şebboylara su verdim, çiçeklerle aramda yeni bir dil geliştirdim bugün. Ama “şimdi” bugünün anlatılamaz olduğunu biliyorum. Dinginlik, ne yazık ki takatsız bir şeydir. Hafızanın duvarlarında tutunamayacak kadar mecalsiz bir şey. Bugün değil, sonra, belki çok sonra o duvarlarda silik bir iz, kim bilir, kalır?

Her şeyin dindiği, bir iki kekeme ruh kabarcığından başka,
dümdüz kalakaldığı, kıpırtısız, çarşaf gibi bir dinginliğin içine vakumladım kendimi. Burada. Kırklar’da…

Nerede o başı dağlı, aşkı leyla? Dibe içimin en dibine yatırdığım, uyuttuğum kartal kanatlı?

“Sana gelmek için doğruldum ama olmuyor. Ben bu nezaketle ve boynumda yaralı iki salyangozla ancak durabiliyorum. Bölük pörçük bir cümle hatırlıyorum ama hatırladığım da hatırlamak olmayabilir!”

İnceliğim, dal gibiliğim, ellerim… İnsanın hayatla kurduğu ilişki en çok ellerinden okunurmuş. Ellerimden okunuyor: Sakin, zarif, yavaş, kuru. Usul usul saça, yaprağa, suya, kapıya değiyor. Usulca günü geceye, geceyi güne çeviriyor. Ellerim, hayata karşı yeni bir merhamet.

Peki ya o dağlı, ya o leyla?

“Kar kıvamı, yanış, yakış, dönüş, düşüş tasarımı?”

Aşk ve maraz, ihanet ve yara, ömür ve hafıza; dünyada bulunmanın bahaneleri, dünyada bulunmanın halleridir. işte bunlar üstüne düşünüyorum, kaç zamandır, burada, bu dingin bahçede, bu sessiz odalarda. “Sana gelmek için ağrımı uyandırmaya çalıştım ama olmuyor. Mayalanmış o, mantarlanmış, beni bilmiyor.” Çok zamandır bunlar: Sessiz ayaklarım, sessiz konuşmalarım, sessizlikten neredeyse unuttuğum nefeslerim, iççekişlerim. Ellerim, çiçekler, bahçe. Burada, Kırklar’da bu sakinlikte.

Sardunyaların mor şebboyların suyunu vermek için bahçeye çıkıyorum, dilimde sabahtan beri dolanan bir şarkının sözleri: ” As I sat Sadly by her side. As I sat Sadly by her side… At the window through the glass.”

Dışarıda, önce mütevazi bahçe, sonra Bakırcılar bedestenine inen caddenin yaz sessizliği. Yalnızca, çok uzaktan da olsa, bedestenin incecik gürültüsü. Yazın kavruk baharatlı kokusuna sessizliğini sonra yaz günlerinin ılık genişliğini taşıyarak bahçeye geliyor.

“En çok seni sevdim” diyerek suladım saksıların her birini. İpeğe dokunur gibi incecik bir duyguyla. Durmanın, oturmanın, yavaş yavaş ilerleyen bir zamanın içinden biraz sert bir rüzgâr esse sanki kırılıverecek, dağılıp dökülecekmiş duygusuyla.

Küçük, sallanan bir şezlong, demirişi nakışlı büyük yuvarlak bir masa ve üstünde eski beyaz mermer, etrafında yine aynı nakışlı demirişi sandalyeler. Yıllardır kullanılmamaktan paslı, dikenli. Alttan, yan bahçeden terasa dek uzamış ve terasın arka yüzünü neredeyse tamamen kaplamış bir sarmaşık gül ağacı. Kendi haline bırakılmış, budanmamaktan kâh alıp başını gitmiş, kâh kalıvermiş. Gövdesinin bazı dallarını unutmuş, kurumuş.. bazı dalları arsızca sarmış etrafını. Üstünde pıtrak gibi açan beyaz katmer güller… ” Burası kapalı bir yer: güllerin üstüne bu yağmur nereden yağıyor?”

Her şey, ama her şey yazın sıcak, ılık, hiç bitmeyecekmiş gibi duran beyaz çarşafına uzanmış, yatmış, uykulu, mahmur, mırıltılı…

“Unutmakla unutmamak arasına gerili o sırat köprüsünden geçiyordum. Karşımda iki eşek: “Sen yana ben yana”. Duruyor. “İkimizin resmini çıkartmışlar yan yana”. Hey, doktor! Ruhumdaki kadim yırtık hâlâ yerinde mi? Karanlık ve içerlek bir cümbüş o, doktor! Dik onu doktor. Hey, “


Birhan Keskin